“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

KAVAKLIDERE NO 3: SİYAH BEYAZ’IN BELLEĞİ VE DEVAM ETMEK

Sera Sade, Mehmet Nâzım sergisi, Galeri Sİyah Beyaz, 2024.
Sera Sade, Mehmet Nâzım sergisi, Galeri Sİyah Beyaz, 2024.

Ankara Kavaklıdere No 3’te klasik başkent apartmanı. Tıpkı bir ‘ev’ gibi kapıdaki tokmağı tıklatarak içeri giriyorsunuz. 1984’ten beri Ankara’nin kültürel hafızasını biriktiren Siyah Beyaz burası; alt katta bar, üstte galeri… Birçok yer değişirken burası aynı. Bir direniş gibi. Siyah Beyaz’ın ikinci nesil yöneticisi Sera Sade: “Devamlılık bizde çok rastlanan bir şey değil. Burada en önemli şey aynı yerde, aynı şekilde, aynı aileyle devam etmesi. Bu da babamın inadı. Ankara’ya 5 ya da 10 yılda bir geliyorsunuz fark etmez, ama biliyorsunuz ki Kavaklıdere 3’e geldiğinizde burası hala aynı.” Sera Sade’yle Siyah Beyaz’ın hikayesini en başından aldık…

Ankara’nın Çankaya semtinde Kavaklıdere No 3’te birçok Ankara’lının bildiği Siyah Beyaz’ın önündeyim. Burası klasik bir Ankara apartmanı ve buralarda birçok yer değişirken buranın yapısını koruması insanı hayrete düşürecek türden. Bir direniş gibi.

Buraya girerken adresi bilmek yetmiyor, binanın dilini de bilmek gerekiyor. Kapıda zil yok, tokmak var. Çoğu kişi refleksle zile uzanıyor, ama burada kapı çalınır. İçeri girince önce aşağıdaki barın gündelik sesi karşılıyor insanı, sonra yukarıya doğru çıkarken o ses yavaş yavaş dağılıyor. Binanın içinde iki farklı hal var, ama biri diğerini bastırmıyor.

Galeri katı büyük değil, iddialı bir mimariyle kendini öne çıkarmıyor. Daha çok yıllar içinde alışılmış bir düzen hissi veriyor. Duvarlar sergiye hazır, ama aynı zamanda sohbeti, beklemeyi, durmayı da biliyor. Burada zaman, bir sergi açılışının temposuyla değil, tekrar tekrar gelmenin ritmiyle akıyor.

Siyah Beyaz, Ankara’da bir yere gitmekten çok, bir yere dönmek hissi uyandırır çoğu zaman buranın insanlarında. Kavaklıdere’de sokak isimleri, yön tarifleri, hatta semtin kendisi bile yıllar içinde değişirken bazı adresler sabit kalır. Ben de tam o sabit adresteyim. Burada da bir şeyler sürekli değişmiş, sergiler açılmış, insanlar gelip gitmiş, ama bu süreklilik hissi hep korunmuş. Tam da bu sebeple Ankara’nın hafızasında çok özel bir yer bırakmıştır bu mekan.

Bu söyleşi de işte bu yerinde kalma halinin içinde yapıldı. Siyah Beyaz’ın kurucusu Faruk Sade’nin ve eşi Fulya Sade’nin kızı, galerinin ikinci nesil yöneticisi Sera Sade ile mekanın ritmine uyarak ilerledik, ne acele ettik ne de duraksadık.

Bu sürekliliğin nasıl kurulduğunu anlamak için söze en başa dönerek başladık.

Ankara’da bilinen bir hikayedir, ama yine de galerinin ve barın açıldığı zamandan bahsedelim isterim biraz. Sonrasında galeriyi devraldığınız dönemi hatırladığınızda, sizi en çok zorlayan duygu ya da sorumluluk duygularını öğrenmek istiyorum?

