KALABALIĞIN İÇİNDE BİR YAKIN TAKİP

Galeri/Miz, 5 Şubat–3 Nisan 2026 tarihleri arasında küratörlüğünü Gül Ilgaz’ın üstlendiği, Emel Başarık ve Derya Ülker’in çalışmalarını bir araya getiren “Yakın Takip; Bir Duolog” sergisine ev sahipliği yapıyor.
Sergi, iki sanatçının figüratif pratiğini karşı karşıya getirmekten çok, yan yana, üst üste ve iç içe geçirerek üçüncü bir ses üretmeyi hedefleyen bir karşılaşma alanı kuruyor. “Yakın takip” kavramı; iz sürmek, tanıklık etmek ve mesafeyi yeniden ayarlamak gibi anlam katmanlarıyla hem sanatçıların birbirine hem küratörün üretim sürecine hem de izleyicinin esere yaklaşımına işaret ediyor.
Bahar Güneş’in sanatçılar ve küratörle gerçekleştirdiği söyleşi, iki sesin nasıl üçüncü bir tınıya dönüştüğünü görünür kılıyor.
Serginin oluşum süreci klasik bir sergi kurgusundan ziyade, bir duolog üzerinden inşa ediliyor. Öncelikle bu serginin ana fikri nasıl ortaya çıktı, bir araya nasıl geldiniz? Küratöryel metindeki “Yakın Takip” kavramını nasıl ele alıyorsunuz?
Gül Ilgaz: Bu iki değerli sanatçı galeri sahibi Ayşegül Arayıcı’nın önerisiyle bir araya geldi. Emel Başarık’ı tanımam ve işlerini yakından takip etmiş olmamdan dolayı Emel’in atölyesine birlikte gittik. Ayşegül Arayıcı’nın aklında ikili bir sergi yapmak olduğundan beni Derya Ülker ile de tanıştırmak istedi ve bu serginin küratörlüğünü yapmamı teklif etti. Ardından Derya’nın atölyesini ziyaret ettik ve bu duo serginin fikri yavaş yavaş oluşmaya başladı. İlk gözlemim her iki sanatçının boyayı kullanma biçimi, figür yaklaşımının birbirlerine olan yakınlığıydı. Ancak sonradan bakış açılarının ve kompozisyon anlayışlarının çok farklı olduğunu gözlemledim. Gene de işler birbirleriyle halihazırda bir diyalog halindeydi. Sergiyi kurgularken sanatçıları ayrı duvarlarda sergilemek yerine aynen karşılıklı bir konuşmada olduğu gibi, yan yana, üst üste, art arda yerleştirerek bu duolog fikrini pekiştirmeye birlikte karar verdik. İki kişi arasında kurulan iletişim ve bu iki sesliliği içeren daha geniş bir kavram olarak “duolog” başlığı üzerinde durduk. Her iki sanatçının da topluma bir bakışı söz konusuydu. Her ikisinin de içinde yaşadıkları toplumu gözlemlemeleri, izlemeleri ve yakından takibe almaları; buna ilaveten benim küratör olarak onların yapıtlarını izliyor olmam; sergi sırasında da yapıtların izleyicinin yakın takibine girecek olması, bu başlığın oluşmasına sebep oldu. Böylelikle Yakın Takip, Bir Duolog başlığına eklemlendi. Sergiyi kurarken de küratörlük yapan bir sanatçı olarak, duvarları bir tuval gibi; resimleri form ve renk lekeleri olarak düşünerek mekanı kurguladım.
