“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

DÜNYAYUVA: KENDİ KENDİNİN YUVASI OLMAK

Burcu Özer Katmer
Burcu Özer Katmer

‘Kendine Ait’ romanıyla tanıdığımız Burcu Özer Katmer, “Bir kadının hikâyesi, hiçbir zaman yalnızca bir kadının hikâyesi değildir” diyerek hayatlarımıza girmişti. Şimdi Düşbaz’dan çıkan ‘Dünyayuva’da bunu yeniden hatırlattığı öyküleriyle karşımızda. Odağında göçmenlik duygusu olan bu hikayelerin her biri farklı kadınların yolculuklarını antıyor olsa da paylaşılan duygular çok ortak ve çok tanıdık. Katmer: “Öykülerdeki tüm kadınlar bir tür yer değiştirme, dünyada durdukları yeri yeniden tanımlama yolculuğunda.”

‘Dünyayuva’, göçmen kadınların hikâyelerinden oluşuyor. Siz de göçmen bir kadınsınız. Göçmenlik teması üzerine yazma isteği nasıl gelişti? Bu, sizin için aynı zamanda bir ihtiyaç mıydı?

Kitaptaki pek çok kadın karakter göçmen. Bunun yanı sıra, yaşadıkları ülke değişmese de kendi içlerinde sembolik göçler yaşayan kadınlar da var. Bu anlamda, tüm kadınların bir tür “yer değiştirme”, dünyada durdukları yeri yeniden tanımlama yolculuğunda olduğunu söyleyebilirim. Göçmenlik teması üzerine yazmam, benim için bilinçli bir tercihten çok, ihtiyaçtan doğan doğal bir yönelimdi. İletişim kurmak ve ilişki geliştirmek her zaman kendimi en güçlü ve en canlı hissettiğim alanlardan biri oldu. Ancak dilini yeterince konuşamadığım bir ülkede yaşamaya başladığımda, bu alanlardan bir süreliğine mahrum kaldım. Kendimi ifade edememek ve insanlarla gündelik temas kuramamak bende derin bir boşluk hissi yarattı. Yazmak tam da bu noktada devreye girdi. Yazı, benim için iletişim kurmanın, dili kullanmanın ve varlığımı duyurmanın başka bir yolu oldu. Yaşadığım şehrin sokaklarında insanlarla sohbet edemedim belki ama bol bol yazdım. Bu da hem kendimle hem de yaşadığım yerle bağ kurmamı kolaylaştırdı. Bu hikâyeler, bir göçmen olarak hem kendi deneyimimi hem de tanıklık ettiğim pek çok başka hikâyeyi onurlandırmanın bir yolu oldu. Okurlardan benzer duygular hissettiklerini, kendilerinden çok şey bulduklarını duymak, bu duygudaşlığı yaşamak beni çok mutlu ediyor.

Göçmenlik hâlinin sizdeki karşılığı nedir?

Göçmenlik benim için, kişinin içinde yaşadığı yerin ve kültürün değişmesiyle birlikte kendine dair algısının ve dünyayı algılama biçiminin de dönüşmesi demek. Sadece coğrafi bir yer değişikliği değil; insanın kendisiyle, alışkanlıklarıyla ve hayata bakışıyla yeniden tanıştığı bir süreç. Çoğu zaman ilk aşamalarında ciddi bir mahrumiyet hissi barındırıyor. Ancak zamanla, hayatı yaşamanın farklı yollarını keşfetmeyi mümkün kılarak kişiyi büyüten, derinleştiren ve zenginleştiren bir yolculuğa dönüşüyor.

Sadece bu öyküler değil, göçmen kadınlara dair yürüttüğünüz başka projeler de var. Hikâyeler farklı olsa da hisler ve mücadeleler çok benzer. Bu konuda sizin gözlemleriniz neler oldu?

Göçmen kadınlara alan tutabildiğim her birliktelikte benzer duyguların ve deneyimlerin tekrar tekrar karşıma çıktığını gördüm. Kaybettiğimizi hissettiğimiz pek çok kimliğin yasını birlikte tutuyor; bir yandan da var olan yeni kimlikleri canlandırmak ya da bambaşka kimlikler inşa etmek için büyük bir çaba gösteriyoruz. Bu süreçte kadınların sergilediği esnek dayanıklılık beni her seferinde derinden etkiliyor. Deneyimlerimizi paylaşmak, zorlayıcı yaşantıları birlikte taşıyabilmek ise her buluşmada birbirimizden ve birlikteliğimizden güç almamızı sağlıyor. Bu nedenle bu birlikteliklerin her birine büyük bir minnet duyuyorum. Böyle alanlara vesile olabilmek ve bu hikâyelere tanıklık edebilmek benim için büyük bir şans.