En başta aslında senin de bildiğin gibi Siyah Beyaz, 1984 yılının Şubat ayında Bihrat Mavitan sergisi ile açılıyor. Onun öncesinde Faruk Sade, ODTÜ Mimarlık Fakültesinden mezun olduktan sonra Güllü Aybar ve Ali Güreli ile birlikte yüksek lisans için Paris’e gidiyorlar. Paris’te 210 Boulevard Raspail’da bulunan Güllü Aybar’ın kuzeninin olduğu bir apartman dairesinde yaşıyor ve komşularının Mübin Orhon, Hakkı Anlı, Mehmet Nazım, Münevver Andaç, Sinan Bıçakçıoğlu’nun olduğu böyle bir apartman. Orada sanatçılarla yakın ilişkileri başlıyor ve sonra da Münevver hanım, onun aklına bu galeri açma fikrini sokuyor. Önce Paris’te yer bakıyor ve olmayınca Ankara’da bu aile apartmanına geliyor ve babasına; “bir katı bana verir misin, ben çağdaş sanat galerisi açacağım” diyor ve ondan “tamam” cevabını alıyor. Ama tabii o dönem 80’ler Ankara darbe sonrası, Çağdaş Sanatın zaten Türkiye’de ne olduğu bilinmiyor ve böyle bir ortamda yanına da bir kafe-bar açmaya karar veriyor. Aslında bar ve galeri bu şekilde birlikte açılıyor. Hala da o ilk günlerden beri, barın asıl amacı galeriyi desteklemek, galerinin yapmak istediği sergi programlarını yapmasını sağlamak. En büyük sponsorumuz diye bahsediyoruz aslında bardan. Ondan sonra böyle yıllar geçiyor, ben üniversiteye gidiyorum, sonra yüksek lisansa gidiyorum. Londra’dan döndükten sonra da 2010 yılında galeride annem ve babamla birlikte çalışmaya başlıyorum. O zaman tabii sorumluluklardan dolayı “hep sıfırdan bir yer açsam daha kolay olurdu” diye düşünürdüm. O zaman ben de 28 yaşındaydım, 1984’ten beri büyüttükleri, çünkü hep Siyah Beyaz’a “senin abin” derlerdi mesela bana. O kadar emek verdiğin bir şeye “Londra’dan bir kız geliyor yüksek lisanstan ve şimdi al birlikte burada çalışacağız” fikri, bende hep büyük sorumluluk hissi oluşturmuştu. Yani böyle hani dediğim gibi, sıfırdan bir yer açsam daha rahat hareket ederdim. Bu doğru mu yanlış mı? Bunu yapmalı mıyım yapmamalı mıyım? gibi çok ikilemlerim olmuştu. Ama babam hep bana “kendi hatalarını yapacaksın ve kendi hatalarını yapmadan zaten kendi doğrunu bulamazsın” diyerek, bana gerçekten çok güzel ve özgür bir alan tanıdılar. Hatalar yaptım ama en azından benim kendi hatalarım oldu. Öyle bir şekilde birlikte devam etti bu süreç.

Siyah Beyaz, Ankara’nın kültürel hafızasında önemli bir durak. Bu hafızayı oluşturan en kritik şeyler neydi? Bunlar galerinin “başarısını” nasıl tanımlar? Satışla mı, hafızayla mı, süreklilikle mi?