AŞIRI ÖZGÜRLÜK ARAYIŞI, BAĞ KURMAKTAN KAÇINMA RİSKİNİ TAŞIYABİLİR
Sergi “bir duolog” olarak iki sanatçının, iki farklı görsel yaklaşımıyla ele alınıyor. Meydanlar ile mahalle, anonim ile tekil, makro ile mikro, uzaktan görme ile yakından bakma arasındaki karşıtlıklar üzerinden iç içe geçiyor ve ait olma ile bağımsızlık arasındaki gerilimi ele alıyor. Ait olma ve bağımsızlık gerilimi sergide nasıl işleniyor? “Ben bir başkasıdır” diyor Arthur Rimbaud. Sen bu alıntıyı çok seviyorsun Derya ama bu soruyu ikinize de sormak istiyorum, eğer cevaplamak isterseniz. Sergide aidiyet, bağımsızlık geriliminden yola çıkarak bölünmüş bir özne görüyoruz, bir çelişki var. Bu iki kuvvet birlikte nasıl çalışıyor sizce? “Ben” dediğimiz şey gerçekten bana mı ait, yoksa başkalarının dili, arzusu ve bakışı içinde mi kuruluyor?
Derya Ülker: Rimbaud en uç insanlık durumlarına girebilmekten ve böylece kendini aşmaktan söz ediyor; insanın sınırlarını herkes için yeniden çiziyor, romantik bir şair olarak modernizmi müjdeliyor. Önce kulağa uçarılık, delilik, aykırılık gibi gelen fikirler sonradan norm olabiliyor. Bu değişim dönüşüm içinde, oluş halinde kendilik denen şeyin akışkan olduğunu, ben buyum demenin zor olduğunu düşünüyorum. Hatta hep merak etmişimdir; başka bir mekanda, toplumda, zamanda konumlansam nasıl olurdu diye? “Ben”i kalabalıklardan ayırmadan, bir yapının uyumlu ya da uyumsuz parçası olarak düşünüyorum. Hepsini bir ağ olarak ele aldığım için doğrusu bu ikilik üzerinde çok durmamıştım, aslına bakarsanız ait olma ve bağımsızlık, bizim aramızda oluşan ilişkide, sergi kurulumu sonrasında gündeme geldi.
Gül Ilgaz: Sergi kurulup yerleştikten sonra serginin bütününe bir sanatçı olarak, bir resme bakar gibi baktığımda, ait olma ve bağımsızlık çelişkisini hissettim. Bu zaten insan olmanın temel çelişkilerinden biri olarak karşımıza çıkan bir sorunsal. Derya’nın resimleri bana topluluk olma ve toplu halde yaşama fikri verirken Emel’in seçtiği karakterler, daha bağımsız-marjinal kişilikler olarak görünüyor. Engin Geçtan’a göre insan ait olma (bağ kurma ve kabul görme) ile özgür olma (kendisi gibi yaşama) ihtiyaçları arasında doğal bir gerilim yaşar. İnsan kabul edilmek, görülmek ve bir gruba bağlanmak ister. Bu ihtiyaç, güven ve kimlik hissi sağlar. Ancak ait olma arzusu bazen kişinin kendini bastırması, uyum uğruna özgünlüğünden vazgeçmesine neden olabilir. Bağımsızlık ve özgürlük ise bireyin kendi seçimlerini yapabilmesi ve iç sesini takip edebilmesidir. Fakat aşırı özgürlük arayışı; yalnızlık, bağ kurmaktan kaçınma riskini taşıyabilir. Ancak sorun bu ihtiyaçlarda değil birinin diğerini bastırmasındadır. Ruhsal olgunluk bir yere ait olurken kendini kaybetmemekte ve özgür kalırken bağ kurabilmenin dengesini bulabilmektedir. Bu zıt gibi görünen kavramlar aslında yaşam boyu birinden diğerine sıklıkla geçiş yaptığımız kavramlar olup bir bütünün parçalarını oluşturur.
KALABALIK BİR İKTİDARIN NESNESİ OLDUĞUNDA GENELLİKLE KİTLE ADINI ALIYOR
Sergiyi inşa ederken bir dizi atölye ziyaretleri gerçekleştirdiniz. Bu atölye konuşmalarının çıktısı, mekânda zamansal bir döngü gibi ses enstalasyonu olarak yer alıyor. Bu ses kaydı sergiyi yalnızca görsel değil, hafızasal bir alan haline mi getiriyor? Neyi amaçladınız?
