“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

EMİNE YILDIRIM: HAYALETLERİMİZİN ÇOKLUĞU, YÜZLEŞMEKLE İLGİLİ BİR DERDİMİZDEN KAYNAKLANIYOR

Emine Yıldırım
Emine Yıldırım

Emine Yıldırım’ın yönettiği, yılın en iyi Türk filmlerinden ‘Gündüz Apollon Gece Athena’ festival yolculuğu sonrasında nihayet Türkiye’de vizyona girdi. Yaşadığımız coğrafyanın kadim tarihinden dem vurup bu tarihin hiç ettiği insanların hikayesini anlatan film, şimdiki zaman dertlerinin geçmişle nasıl bağlatılı olduğu anlatıyor. Emine Yıldırım “Acılarımızı bastırıyoruz, kişisel ve toplumsal tarihimiz yokmuş varsayılıyor, bir unutturma operasyonu mevcut. Ancak yüzleşmedikçe ve sahiplenmedikçe geçmiş her zaman hortlar” diyor  

Acılı bir coğrafyada yaşamanın bir bedeli galiba hayaletlerle birlikte yaşamak. Kimi faili meçhul kurbanı, kimi erkek şiddetinin; zorla kaybedilenler, bir hiç uğruna öldürülenler, say say bitmiyor aramızdan ayrılanların dramı. Lakin giden gitmiş olmuyor bu coğrafyada…  Onlar hikayeleriyle, bazen bir fotoğrafla, adalet arayışıyla aramızda bir hayalet gibi dolaşıyor. Belki göremiyoruz ama onların varlığını hep hissediyoruz.

Yönetmen Emine Yıldırım ilk uzun metraj filmi ‘Gündüz Apollon Gece Athena’da işte bu hayaletlerin hikayesini anlatıyor. Onlar huzur bulamadan biz fanilerin de huzur bulamayacağını söylüyor filminde.

Dünya prömiyerini geçen yıl Tokyo Film Festivali’nde yapan, festivalin Asya’nın Geleceği  bölümünde gösterilen ve En İyi Film ödülü alan ‘Gündüz Apollon Gece Athena’ pek çok festivali dolaştıktan sonra geçen hafta sonu Türkiye’de vizyona girdi. Aynı zamanda Adana Altın Koza Film Festivali’nde Ulusal Yarışma’ya seçilen film, festivalden de Kadir Beycioğlu Jüri Özel Ödülü ve En İyi Müzik Ödülü’nü aldı.

Ezgi Çelik, Barış Gönenen, Selen Uçer, Gizem Bilgen, Deniz Türkali, Lale Mansur, Neyra Kayabaşı, Melih Düzenli’nin rol aldığı, ağırlıklı olarak Side Antik Kenti’nde çekilen ‘Gündüz Apollon Gece Athena’ yılın en iyi Türk filmlerinden biri. Yaşadığımız coğrafyanın kadim tarihinden belli yapraklar koyuyor önümüze. Yaprakları da birbirine tematik olarak bağlayıp derin mezvulara dalıyor. Lakin can yakıcı temalar ve konuları ele almasına rağmen filmin yüzü asık değil. Ne mizahtan vazgeçiyor ne de ele aldığı konuların ağırlığını hafife alıyor. Sinemamızda biraz da Atıf Yılmaz filmlerinden aşina olduğumuz bir denge tutturup bizi yüzleşmeye çağırıyor.

‘Gündüz Apollon Gece Athena’, Emine Yıldırım’ın ilk uzun metraj filmi olsa da kendisi sinema dünyasına yabancı bir isim değil. Yıldırım, Ramin Matin’in yönettiği ‘Kusursuzlar’ filminin yapımcısı ve senaristiydi. Sonrasında kısa film ve belgeseller çekti. Ve şimdi de uzun metraj film yönetmeni olarak karşımızda. Sözü Emine Yıldırım’a bıraktık ve sorularımızı cevapladı.

– Belgesel, kısa ve uzun metraj film yapımcılığı, senaryo yazarlığı sonrasında yönetmenlik yapmaya başladınız. Belgesel ve kısa film yönetmenliğinden sonra şimdi de ilk uzun metraj filminizi çektiniz. Sinema maceranızda en başta yönetmenlik esas hedef miydi yoksa bütün bu süreç sonunda mı bu yola girdiniz?

– Bütün bu süreç sonunda yönetmenliğe vardığımı söyleyebilirim. Özellikle bu film özelinde yönetmenlik de yapmak istediğimi anladım. Kariyerimin doğal bir adımı gibi geldi. Ama bir taraftan da her şeyin bir zamanı olduğuna inanıyorum ve insanın arzularının yıllar içinde değişebileceğini fark ettim. 20 sene önce böyle bir hedefle yola çıkmadım, sadece hikaye anlatmak istediğimi biliyordum.