Bence o devamlılık, süreklilikle alakalı bir şey. Çünkü devamlılık ülkemizde çok rastladığımız bir şey değil. Bu bir köfteci de olsa, manav da olsa fark etmez. Bir şeyin aynı yerde, aynı şekilde devam etmesine çok alışık değiliz. Bir elin parmağını geçmez bunlar. Özellikle Türkiye’de. Çünkü yurt dışına gittiğin zaman 400 yıllık kafeler var mesela. O yüzden burada en önemli şey aynı yerde, aynı şekilde, el değiştirmeden, işletme değiştirmeden aynı aileyle devam etmesi. Bu da benim babamın inadı, burasının da aile apartmanı olması önemli kriterler. Tek başına galeri ya da bar olsaydı belki devam etmezdi. İkisinin burada birbirini beslemesiyle alakalı bence. Çünkü Ankara’ya 5 ya da 10 yılda 1 geliyorsunuz fark etmez, ama biliyorsunuz ki Kavaklıdere 3 numaraya geldiğinizde burası hala aynı, kapıyı çalıyorsunuz aynı barda oturuyorsunuz, aynı tonette oturuyorsunuz. Hani böyle bir insanın kendini tanımladığı yerler vardır ve bütün bunlar, her şey yenileniyor, her şey yıkılıyor, yol tarifleri değişiyor, ama sizin kendini tanımladığınız bir mekan aynı şekilde, aynı adreste devam ediyor.

Galeri Siyah Beyaz 2025 yılında İstanbul’da ve galeri dışı etkinliklerde çok aktifti. Bu gelecek sezonlarda nasıl devam edecek? Bu projeleri başka şehirlere taşımayı düşünüyor musunuz?

2016 yılında İstanbul’a taşındım ve orada 7 yıl kaldım. Maslak Oto Sanayi’de bir ofis tuttum ve şimdi hala orada da sergiler yapıyoruz. Sonra pandemi zamanı Ankara’ya döndüm, anne oldum vs… Döndükten sonra 4 yıl oldu, hep İstanbul’daki ilişkilerimi canlı tutmak için pandemiyi de çıkarsak 3 yıldır Maslak’ta sergilere devam ediyoruz. Başka galerilerde, alternatif mekanlarda sergi yapıyoruz, fuarlara katılıyoruz. Ama bu 2025 yılında ekstra bir şey oldu, şimdi 2026’da Ocak-Şubat aylarında -tarihler kesinleşiyor- hareketliliğimiz var. Bu sezon yaptığımız GeoGallery’de Mahmut Anlar’ın ofisinde yine Ocak ayında bir sergimiz var. İstanbul’da yine bu şekilde devam edeceğiz. Onun haricinde İzmir’de Art in Town’da kurulumunu geçen hafta Damla Keseli ile yaptığımız bir proje var. 

Siyah Beyaz’ın “beyaz küp” anlayışı ile “sosyal mekân” kimliği arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?

Ankara değişiyor, müşteri kitlemiz değişiyor. Bu şekilde bara gelen insanların birçoğu ilk başta, sadece bar müşterisi oluyor. Üst katta bir galeri olduğunu bile bilmeyenler oluyor. Ama biz burada en başından beridir, alt katta bar tarafında da üst katta da orijinal sanat eserlerinin olmasına çok özen gösteriyoruz. Mesela, sera kısmında arkada duvardaki resimlerin gerçekten bizim sanatçılarımızın işleri olması önemli. Bardaki fotoğraflar da hepsi orijinal fotoğraf. O aradaki bağı hep kurmaya çalışıyoruz. O da tabii Ankara’nın değişmesi, müşterinin değişmesi biraz bunlarla alakalı gidiyor süreç.

Hala fotoğrafları çalanlar var mı barda?

Gerçekten var maalesef. Ama artık her yerde kamera var ve anında buluyoruz ve polisle işbirliği yapıyoruz. Biz, zaten gelen müşterilerimizin beğendikleri fotoğrafları istediklerinde herhangi bir ücret talep etmeden aynısını yaptırıp veriyoruz.

Bir yandan da geçmişten günümüze bu mekân bir “ev” gibi algılanır. Bu algı sizin üzerinizde nasıl bir baskı veya rahatlık oluşturuyor?