Gül Ilgaz: Ben kendim de bir sanatçı olarak çalışmalarımda ses enstalasyonları kullanıyorum. Serginin oluşum sürecinde bir duologtan bahsettiğimiz için Derya’nın ve Emel’in atölye ziyaretleri sırasındaki konuşmaları dikkatimi çekti. Ve onlara fark ettirmeden kayıt aldım. Sergi mekanında da hoparlörlerin olması bu kaydı sergi mekanına taşıma fikrini kolaylaştırdı. 3 saatlik bir kaydı 10 dakikaya indirerek bu diyalogların özünü yakalamaya çalıştım. Bu diyaloglar tamamen serginin oluşumuyla ilgiliydi. Sergi mekanına bu ses kaydını yerleştirmekle sergiyi ve serginin geçmişini, oluşum sürecini, izleyicinin de deneyimlemesini ve buna şahit olmasını hedefledim.

Sevgili Derya Ülker’e sormak istiyorum. Portre geleneği tarihsel olarak bireye odaklanırken, siz bu geleneği kolektif bir düzleme taşıyorsunuz. Üretimlerinizde genelinde kalabalıkların portresini yapıyorsunuz ve kitle yerine çokluk kavramını tercih ediyorsunuz. Bu ifade sizin için politik mi, ontolojik mi? Kalabalıklar totaliter rejimlerdeki gibi bireysel ifadelere yer vermeyen kitleler mi? Yoksa kimliğin performatif bir şekilde yüzeye çıktığı alanlar mı?
Derya Ülker: Aslında her türlü insan topluluğuna kalabalık denebilir. Bu kalabalık bir iktidarın nesnesi olduğunda genellikle kitle adını alıyor; kitle daha totaliter, homojen ve biraz da boşluksuz bir yoğunluk arzediyor. Bu nedenle kitle sözcüğünü, teknik olarak tam bu anlamı kast etmiyorsam kullanmıyorum. Çokluk ise daha düzensiz, heterojen bir yapı. Antonio Negri ve Michael Hardt bu sözcüğü farklılıkları gözetmek ve birlikte var olabilmek anlamında kullanıyorlar. Kitle, güruh demektense kalabalık veya çokluk tabirini kullanmayı ideolojik olarak tercih ediyorum. Bu yaklaşıma ve söyleme uygun olarak resimlerimdeki kalabalıklar ve meydanlar, içinden farklı kimliklerin performatif olarak yüzeye çıkabildikleri alanlar.
İNSANLARIN FARKINDA OLMADAN KENDİLERİ OLDUKLARI O ARALIĞI YAKALAMAYI SEVİYORUM
Sevgili Emel sergide yer alan eserlerin üretim sürecinde, fotoğrafı başlangıç noktası olarak ele alıyorsun. Derya’nın aksine kişisel ve biricik olan hikayelere odaklanıyorsun. Habersiz, müdahalesiz bir şekilde kişilerin kamusal alanlarda fotoğraflarını çekiyorsun ama belge değil, resim olarak görüyorsun. Fotoğrafı çekmedeki motivasyonun onun hangi özelliği oluyor ve bu resme nasıl dönüşüyor?
Emel Başarık: Fotoğraf benim için bir belge üretme aracından ziyade o karşılaşmanın kaydı gibi. Sokakta dolaşırken, görünmez kalmayı, müdahale etmemeyi önemsiyorum. Bu o anın sıradanlığını ve gerçekliği içindeki tekilliğini fark etmemi sağlıyor. Bir yüz, dalgın bir bakış, birinin yürüyüşündeki tereddüt… İnsanların farkında olmadan kendileri oldukları o aralığı yakalamayı seviyorum. Bu jestler, o anın bana açtığı görsel gerilimi, öznenin kendi iç dünyasıyla orada bulunma halini hissettiriyor. Yani kurulmamış, temsil etmeye çalışmayan bir varoluş anı gibi. Fotoğraf, bana ben ile başkası arasındaki mesafeyi gösteriyor. Resim ise o mesafeyi genişletiyor. Çektiğim görüntüyü bir hissiyatla dönüştürmüş oluyorum. Fotoğraftaki an resimde yeniden kurulduğunda artık öznenin sokaktaki varlığını düşündüren bir imge oluyor. Ortaya çıkan imge bir özneye ait olmaktan çıkıp dolaşıma giren, müzakere edilen bir alan oluyor.
