“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

BAŞAK DOĞAN KORO KÜLTÜRÜNÜ BAŞTAN YAZIYOR

Başak Doğan
Başak Doğan

Bir koro nasıl “özgürlük alanına” dönüşür? Başak Doğan, yeni koro ekosisteminin hikâyesini paylaşıyor.

Koro müziği denince, çoğunluk hâlâ aynı sahneyi hayal ediyor: sıralar, durağan bedenler, tek tip bir estetik. Vokal Akademi’nin yaratıcısı, Chromas, Vokal Akademi Pop & Caz Korosu’nun şefi Başak Doğan bu ezberi çoktan bozdu.

Vokal Akademi ile sesin sınırlarını yeniden çiziyor, çok sesliliği teknik bir kavramdan çıkarıp kolektif bir deneyime dönüştürüyor. Koro müziğini geleceğe taşımak isteyen Doğan’ın bu iddiası klişe bir cümle değil, performanslarında duyulan, görülen, hissedilen bir gerçeklik.

Başak Doğan ile “düzenli bir sahne” fikrinden uzaklaşıp, hatayı kutlayan, sezgiye yer açan, bireysel sesleri ortak bir enerjiye dönüştüren yolculuğunu konuştuk.

Vokal Akademi’yi kurarken çıkış noktanız neydi? Kendi eğitim yolculuğunuzda “Bu böyle olmak zorunda değil” dediğiniz anların bir karşılığı mı oldu?

Ben hep müziğin içindeydim. İçinde yaşadığımız sistem ve toplumun dayatmaları hep sizi ‘elinde gerçek bir mesleğin olsun kızım’ cümlesini duyduğunuz yollardan geçiriyor. Benim de yolculuğum böyle başladı. Boğaziçi’nde felsefe okurken yine müziğin içinde olma çabam sayesinde koro şefliği ile tanıştım ve bu mesleği yapmaya karar verdim. Okulun ilk kadınlar korosunu kurdum, okulun caz korosunun şefliğini devraldım; orada duyduğum ilk tını bana, “işte o herkesin karşısına çıkmayan o şeyi buldum”u dedirten andı; öyle büyük bir tatmin ve mutluluk yaşadım ki, dedim ki ben bu işi yapmalıyım. 

KENDİMİZE GÜVENMEYİ ÖĞRENEREK ÜRETİYORUZ

Sonrasında Chromas’ı kurarak başladığım yolculuğumun başlarında Danimarka’ya gidip bunun okulunu da okudum. Aracısız bir şekilde ses çıkarmanın büyüsü beni bu yolculuğa çıkardı. Kendini kendin olarak ifade etmek ve aynı zamanda bunu bir topluluk içinde yaparak birlikte ses çıkarmak! Özellikle ritmik koro şefliği eğitimimi alırken orada hocalarımın ve birlikte öğrendiğim kişilerin hata yapma konusunda, hatayı değerli kılma ve bunun üzerinden yaratma konusunda ne kadar güvenli bir alanda olduğumu fark ettim. Ardından bunu kendi koromda ve şeflik yöntemlerimde uygulamaya başladım. İşte tam da o noktada bu defa kendi habitatımda, burada bu ülkede, “bu böyle olmak zorunda değil” deyip bu alanı daha fazla genç yetişkinle paylaşma ihtiyacım için harekete geçtim. Çok sesli vokal müziği, yani koro müziğini, yabancısı olduğumuz -uzak- bir tür olmaktan çıkarıp, onu hayatımıza katmak ve topluluklar için güvenli alanı yaratmak amacıyla Vokal Akademi’yi kurdum. Aradan beş yıldan fazla zaman geçti. Şimdi görüyorum ki bireysel dönüşümlerin yanı sıra kültürel ve toplumsal dönüşüme de bu şekilde alan açmışız. Vokal Akademi çatısı altında, pek çok atölye, prova, konser ve festival düzenleyerek, açık ve her şeyden öte kendimize güvenmeyi öğrenerek üreten bireyler haline geldik. 

Yine yaptığımız “collab” çalışmalar ve disiplinlerarası işlerle, çağdaş sanata da dokunuyoruz; müzikte janralar arası yolculuk da yapıyoruz. Bugüne kadar Tarkan’dan Bobby McFerrin’a, Korhan Futacı’dan Duygu Soylu ve Mercan Dede’ye kadar, burada sayamayacağım kadar hatırı sayılır proje yaptık, yapmaya devam ediyoruz. Vokal Akademi’nin misyonu adına yaptığımız en önemli eylem ise bana kalırsa korolarımızın kendi konserlerini vermeye başlamış olmalarıdır. Bu hem bir müzik scene’ine ait olduğunu kanıtlama hem de özgün ve cesur adımlar atan bir yapı anlamına geliyor. 