Baskı gibi değil de tabii şöyle bir etkisi var; evet ev gibi, tokmakla çalarak kapıyı içeri giriyorsunuz. Hani o ev hissi, aslında hem annem için hem benim için bir eve misafir gelmeden etrafı topladığın, her tarafa bir baktığın o hisle aslında. O yüzden bir baskı değil ama seni ayakta, zinde tutan bir şey. Bu güzel bir şey.

Bu hissiyatı ben buradaki tüm ekipte görüyorum. Peki, ben bir şeyi daha merak ediyorum. Kendi kuşağınızla galerinin nesiller arası mirası arasında köprüler kurmak nasıl bir iş oldu sizin için? Zorlandığınız yönler var mıydı?

İlk başladığım zamanlarda 84’den beri çalıştığımız sanatçı listemiz vardı. Ama ben de Fulya ve Faruk gibi, aslında onlar nasıl kendi kuşaklarıyla bir yola çıkmışlarsa, ben de biraz onu yapmak istedim. Ben de kendi kuşağımı galeriye getirip onlarla birlikte büyümek istedim aslında. Ama sonra da galerinin en büyük gücü de o oldu. O iki jenerasyonun gücü, hem galeri yönetiminde hem de sanatçılarda oldu. Ve ikisinin de birbirini beslediğini gördüm. 84’ten beri çalıştıklarımız da aramıza yeni katılan gençlerin de arasındaki diyaloglar birbirleri için çok besleyici oldu. Bu iş, her galericinin de söylediği gibi, sabah 9 akşam 6 değil ki; o birlikte çalıştığım dediğim insanlar aslında benim sosyal hayatımda da, gündelik hayatımda da evden daha çok onların yanında olduklarım. O yüzden o bir yaşam biçimi olduğu noktada, onu kendi jenerasyonunla yapmak tabii çok keyifli oluyor. Bunun yanında, bir de ellerinde büyüdüğüm insanlarla da çalışma şansına sahibim.

Erdağ Aksel kitabı geçtiğimiz günlerde lansmanı yapıldı. Ben bunu yayından ziyade, uzun yıllara yayılan bir hafızanın başka formda ifadesi olarak görüyorum. Bu noktada Erdağ Aksel’in bu kitabı geçmişe dönük bir arşivleme mi yoksa bugüne dair bir pozisyon alma mı? Bir de bu kitabın genç kuşak sanatçılar ve izleyiciler için nasıl bir karşılığı olması umuluyor?

Erdağ Aksel ile galerinin yolunun nasıl kesiştiğinden bahsedeyim önce. Erdağ, Ankara’ya 1990 yılında taşınmıştı diye hatırlıyorum. Bilkent Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümüne geliyor ve o sırada Bilkent’te atölyeler yapıyor. Burada Hüseyin Bahri Alptekin, Vasıf Kortun ve Michael Morris Ankara’da gelip bir süre geçiriyorlar. Hepsi, Bilkent’te stüdyosu olan insanlar. Onlar da okuldan çıkıp Siyah Beyaz’a geliyorlar ve hepsi, o barın etrafında oturup vakit geçiriyorlar. Sonra 1991 yılında da Erdağ’ın ilk sergisi oluyor Siyah Beyaz’da. Bundan sonraki süreçte, babamlarla yakın arkadaş oluyorlar ve hatta onun oğlu ve ben, aşağı yukarı aynı yaşlardayız ve bizi gençlik parkına götürüyorlar gezdiriyorlar vs…  Aslında Erdağ’ın Ankara’da geçirdiği bir dönemde yakınlaşılıyor.