– En zor olanı ilk film derler. Bu film sizin için ne kadar zor oldu? 

– Tabi çok zorlukları vardı. Yönetmenlik çok büyük bir sorumluluk ve tüm oyuncuları, ekibi vizyonunuza inandırmak ve onlardan kendi sanatlarını icra ederken sizinle aynı yolculuğa çıkmalarını talep etmek kolay bir şey değil. Neyse ki senaryo ve yapım alanındaki deneyimlerim beni rahatlattı. Ama bu ilk film yolculuğunda meslekten çok yakın arkadaşlarım bana destek oldu, özellikle yapımcım Dilde Mahalli sürecin en başından beri benimleydi ve projeye inandı. Ayrıca yıllardır beraber çalıştığım yönetmen Ramin Matin bana hem psikolojik olarak hem de işin zanaat tarafıyla ile ilgili çok destek oldu.

– Filminiz hepimizin aslında hayaletlerle yaşadığımızı hatırlatıyor. Ki onlar birer kurban gibi görünse de film bize onlar huzuru bulmadan bizlerin de huzur bulamayacağını söylüyor. Sizce neden bu kadar çok hayaletimiz var? 

– Hem kişisel hem toplumsal olarak hayaletlerimizin çokluğu, yüzleşmek ile ilgili bir derdimizden kaynaklanıyor. Acılarımızı bastırıyoruz, kişisel ve toplumsal tarihimiz yokmuş varsayılıyor, bir unutturma operasyonu mevcut. Ancak yüzleşmedikçe ve sahiplenmedikçe geçmiş her zaman hortlar.

– Toplumsal huzur için sizce hayaletlerimiz ne zaman ve nasıl huzura kavuşur?

– Ancak biz onları hatırlarsak, onların hikayelerine kulak verirsek ve onların emanetçisi olarak direnmeye devam edersek. Önemli olan vazgeçmemek.

– Farklı karakterlerin hikayeleri üzerinden geçmişten günümüze erkeğin kadına yönelik tahakkümünü farklı biçimlerde anlatıyor filminiz. Bu tahakkümü düşününce, tarih anlatısındaki insanlık hep ileriye doğru gider tezi yara alıyor. Bir anlamda bu tahakkümden vazgeçilmeden insanlığın özgürleşemeyeceğini anlatıyorsunuz. Sizce bunun ne kadar farkında olarak yaşıyoruz? 

– Bilmiyorum. Kimimiz farkında olarak, kimimiz bu tahakkümü içselleştirmiş bir şekilde her zaman bunun hep var olduğuna ve olmaya devam edeceğine inanarak yaşıyor. Belki hemen her şeyi değiştiremeyiz ama bu tahakkümün farkında olmak ve küçük adımlar atabilmek bile önemli bence. Ancak özellikle bu konudaki önerim ‘Her Şeyin Şafağı: İnsanlığın Yeni Tarihi’ adlı kitabı okumak, insanlık tarihine çok farklı ve açık kafalı bir bakış açısı sunuyor; geçmişimizin her zaman tahakkümden ibaret olmadığını öne sürüyor. Geçmişte proto demokratik toplumlar kurabildiysek bence şimdi ve gelecekte de kurabiliriz.

– Filminizdeki karakterlerden biri de Hüseyin. Zorla kaybedilen insanlarımızdan biri. Onların hikayesini şimdiye kadar biz yakınlarının hikayeleri ya da anlatıları üzerinden izledik sinemada. Ama filminizin anlatısından dolayı zorla kaybedilen bir insanın kendisini belki de ilk defa beyazperde görüyoruz. Sözü direkt onlara verme fikri nasıl gelişti? 

– İçgüdüsel bir yerden gelişti. Ayrıca kendi aile ferterimden birisi, Hüseyin’in geçmişine çok benzer bir yerden geliyor. Bu kişinin tüm acılara ve gördüğü işkenceye rağmen hayata tutunma iradesi ve yaşam sevinci beni çok derinden etkiledi çocukluğumda. Ne olursa olsun, ruhunun pırıltısından kimse hiç bir şey çalamadı, dolayısıyla bu hayat duruşunu onore etmek istedim ve Hüseyin de böyle bir yerden geldi.

– Filminiz Side Antik Kenti’nde çekildi. Bu tarihi mekan sanki bir karakter kadar güçlü bir şekilde kullanılıyor filmde. Bizim sinemamızda arkeolojiden bu denli canlı kanlı yararlanan film azdır. Siz tarihi bir mekanı böylesi etkili kullanmaya nasıl karar verdiniz? 