İnsani ve kırılgan öyküler

Göçmen bir kadın olmak ile göçmen bir erkek olmak arasındaki farklar nelerdir, size göre?

Elbette her göç deneyimi kendine özgü ve bireysel farklılıklar çok belirleyici. Ancak göçmen bir kadın olmanın, toplumsal cinsiyet rolleri nedeniyle bazı ek katmanlar taşıyabildiğini düşünüyorum. Özellikle çocuklu aile olarak göç edilen pek çok durumda, kariyerini bırakıp evdeki bakım rolünü üstlenen kişi kadın oluyor. Kadınlar çoğu zaman yalnızca yeni bir ülkeye değil; aynı zamanda yeni beklentilere, bakım rollerine ve görünmez emek alanlarına da göç ediyor. Güvenlik, beden algısı, yalnızlık, annelik ya da ailesinden uzak olma hâli gibi meseleler kadınlar için daha yoğun ve çok katmanlı yaşanabiliyor. Buna rağmen bu duygular çoğu zaman sessizce taşınıyor. Öte yandan kadınların dayanışma, duygularını paylaşma ve yeni bağlar yaratma konusunda güçlü yollar geliştirdiğini de görüyorum. Bu da göç deneyimini, zorlayıcı olduğu kadar dönüştürücü bir özelliğe büründürüyor. Göçmen kadınlar, tüm bu zorlukların içinde hem kırılganlıklarını hem de dayanıklılıklarını birlikte taşıyabilen güçlü hikâyeler yazıyorlar.

Öykülerinizden birinde yalnızca yurdunu değil, aynı zamanda çocuğunu ve ailesini de terk eden bir kadın var. Bu, kutsal anne mitine bir başkaldırı olarak da okunabilir; ki bunu son dönemde edebiyatta daha sık görür olduk. Bu konuya dair neler söylemek istersiniz?

“Küçük Mavi Defter”deki kadın karakteri yazarken, pek çok kadının yaşadığı ama çoğu zaman saklı kalan bir iç gerilimi görünür kılmak istedim. Anneliğin uzun süre tek bir anlatıyla, kutsallık ve fedakârlık üzerinden konuşulduğunu düşünüyorum. Oysa anneler de yorulabiliyor, tükenebiliyor, kaybolabiliyor. Bunu dile getirmek hâlâ zor ve çoğu zaman rahatsız edici bulunuyor. Bu öyküde beni asıl ilgilendiren şey, bir kadının hem anne hem birey olma hâlleri arasındaki çatışmaydı. Kadının gidişi geçici bir gidişti ve içsel bir kırılmanın, artık sürdürülemeyen, gerçeklikten uzak bir hayatın doğal bir sonucuydu. Karakterin kendi deyimiyle, kızıyla gerçek bir bağ kurabilmesi için önce kendini bulması, kendiyle bağ kurması gerekiyordu. Bunun için de bir süreliğine tüm rollerini ve sorumluluklarını geride bırakıp uzaklara gitmesi kaçınılmazdı. Son dönemde edebiyatta bu tür hikâyelerin daha görünür olmasını da çok değerli buluyorum. Çünkü bu metinler, kadın olma deneyiminin tek bir kalıba sığmadığını; anneliğin de insanî ve kırılgan bir yerden konuşulabileceğini hatırlatıyor.

Bana göre kitaptaki öykülerde en öne çıkan şey, iç hesaplaşmalar ve suçluluk ile bağışlanma ikilemiydi. Göçmenliğin toplumsal sonuçları ve maruz kalınan etkilerden ziyade, karakterlerin kendi iç dünyalarında yaşadıkları ön plandaydı. Bunu tercih etmenizin ya da önceliklendirmenizin sebebi neydi?

Öyküleri yazdıktan sonra onları birbirine bağlayan organik bir bağın varlığını keşfettim. Anlatıcılar, dünyanın daha önce gittikleri bir yerine yıllar sonra geri dönüyor; aynı noktaya yeniden varana dek yaşadıklarını, başka bir deyişle kendi içlerinde kat ettikleri yolları düşünerek bir iç hesaplaşmaya giriyorlardı. Hepsinde, kadına yüklenen toplumsal koşullanmaları ve kısıtlamaları aşmaya dair güçlü bir arayış ve yönelim vardı. Ancak bu, söz konusu koşullanmaların bir sonucu olarak içlerinde taşıdıkları yargılayıcı ve sert sesin varlığını ortadan kaldırmıyordu. Bu iç seslerin varlığını kabul etmek ve onlarla kurulan ilişkiyi dönüştürme yolculuğu, öykülerin merkezinde duruyordu. Kadın okurlardan aldığım geri dönüşler, bu iç diyalogların onlara çok tanıdık geldiği ve kendilerini anlaşılmış hissettikleri yönünde. Bu öykülerin, içimizdeki yıkıcı ve eleştirel seslerle ilişkimizi dönüştürmeye, daha destekleyici ve şefkatli bir iç ses inşa etmemize vesile olabilmesini gönülden isterim. Bu yönde yorumlar almak beni çok mutlu ediyor.