Sonra da benim galeriye başladığım zamanlar işte. Erdağ da “uğraştırmayın beni” diyen biridir. Mesela bir fuara gidileceğinde “Erdağ, Basel’e gideceğim, bana şu işini verir misin?” diye sorduğumda bile “kızım şimdi nerden çıktı bu? Ne uğraştırıyorsun beni?” der mesela ama yine de bana hayır demiyor. Böyle bir ilişkimiz var Erdağ’la ve o yüzden dedim; ellerinde büyüdüğüm insanlarla çalışmanın farklı bir yeri var. İşte bu kitaba gelirsek, bu 10 yıl öncenin projesi. Ama o kadar yazılar yazılmasına rağmen bir türlü olmadı. Erdağ, en sonunda; “bu iş böyle olmayacak, ben yazacağım kitabı” dedi. Kitabı, Erdağ yazdı yani. Bütün pratiğini, kendi düşüncesini, bakış açısını her şeyi o kitapta yazdı. Bir yandan da çok ciddi bir arşiv. Çünkü kitapta, Amerika’daki öğrencilik projelerinden itibaren bir görsel seçkisi de var. Kendi yazdığı metinler var. Bir sanatçının kitabının olmasını biz çok önemli buluyoruz. Geçen sene Mehmet Nazım kitabı çıkardık, bu sene Erdağ Aksel kitabını çıkarmış olduk. Erdağ da Türkiye’nin en önemli heykel sanatçılarından biri. O yüzden bu kitap bizim için çok önemliydi.

Peki, Faruk Sade sanat fonu nedir ve nasıl ortaya çıktı?

Faruk Sade Sanat Fonu’nu 2017 yılında kurduk. 2016 yılında babamı kaybettikten sonra, annemle “ne yapabiliriz?” düşüncesiyle, babam için en önemli olan şey gençlerin hayallerini gerçekleştirme yolunda olanak sağlama fikrinden yola çıktık. Genç kuşakların da onun adını bilmesi, yaptığı şeyleri bilmesi, onu devam ettirmek için bu fonu kurduk. Bu fon da şöyle: Bir danışman kurulu, yönetim kurulu, seçici kurul yok; sadece Fulya ve ben, ikimiz o yılki bütçemiz neyse onun dahilinde beğendiğimiz projelere destek veriyoruz. Prodüksiyon vermiyoruz mesela. Şu ana kadar fondan 4 kitap çıkardık. Operasyon Kamusal Alan, Çizginin Yolculuğu, La Vie Immediate: Mehmet Nâzım, Tutarsız Tesisatçı ve 5.si üzerine de çalışıyoruz. Basılı yayınlara çok önem veriyoruz. Şu anda hiç akıl karı bir iş değil tabii ama olması gerektiğine inanıyoruz.

Biraz Ankara’ya dönelim o zaman. Ankara’da sanat üretimini İstanbul ya da başka şehirlerden ayıran güçlü ya da zayıf nitelikleri var mı?

Ankara’da bence olumlu olarak baktığımızda, şehir sizi yormuyor ya da çok fazla yormuyor. Hem kafa olarak hem de şehir hayatı olarak daha sakin bir hayatınız var. Böyle olduğunda kendinize ayırdığınız zaman artıyor. Bu olumlu tarafı. Dahası kendi başına kalmak, diğer sanatçılarla sohbet etmek, vakit geçirmek, birinin atölyesinin 2 dk uzaklıkta olması, malzemeye ulaşım. Ama olumsuz tarafı da Ankara’da sayılı galeri var, müze sayılı. Hani sadece bu şehirde kalarak beslenmek çok mümkün değil ki sanatçıların birçoğu, buradaki sergileri bile gezmiyor. Beslenme anlamında bu tür olumsuzlukları olabilir şehrin. Ama hani burası takip edilse tiyatrolar zaten doluyor. Burada tiyatro izleyicileri çok sıkıdır, sergi izleyicileri de gününde takip eder ama sayılı maalesef.

Doğma büyüme Ankaralısınız ve sanat camiasının içindesiniz. Son yirmi yılda Ankara’nın kültürel yaşamının hangi kritik eşiklerde kırıldığını ya da dönüştüğünü düşünüyorsunuz ya da düşünüyor musunuz böyle bir şey?