Yüksek lisans eğitiminiz Sezgisel Şeflik üzerine, nedir Sezgisel Şeflik?

Sezgisel Şeflik (tezim Intuitive Conducting) aslında şunu anlatıyor: Şefliğin sadece teknik bir iş olmadığını… Bir koroyla çalışırken o anın enerjisini, grubun ihtiyacını, nefesini duyup ona göre yönlendirmek. Benim için şeflik, “komut veren” olmaktan çok, odadaki müziği ve insanları hissedip doğru anda doğru alanı açmak. Bunu yapmak için şefin ön hazırlık sürecinin tam olması, kişisel ve ekip için farkındalığının her an çok yüksek olması gibi olmazsa olmazları var, yani aslında sezgi uygulama anının tanımlaması daha çok, şefin koro karşısında varoluşunun. Kısacası, birlikte müzik yaparken anın sezgisini takip etmek; farkındalık, dinleme ve toplulukla aynı frekansta olma üzerine kurulu.

HATAYI KUTLAMAK ŞEFLİĞE BAKIŞIMI DEĞİŞTİRDİ

Eğitim hayatınız boyunca veya halen sizi etkileyen, danıştığınız bir mentor var mı?

Evet, ne şanslıyım ki var. Özellikle Danimarka’daki eğitim hayatım boyunca en çok etkilendiğim ve bugün hâlâ sıklıkla fikirlerine danıştığım iki isim Jim Daus Hjernøe ve Peder Karlsson. İkisinin de dersleri çok kıymetliydi, birçok proje yarattık/paylaştık ve her buluşmamız benim için hem müzikal hem de insani olarak çok dönüştürücü oluyor. Vocal Painting’in yaratıcısı, bölüm başkanımız Jim’in özellikle The Intelligent Choir felsefesi, topluluğa güvenen, hatayı kutlayan ve yaratıcılığa alan açan tarafıyla şefliğe bakışımı değiştirdi, korolarımın var oluş halini dahi etkiledi. Şefliğin sadece klasik anlamda bir yönetim değil, kolektif bir enerjiyi uyandırmak olduğunu deneyimleyerek öğrendim. Peder ise hem müthiş pacemakerdir hem de çok derin bir müzikal düşünür. Onunla şefin “insan” olma tarafını, kolektif koro çalışmasının grup dinamikleri üzerine saatlerce konuşabilir, en içinden çıkılmaz konuları çözebiliriz. Bunları yaparken de en çılgın fikirleri ortaya atıp, yepyeni kocaman projeler yaratırız. Kısacası, ikisi de sadece mentorum değil; bakışımı, pedagojimi ve yaptığım her işi şekillendiren çok kıymetli ilham kaynakları benim için.

“Koro bir özgürlük alanıdır” diyorsunuz. Bu durumda şefin rolü nasıl bir dönüşüme uğruyor? 

Koro bir özgürlük alanıdır dediğimde aslında şunu kastediyorum: herkesin kendisi olabildiği, sesini, rengini saklamadan/grileştirmek zorunda kalmadan ortaya koyabildiği bir alan. Koro böyle bir yer olduğunda şefin rolü doğal olarak değişiyor. Artık şef her şeyi kontrol eden kişi olmaktan çıkıyor, alan açan, güven oluşturan, birlikte yaratmayı mümkün kılan kişi oluyor. Ben artık kendimi daha çok enerjiyi yöneten, herkesi dinleyen ve doğru anda doğru kapıyı açan biri gibi hissediyorum. Çünkü özgürlük alanı yaratıyorsan, insanların o alanda kendilerini ifade etmesine gerçekten izin vermen gerekiyor, bunu müzikte de duyabilmek gerekiyor. Böylelikle ancak topluluğun ve içindeki bireylerin potansiyelini ortaya çıkaracak ortamı kurabiliriz. 

KORO MÜZİĞİ, İNSANLARIN GÜNLÜK HALİYLE CANLI VE YAŞAYAN BİR ŞEY

Sesin coğrafyası değiştikçe koronun kimliği de değişiyor mu? 

Evet, bence kesin değişiyor ve bu görünmeyenin duyulur, hissedilir olması anlamına da geliyor ki bence bunu görmek müthiş bir zenginlik. Ses bir coğrafyanın ritmini, dilini, hikâyesini, duygusunu ve hatta tüm güncel var oluş halini bile taşıyor. Mesela koronun her provadaki tınısının hafif bir farklılığında gençlerin o haftaki gündemini sezebilirsiniz, arada bir enstrüman olmadığı için koronun sesi kişilerin duygularıyla her zaman birebir örtüşüyor, çok sihirli bir şey bu da. 