Kadın olmanın sınırsızlığı

Kitabın isminden de esinle soruyorum, ait olmama hâli sizce bir gün son bulur mu? Bir yeri “sizin” yapan nedir?

Zaman içinde ait olma hâlini, ya tamamen var olan ya da tamamen yok olan bir duygudan ziyade, andan ana yaşanabilen bir deneyim olarak görmeye başladım. Kendi adıma, bazen çok tanıdık bir yerde bile yabancı hissedebilirken; ilk kez bulunduğum bir  mekânda güçlü bir aidiyet duygusu yaşayabildiğimi fark ediyorum. İnsanın kendiyle ve bütünle kurduğu bağ derinleştikçe, üzerinde yaşadığı toprak parçasıyla ve parçası olduğu insan topluluklarıyla da daha sahici ilişkiler kurabildiğine inanıyorum. Bu bağlar da zaman zaman “ait hissetme” deneyimleri yaratıyor. Bu yüzden ‘Dünyayuva’nın, tek bir yere ya da kimliğe sıkışmadan, dünyayı yuvamız bilmekten vazgeçmemeye dair bir çağrısı var. Ait olma hâlinin sabit bir yerden çok; önce kendimizle, sonra dünyayla kurduğumuz ilişkilerde ve temas anlarında ortaya çıktığını hatırlamaya dair bir davet sunuyor.

Kitap, Virginia Woolf’un “Bir kadın olarak benim aslında bir ülkem yok” alıntısıyla açılıyor. Bunun sizdeki karşılığı nedir? Hem bu kitap boyunca hem de hayatınızda etkilendiğiniz, sevdiğiniz yazarlar ve isimler kimler oldu?

Virginia Woolf her daim ilham aldığım bir yazar. Ona ait bu cümleler, benim için yalnızca coğrafi bir sınırsızlığın değil; kadın olmanın başlı başına sınırsız bir varoluş hâli oluşunun simgesi. Tüm koşullanmaların ötesinde bir yerden, kadınların dünyayla, kendileriyle ve birbirleriyle kurabileceği bağa dair umut veriyor. Göç deneyimimle birlikte bu cümlelerin hem hayatımda hem de yazınımda derin bir karşılık bulduğunu söyleyebilirim. Son iki yıl boyunca yoğun okumalar yaptım. Özellikle ‘Dünyayuva’yı yazdığım dönemde okuduğum yazarlar arasında, kendi göç deneyimi üzerine yazan Agota Kristof ve Jhumpa Lahiri gibi isimler de vardı. Aynı dönemde Rachel Cusk’ın kitaplarını okumak da beni besledi. Helen Garner ise düşüncelerine ve yazınına çok yakın hissettiğim bir başka isim. ‘Sarı Defter’i okurken bazı cümlelerin beni anlattığını hissettim; kendi cümlelerimi okur gibiydim. Bir kadın olarak kendi yolculuğumu anlamlandırmamda ise ‘Kurtlarla Koşan Kadınlar’ ve yazarı Clarissa P. Estes’in etkisi çok büyük. Yıllardır dönüp dönüp okuduğum bir kitap; her okuyuşumda yeni katmanlar ve anlamlar keşfediyorum.

Bu konuda yazmaya ve üretmeye devam edecek misiniz? Sizi bir sonraki çalışmanızda nerede, nelerle göreceğiz?

‘Dünyayuva’ yayımlandıktan sonra küçürek öykü alanına yöneldim ve bu türde bir kolektif kitap projesinde yer aldım. Şu sıralada ise, yaşadığım ülkenin dili olan Almanca’da yazmayı denediğim bir çocuk kitabı projesi üzerinde çalışıyorum. Proje, çocukların yabancı bir dile entegrasyonu nave yeni bir dilde kendilerini ifade edebilene dek yaşadıkları deneyimlere odaklanıyor. Bu süreç benim için hem dilsel hem de yaratıcı anlamda yeni bir eşik. Sonrasında yazılmasına vesile olabileceğim, henüz adını koymadığım yeni hikâyeler için de şimdiden heyecan duyuyorum.

Ayrıca okuyun