– Çocukluğumdan beri arkeolojiye ve mitolojiye meraklıyım. Ailemiz Egeli, hep ören yerlerinin yakınında büyüdüm. Benim kişisel tarihimin bir parçası antik mekanlar. Ablam da kültürel miras uzmanı, onun da mesleği sayesinde tarihi yapılarla hep bir temasım vardı yetişkinliğimde. Bu mekanların görselliği ve aynı zamanda şimdiki zamanın üzerindeki ulvi etkisi çok etkileyici, dolayısıyla her zaman kafamda vardı bu mesele.

Ağır, can yakıcı temalar ve konuları ele almasına rağmen filminizin yüzü asık değil. Ne mizahtan vazgeçiyor ne de ele aldığı konuların ağırlığını hafife alıyor. Tutturulması zor bir denge açıkçası. Bu anlatının seyircideki karşılığı nasıl oldu? Amaçladığınız tepkileri aldınız mı?

– Şimdiye kadar çok güzel tepkiler aldık genel olarak. Seyircilerimiz duygulandı, etkilendi, ferahladı. Bunu görmek çok güzel. Umarım aynı şekilde de vizyonda etkisi devam eder. Neticede bu filmi seyircilerimizi rahatlatmak ve onları kucaklamak için yaptık, kişisel ve toplumsal travmalarımız konusunda kimsenin yalnız olmadığını hatırlatmak için bu yola çıktık.

– Filminiz özellikle Uzak Doğu’da çok ilgi gördü. Tokyo Film Festivali’nde gösterildi, ödül aldı, Japonya’da gösterime girdi. Uzak Doğu’daki filminize yönelik bu ilginin nedeni nedir sizce?

– Sanırım maneviyat anlayışımız konusunda çok benzerlikler var toplumlar arası. Filmin felsefesi Uzak Doğu’ya uzak gelmedi… İşlediğimiz kimi temaların evrensel boyutunu kucakladılar, bunun için çok mutluyuz. Avrupa’dan bazen gördüğümüz oryantalist bakış açısından eser yok Uzak Doğu’da, belki onlar da bu bakış açısından mağdur oldukları için. Dolayısıyla  bizim filmimize kucak açtılar, özellikle kadınlık halleri meselesinde filmin duygusu izleyicilere aksamadan geçti diyebilirim.

– Geçen hafta Adana Altın Koza Film Festivali’nde Ulusal Yarışma kapsamında filminiz gösterildi. Epey filmle ilgili yazı yazıydı. Filme olan seyirci ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Çok güzel bir ilgi vardı, çok mutlu olduk. Çok güzel sorular soruldu ve filmin ruhunu seyirci kucakladı. Filmi zaten seyirci dostu olarak tasarlamıştık, dolayısıyla izleyicilerden bu kadar iyi bir tepki almasına ayrıca sevindim.

– Rahmetli Kadir Beycioğlu bu filmin ismiyle bile heyecanlanmıştı. Ki kendisi Adana Film Festivali için çok önemli bir isim. Şimdi sizin filminiz onun adına verilen ödüle değer görüldü. Neler hissettiniz?
– Çok duygulandım. Kadir’i çok severdim ruhu şad olsun. Bizim filmimiz de insan ruhunun ölümsüzlüğüne selam veriyor, dolayısıyla bence Kadir de bana bu ödül ile selam verdi.

– Türkiye’de artık bir film yapmak imkansıza yakın bir hal aldı. Bu imkansızı başardığınız zaman da seyirciye ulaşma, filminizi izlettirme dertleri ortaya çıkıyor. İlk uzun metraj kurmaca filmini çekmiş bir yönetmen olarak bu zorlu süreci aşmanın yolları nelerdir sizce?

– Sabır, metanet ve dirayet. Şu andaki ekonomik koşullar bağımsız sinema alanında film yapmaya pek el vermiyor ama iyi bir planlama ve samimi bir dayanışma ağı kurmak çok önemli. Bir taraftan sinema her zaman bekleme işi, bunun bir maraton olduğunu hatırlamak lazım. Ama gerçekçi bir yerden söyleyebilirim ki bu iştirak çok zor, çok pahalı ve çok büyük bir emek var.  Ayrıca suistimale de çok açık bir sektör. Bence şeffaflık çok önemli bu süreçte, oyuncularınıza ve ekibinize maddi ve manevi konularda şeffaf ve özenli davrandığınızda bu zor yolculuğa çıkmak daha kolay ve adil oluyor. Vazgeçmemek lazım ama telaşa da kapılmamak gerek…

Ayrıca okuyun