Ülkeyi tamamen düşündüğümüzde son bir yıl içinde bile kaç tane kırılma noktası yaşadık aslında. Şimdi söylesek bunları atladığımız da olur muhtemelen. O yüzden son yirmi yılda ülkede olan şeylerin haddi hesabı yok. O yüzden burada yapılan her şey, sanat alanında her şeyi çok daha kıymetli buluyorum. İzleyicisinden üretimine kadar her şey. Çünkü burada bütün bunlar olurken herkes, bütün bunlara rağmen, bir şekilde o sergileri takip ediyor; öyle ya da böyle bir sanat alımı gerçekleşiyor, üreten üretiyor. Yani dediğim gibi son bir yılda başımıza gelenlerin bir tanesi Avrupa ülkelerinden birinde olduğunda ülke bitiyor. O yüzden biz aslında çok güçlüyüz. Şaka maka değil.

Kendi gözlemlediğim son iki yıldır biraz daha bağımsız yerlerin ortaya çıkışını gördüm şehirde.

Evet, yeniden bir inisiyatifler, bağımsız alanlar oluşmaya başladı. Bu şehre hareketlilik kattı.

Günlük hayatınızda “Sera Sade olarak kendinize ait zaman” nerede duruyor? Annelik nasıl gidiyor bu yoğunlukta?

Bizim galeri var, bar var ve bir de pizzacımız “Stüdyo Pizza” var. Buranın şefi, benim eşim. Her gün buraya geliyoruz; o buraya giriyor, ben ikinci kata, galeriye giriyorum. Yani biz Kavaklıdere No:3’te sürekli hareket halindeyiz. Aslında Ankara’ya taşınmamın en büyük nedeni çocuk olmasıydı. Burada annemin evi bir üst katta ve oğlumun bütün bebekliği boyunca biz işe geliyorduk, onu anneme bırakıyordum. Çıkıp emzirip geri ofise geliyordum. Ayaklandı, yürümeye başladı ve galerinin içinde büyümeye devam ediyor. Ben de burada büyüdüm, o da şimdi burada büyüyor, ama şimdi bir de pizzacıda da büyüyor ve geçiyor, kendi pizzasını yapıyor. Buradan çıkıyor, içeri galeriye giriyor, elinde aletlerle “bu resmi buraya asalım” diyor. Zor biraz tabii. Çünkü benim seyahatlerim de çok oluyor. ama hareketli olmasını seviyorum. Harekette bereket olduğuna inanıyorum. O yüzden bir akşam yemeği için bile başka şehre gidebiliyorum. Sürekli o hareketi sabit tutmaya çalışıyorum. Çocuk da buna alıştı zaten. Bebekliğinden beridir “anne gidiyor ama anne geliyor” diyen bir çocuk. Şimdi Murat mutfağa çekiyor, ben galeriye çekiyorum, bakalım nereye doğru yönelecek? bekleyip göreceğiz.

Bir kadın galerici olarak bugün hâlâ karşılaştığınız, kimsenin fark etmediği bir eşitsizlik örneği var mı?

Eşitsizlik gibi değil, ama o hamilelik, doğum süreçlerinde tabii bir çok şeyden uzak kaldığında o işini de etkiliyor. Burada tabii, sanatçıdan şöyle bir fark var; biz ekip olarak çalışıyoruz, bir şekilde burası devam ediyor, ekip devam ediyor.

Ankara’da bir gün Siyah Beyaz’ın kalıcılığı tehlikeye girse, sizin için olmazsa olmaz olan ne olurdu?

Olmasın öyle bir şey. Gittiği yere kadar gitsin. Bir de en başta konuştuğumuz gibi, insanların kendini tanımladığı yerler var. Yani bir çok yer aslında daha kapanmadan yok olup gidiyor. Ama eğer kapanacaksa da çok büyük bir parti ile kapatmak isterdim. Biz gidiyorsak, biz gidiyoruz, yıkıp gidiyoruz.

Ayrıca okuyun