Bir yandan tabi başka kültürlerde aynı müzik başka bir tınıya bürünüyor, Türkiye’de ve İzlanda’da birebir aynı eseri seslendiren iki koro, günün sonunda çok farklı bir müzik ortaya çıkarır, dilin akışı, nefes alış şekilleri, hatta kolektif hafıza bile farklı çünkü. 

Anadolu’nun ritimleriyle büyümüş bir koro buraya ait ritimlerin, 7/8’in, uzun havanın, o daha katmanlı binlerce yıllık iç içe kültürlerle ortaya çıkan duygunun hakkını başka şekilde verir, daha doğal, kendiliğinden akar müzik. Bu her kültür, her coğrafya için farklı janralarda, farklı şarkı söyleme tınılarıyla geçerli elbette. Bu yüzden koro müziği, insanların birikimi ve günlük haliyle her zaman canlı ve yaşayan bir şey. 

Performanslarınızda sesin yanı sıra teatral jestler, bedensel hareketler, mekân kullanımı dikkat çekiyor. Müzik nerede bitiyor, performans sanatı nerede başlıyor?

Ben ve tabii ekibim de içine girdiğimiz neredeyse her farklı alanı meraklı göz ve kulaklarla ele alıyoruz. Herkesin fark edemeyeceği bir enerji, bir tını, akustik, bir ifade oluyor bazı mekânlarda. Burası boş bir otopark alanı da olabilir; tarihi bir hamam ya da büyülü bir kilise de... Ful teknik imkanlarla bezeli, etkileyici bir sahne de aynı şekilde heyecanlandırıyor. Her birinde ortaya çıkaracağınız “deneyim” farklı oluyor. O nedenle çok sesli bir koroyla yani insan ve onların sesleriyle yapabilecekleriniz neredeyse sınırsız. Enstrümanla bağlayıcı olmadığımız için bedensel hareketi kolayca sağlayabiliyoruz; bu bizim çıkardığımız sesi de anlattığımız hikâyeyi de etkiliyor. Teknik donanımlı bir sahnede görsel işitsel nimetleri daha ziyade bir şov deneyimi yaratmak için kullanırken; bir kilise konserimizde ise “stripped down” dediğimiz, tüm teferruattan sıyrılmış bir hamlıkta veriyoruz o etkiyi. Hangi alanda olursak olalım ses çıkarmak da bir performans sanatı ve müzik de bunun bir parçası. Birinin bitip diğerinin başladığı bir nokta olduğunu düşünmüyorum; aksine ışığından, zemindeki malzemeye kadar her unsurun performatif birer öğe olduğunu düşünüyorum.

Tüm koronun ayağını yere vurduğu bir anla, sisler içinde bir silüet içinde tüyler ürpertici bir şarkı söylemenin niyetleri farklı belki ama görevleri aynı. 

YALNIZKEN BİLE KORO DİNLERİM

Koro çalışmalarında, workshoplarda bin bir tınıyla sarmalanan Başak Doğan, tek başına kaldığında kimleri dinliyor?

Genelde soul, arada da pop dinliyorum, 90’ların müziklerini ise her zaman çok sevmişimdir. Son yıllarda en çok dinlediklerim arasında Black Pumas, Vocal Line, Michael Kiwanuka, London Grammar’ı sayabilirim. Bir de itiraf! Yalnızken bile deli gibi koro dinlerim, gerçek bir koro geek’iyim yani. Yeni besteler keşfetmek, ulaşılmamış koro bestelerini bulmak da en büyük zevkim. Ve tam bir loop insanıyım! Bir şarkıyı sevdiğim anda 30 kez ya da 100 kez :) arka arkaya döndürürüm, hiç sıkılmam.

“Çok seslilik” artık yalnızca müzikal değil, kültürel de bir tartışma. Bu tartışmada sanatın söz hakkı nerede-nasıl başlıyor?