Derya ve Emel; teknik ve pentür yaklaşımlarınız benzerlik gösterse de üretim pratiğiniz ve tematik yönelimleriniz belirgin biçimde ayrışıyor ama siz bu karşıtlığı tamamlayıcılık olarak tarif ediyorsunuz. Bu ilişkiyi biraz açabilir misiniz?
Emel Başarık: Aslında üretim süreçlerimize baktığımda bizim resimlerimizdeki pentür ve figüratif yaklaşım dışında da ortaklıklarımız var. İnsana bir bakış yönlendirmek, fotoğraf çekmek, kolajlar üretmek ve farklı kağıt türleri kullanmak gibi hazırlıklar ortak bir zemin oluşturuyor. Bu zemin üzerinde farklı yönlere doğru ilerliyoruz. Bu nedenle karşıtlık dediğiniz şey bizim için daha çok birbirini kuran iki kuvvet gibi çalıştı bu sergide. Gül Ilgaz'ın kurgusuna göre kalabalık ile tekil yüz arasındaki karşıtlıklar birbirini tamamlıyordu. Benim için uzakta gördüğümüz şey bir düzen, bir anonimlik iken yakına geldiğimizde bir kırılganlık, bireysellik olarak beliriyor. Bir yere, bir topluluğa ait olduğumuzda görünür hale geliyoruz. Belli kimliklerimiz var. Ama aynı anda o yapının içinde erime durumu da var. Ait olduğumuz yapının içinde bir mesafe alma biçimi denilebilir. Sergide bu durum, birbirini mümkün kılan, tamamlayan etkiler. Bir bakıştan diğerine, bir ölçekten diğerine geçtikçe yeniden şekilleniyor. Üretimlerimizdeki farklı tematik yönelimler, aynı sorunun iki ölçeği gibi düşünülebilir. Belki toplumsal olan ile kişisel olanın kesişim noktası gibi.
Derya Ülker: Emel’in de belirttiği gibi tekniğimizin ötesinde yaklaşımımız, sürecimiz de benzerlik gösteriyor. Özellikle gündelik hayattan gözlemlerimizi kaydetme alışkanlığı bu sergide ortak bir arayış olarak beliriyor. En belirgin fark sanırım ölçek. Ben figür topluluğuna odaklandığım için formlardan çok mekan ve yüzeydeki hareket üzerinde duruyorum. Emel’in resimlerinde benim, benim resimlerimde ise Emel’in resimleri var. Benim resimlerimin bir detayı Emel’in resimlerine yaklaşabilir, onun resimlerine uzaktan bakıldığında ise figürlerin, kalabalığın içindeki figürlere dönüştüğü izlenebilir.

Bu serginin sonunda izleyicinin kendine hangi soruyu sormasını isterdiniz?
Emel Başarık: Bu sergi kesin bir cevap öneremez gibi geliyor sanki.
Derya Ülker: Sergiyi gezen bir izleyici aslında kalabalıklardan değil, kentte yaşadığı sıkışmışlıktan bunaldığını fark ettiğini aktarmış. Bu örnekte olduğu gibi bir düşünceyi sorgulamak, gündelik hayatta görülenler üzerine yeniden düşünmek güzel olurdu; ama bu tamamen o kişiyle ilgili, serginin ona açılmasıyla ilgili bence.
Gül Ilgaz: Her izleyici kendi hayat deneyimiyle ve bilgi dağarcığıyla bir sergiye gelir ve sergi onun sorularını sorması için bir aracıdır ancak. Bu sebeple de her kişi kendi sorusunu sorar ve izleyici ile izlenen arasında bir yapıt tekrar oluşur.