CEYDA ATAY: DÜN, KUSURLARLA BARIŞTIĞIM BİR ALBÜM

“Dün”, onun uzun yıllar içinde biriken kişisel arşivinin, sesle kurduğu çok katmanlı ilişkinin görünür hale geldiği bir albüm. Albümün kayıt estetiğindeki müdahalesiz yaklaşım, Ceyda Atay’ın hem kendisiyle hem sesinin “olduğu haliyle” kurduğu bağın bir ifadesi gibi…
Ceyda Atay ile mekânsal akustiğin müziğine nasıl sızdığını, Türkiye’deki canlı müzik alanının kırılganlığını, müzik yapmanın teknik bir üretim olmanın ötesindeki etik biçimlerini konuştuk.
Albümün adı ile başlayalım… “Dün” sizin için nasıl bir zamanı ve mekânı ifade ediyor?
“Dün” benim gençlik hayallerimi, geçmişten bugüne yolculuğumu, hayata bakış açımı ifade ediyor. Çünkü lisenin başında gitara başladığımdan beri benim jenerasyonumdaki müzik tutkusu yaşayan gençler gibi rockstar olma hayallerim vardı. Üniversitedeyken ve sonrasında da blues ve rock türlerinde sevdiğim şarkıların akustik coverlarını çaldığım sahneler yapıyordum. Kendi şarkılarımı yapmak istiyordum. Hayatımdaki her adımı da bu motivasyonla attım. Okurken de çalışırken de insan ilişkilerimde de hep bu arka planla hareket ettim. Yazdığım şarkıları da İTÜ MİAM’da okurken yaptım, yani bir beş senesi var. Bu süreçte dinlediğim müzikler de çok değişti ama bu albümdeki şarkılar benim eskiden beri dinlediğim ve yıllarca coverlarını çaldığım 80’ler 90’lar rock müzik tınılarını taşıyor.
Mimari akustik alanında çalışmalarınız sürüyor. Bu çift yönlü kariyer, müziğe bakışınızı nasıl etkiliyor?
Akustik konusunda uzmanlaşmak da iç mimarlık okurken hayalimdi, sesin mekândaki hareketi, mekânların müzik türünü ya da müziğin, performans mekânlarını nasıl şekillendirdiği çok ilgimi çeken bir konu. Özellikle ses sistemlerinin ve müzik teknolojilerinin ilerlemesiyle artık çok ilginç deneyimler tasarlamak mümkün. Fakat ne yazık ki ülkemizde hacim akustiği ile ilgili yeterli bir bilinç yok. Çoğu mekânda müziği olması gerektiği gibi dinleyemiyoruz. Kayıt prodüksiyonu konusunda bence çok iyi yerlere gelmeye adayız ama canlı performans için aynı şeyi söyleyemeyeceğim maalesef. Bunun için müzik yapılan mekânlara çok farklı bir bakışla yaklaşmak gerekiyor. Bu konuya MİAM’dan mezun olurken yazdığım tezde de değinmiştim (Küçük Ölçekli Canlı Müzik Mekânlarının Müzik Ekosistemi İçindeki Değeri: İstanbul Türkiye’deki Durum, 2022). Halbuki akustik, insanların bir mekânda en çok önemsediği konulardan biri içindeymiş. Canlı müzik performanslarının hiçbir zaman gözden düşeceğini sanmıyorum, ki sanal müzik deneyimi için de akustik kilit bir konu. Kayıtlı ya da elektronik müzikte de efektler, hoparlör yerleşimi veya semiyotik aracılığıyla mekânsallık üretilebiliyor.
Mekânın sesle ilişkisine sık sık değiniyorsunuz, bir sesin/şarkının “mekânı” var mıdır?
Kesinlikle vardır. Bir şekilde olmamasına çalışılmış olsa bile, dinleyen için vardır. Mutlaka bir yerlere götürür bence.
ÇOĞU İNSAN HATALARIYLA YÜZLEŞEMEDEN YAŞIYOR
Kayıtlarınızı neredeyse müdahalesiz bıraktığınızı söylüyorsunuz. Bu tercih, müziğinizde nasıl bir gerçeklik arayışına işaret ediyor?
Evet bu özellikle prodüktörüm Hakan Kurşun’un tercihiydi. Her kanalı baştan sona canlı kaydettik. Volkan Öktem, üzerine canlı çaldı, ben şarkıları baştan sona söyledim. Kayıt bambaşka bir tecrübe, inanılmaz bir vücut ve ses hakimiyeti gerektiriyor. Bambaşka bir konsantrasyon. Yine de kayıtlarda neredeyse hiç düzenleme yapılmadı. Doğal ses tonum ve kusurlarım ile albümün içten bir havası oldu. Bu benim karakterimle de örtüşüyor aslında. Samimi olmak benim için insan ilişkilerinde de en önemli şey. Çoğu insan kendisiyle ve hatalarıyla yüzleşemeden bir maske ardında rol yaparak yaşıyor. Bu bence kendini tanımanın ve ilerlemenin önündeki en büyük engel. Kayıt sürecinde de heyecanlanıyorsunuz, çağrışımlar oluyor, daha önce hiç albüm çıkarmamışsınız kendinizi bile çok tanımıyorsunuz, çalıştığınız kişi de özellikle şarkılarla bir bağ kurabildiyse kendi dünyasından bir şeyler koyuyor vs. Benim için çok öğretici bir süreç oldu.