Vokal Akademi çatısı altında, ikisini benim yönettiğim 3 koro var; Chromas, Vokal Akademi Pop & Caz Korosu ve Müzikal Korosu. Biz her hafta, aksatmadan, birbirimize karşı sorumluluklarımıza tutunarak prova için bir araya geliyoruz. O gün nasıl hissettiğimizden bağımsız şarkı söyleme niyetiyle, paylaşma ve ses çıkarmaya gönüllü olarak yapıyor herkes bunu. Her korist farklı bir birey, bambaşka dünyalardan geliyor, ancak bir araya geldiğimizde yaptığımız çoksesli müzik, toplumdaki ifadelerimizin de bir izdüşümü oluyor. Herkesin kendi olduğu bir alan orası, bunu paylaşmalarına alan açıyoruz. Ben de dahil hepimiz orada birlikte bir üretim yapmayı pratik ediyoruz -her hafta! İster istemez hayatlarımıza alıp götürdüğümüz ve uyguladığımız bir pratik oluyor. Koroda şarkı söylemek hem iyi bir dinleyici olmayı hem de o anda yarattığın şeye odaklanarak kendin olmayı gerektiriyor. Dolayısıyla bireysel ifade gelişimine yıllardır sunduğu katkıya çok yakından tanığım ve bunu en yakından izlediğim için çok mutluyum. 

Henüz kendi sesini bulamadığını düşünenlere ne söylemek istersiniz?

Müzikle ilgili olsun olmasın, kendi sesini duymak, bir insanın kişisel gelişimi ve adımları için çok etkili. Elbette başka yöntemler de vardır ancak biz genelde “konfor alanı” diye tanımlanan ve aslında hiç konforlu olmadığımız sınırlarımız içine kendimizi hapsediyoruz. Bunun da bana kalırsa temel nedenlerinden biri toplumsal paternlerimiz ve kodlamalarımızda fikrimizi söylemenin, konuşmanın biraz korkutucu olması yatıyor. Çünkü aman yanlış bir şey söylersek neler olur düşünmek dahi istemiyoruz. Belki eleştiriliriz, belki tekrar susturulabiliriz vb. Bu noktada “hatalı” olabilmeye izin verildiğini bir düşünün. Bu sayede size aslında inanılmaz bir özgürlük tanınmış olur. Hatamızı sahiplenmek, onu üretimimiz her neyse -bir cümle olabilir, bir şarkı, bir proje- onu dönüştürmede, daha iyi bir yere taşımada kullanabiliriz. En önemlisi kendimizi daha iyi bir yere taşımada kullanmış oluruz ki bu, ne olursa olsun gelişime doğru atılmış bir adım olur. 

Danimarka’da okurken yaratıcısından öğrendiğim ve senelerdir hem provalarda biz bizeyken hem de konserlerimizde seyirciyle etkileşim kurmada uyguladığım Vocal Painting (VoPa), bu anlattığım süreçleri oluşturabilmek için harika bir anahtar oluyor. 75’in üzerinde işaret dilinden oluşan ve pedagojik tabanlı bu metod sayesinde, onlarca, yüzlerce ve binlerce kişi bir arada doğaçlama müzik yapabiliyor. Bunu yaparken hem birbirimizin hatalarını alkışlıyoruz hem de o anda orada kalıp yaşadığımızı fark ediyor ve birlikte üretebilmenin gücünü fark ediyoruz. En çok da kendi sağladığımız katkının öneminin farkına varıyoruz. Bu şekilde sesimizi daha çok çıkarmak ve daha çok denemek isteği doğuyor. Herkesin denemesini çok öneririm. 

YENİ YIL NİYETLERİMİZİ BİRLİKTE BELİRLEYECEĞİZ

Chromas yeni yıl konserine sayılı günler kaldı. Bizi neler bekliyor?

Tam da bunlar üzerine düşünüp çalıştığımız o günlerdeyiz. Son Zorlu PSM konserimizi Mart ayında vermiş ve dinleyicilerimizle birlikte Chromas’ın 10. yılını kutlamıştık. O günden bugüne epey zaman geçti, seyircimizi ve Zorlu sahnesini çok özledik. Dinleyicimizin bizden duymaya alışkın olduğu yakın armonili, çağdaş tınılar yine onları bekliyor. Etkileyici ses katmanları oluşturacağız yine! Yine ışık ve audio-visual unsurları yaratıcı bir hikâyelendirmeyle kullanacağımız bir tasarım yapıyoruz. Aynı zamanda, sahnede ilk defa seslendireceğimiz iki de yeni şarkımız olacak. 

Bu yılki temamız “yeni yıl niyetlerimizi birlikte belirlemek” olacak. Birlikte ses çıkararak, 2026’da dönüştürmek istediğimiz şeyler üzerine düşüneceğiz. Koro müziği sevenleri, müzikseverleri ve keşfetme heyecanı olan herkesi konsere bekliyoruz. :) 

***Chromas yeni yıl konserine dair detaylar için tıklayın.

Ayrıca okuyun