Albümün düzenlemesinde ve yapımında Hakan Kurşun imzası var. Yollarınız nasıl kesişti, Kurşun’un kariyerinizdeki konumunu hakkında ne düşünüyorsunuz?
Hakan Kurşun ile yollarımızın kesişmesi MİAM’a yüksek lisans başvurusu yapacağım sırada oldu, mesleğimi yaparken birlikte çalıştığımız İç Mimar Emre Özgüder ile çocukluk arkadaşıymış ve eskiden birlikte müzik yapıyorlarmış. O zaman Hakan Kurşun’a cover kayıtlarımı dinletmiştim ve çok beğenmişti. Daha sonra okula girince beni kendi müziğimi yapmak için çok teşvik etti ve cesaretlendirdi. Çünkü ben mükemmeliyetçi takıntım yüzünden kendi sesimi çıkarmaya bu zamana kadar hiç cesaret edememiştim. Bu yüzden bu albüme “Dün”ün sesi diyorum. İlk başta sound olarak çok daha basit garage band kayıtları gibi bir albüm hayal ediyordum aslında ama evde ya da tanıdıklarımı organize ederek kaydedecek bir vaktim yoktu, artık daha fazla ertelemek de istemiyordum. Beni yönlendirebilecek birine ihtiyacım vardı ve 90’lar ruhunu yaşamış ve albümlerini severek dinlediğim Hakan Kurşun ile çalışmaya karar verdim. Benim için çok iyi bir başlangıç olduğunu düşünüyorum.
Sizce günümüz müzik sahnesinin en büyük eksikliği nedir?
Yazdığım tezi tekrar hatırlatmak istedim burada. Bence en büyük eksik küçük müzik sahnelerinin önemsenmemesi ve başı-boş desteksiz bırakılması. Ülkemiz şartlarında nasıl olur bilmiyorum ama bu tür mekânlara kültür mekânları gözüyle bakılmalı, çalışanların sosyal hakları gözetilmeli vs. İngiltere ve Amerika’da bu tür mekânların yok olmaması için büyük dernekler var. (MVT, NIVA). Çünkü bu mekânlarda hem yeni müzisyenler yetişiyor hem birçok müzisyen geçimini sağlıyor hem de bu mekânlar, dinleyici ve tüm bileşenleri ile birlikte bir kültürü yaşatıyor. Kültürel çeşitlilik dünyada bir kalkınma hedefi olarak belirlenmesine rağmen biz hep aynı sanatçıları, aynı mekânlarda izliyoruz. Sanki Türkiye’de başka şehirlerde başka konser salonları başka müzisyenler başka (çok çeşitli) müzik türleri yokmuş gibi... Bu konuyla ilgili konferanslarda sunumlar yaptım, uzun uzun tartışılması gereken bir konu, ama bu sektörde pandemiden beri ara ara yapılan müzik endüstrisi tartışmalarında ben yer alamadım mesela. Sebep aynı… Tabii ekonomik politikaların etkisini de yadsıyamayız, şehirleşme tek bir merkeze toplanma vs. Hani sürdürülebilirlikten bahsediyoruz ya; ekonomik, kültürel, sosyal ya da iklim temelinde olsun, lokalleşme ortak bir çözüm olarak gözüküyor. Bu bakış açısının, bu sektörde eksik olan “dayanışma”nın da önünü açabilecek bir şey olduğunu düşünüyorum.
Ceyda Atay kimleri dinler, hangi albümlerden etkilenir?
İşte bu en çekindiğim sorulardan birisi, çünkü o kadar çeşitli müzik türleri dinliyorum ve o kadar dönemsel olarak değişiyor ki! Son zamanlarda vakit buldukça Bandcamp platformundan çok müzik keşfine çıkıyorum. Yeni çıkan IDM, EDM, Electronica, Experimental, Ambient, Acid, Low-fi Hip Hop, R&B, Fusion gibi türlerden seçkiler yapmayı seviyorum.
Bunun dışında, hemen aklıma gelen, Alice in Chains – Unpugged (1996), Blur -13 (1999), EBTG – Walking Wounded (Deluxe Edition) (1996), The Wire – Chairs Missing (1978), Echo and the Bunnyman – Crocodiles (1980), Zero 7- Simple Things (2004) sanırım dinlemekten hiç bıkmayacağım albümlerden. Kesin unuttuklarım da vardır. Türkçe olarak ise Mustafa Sandal’ın ilk albümü Suç Bende (1994), çocukken beni çok tatlı masum bir geleceğin beklediğine inandırmıştı, Gölgede Aynı (1996)’ da nefis bir albümdür. Tabii ki Özlem Tekin de benim için çok önemlidir, onun Herkes Şanslı Doğmuyor şarkısını coverlamıştım, ilk albümüme koymak istiyordum ama bir sonrakinde umarım. O zamanların Türkçe Pop sanatçılarının birçoğunu hala severek dinlerim.