ZITLIKLARIN YARATTIĞI GERİLİM

Seramik ile nakışı bir araya getiren Deniz Pireci, “Noktaları Birleştir” serisinde kişisel hafızayı, zanaat bilgisini ve kırılganlık fikrini aynı düzlemde buluşturuyor. Sanatçı, malzemenin sınırlarıyla değil, anlamın katmanlarıyla ilgileniyor.
Seramik, son yıllarda çağdaş sanat içinde yeniden konumlanıyor. Bu dönüşümde belirleyici olan, malzemenin kendisinden çok, ona yüklenen düşünsel çerçeve. Deniz Pireci’nin “Noktaları Birleştir” başlıklı yeni serisi de tam bu eşikte duruyor: zanaatın teknik hafızası ile kişisel anlatının kırılgan dili arasında.
“Noktaları Birleştir”, adından da anlaşılacağı üzere, tamamlanmış bir hikâye sunmuyor; aksine, izleyiciyi bu sürecin aktif bir parçası olmaya davet ediyor. Sergi, 18 Mayıs 2026 tarihine dek İdealist’te görülebilir.
Deniz Pireci ile sanatçının malzemeyle kurduğu ilişkiyi, zanaat-sanat ayrımına yaklaşımını ve kişisel tarihini nasıl yeniden kurguladığını konuşuyoruz.
Seramik çoğu zaman kırılganlıkla dayanıklılık arasında duran bir malzeme gibi okunuyor. Sizin için seramikle çalışmak ne ifade ediyor?
Seramik benim için tam da bu zıtlıkların yarattığı gerilimi temsil ediyor. Özellikle de porselen; hafıza gibi hem çok dirençli hem de her an kırılmaya hazır bir zemin. Çamur, ateşle buluşana kadar son derece itaatkâr ve yumuşak; ancak fırından çıktığında hem zamana meydan okuyacak kadar dirençli hem de tek bir darbeyle yok olacak kadar kırılgan.
Pandemi döneminde porseleni nakışla birleştirmenin hayalini kurarken, bu iki malzemenin zıtlığını düşündüm. Benim üretimimde bu ikilik, insan doğasının bir yansıması. Tıpkı hayat gibi; dışarıdan sert ve sağlam görünen yapılarımızın altında aslında ne kadar incinebilir olduğumuzu hatırlatıyor. Sert bir zeminde iz bırakmaya çalışırken, o zeminle kavga etmeden, onu incitmeden bir hikâye örmek... Porselenin o ateşle mühürlenmiş doğasını; iğnenin ve ipliğin yumuşak, sabırlı ve döngüsel hareketiyle delip geçmek... Seramikle çalışmak, bu kırılganlığı kabullenmek ve onu bir zayıflık değil, bir ifade biçimi olarak kullanmak demek. Benim için toprağın, ateşin ve suyun yanına, sabrın ve ruhun eklenmesidir.

Seramik, Türkiye’de hâlâ çoğu zaman zanaat ile sanat arasında konumlandırılıyor. Siz üretim pratiğiniz bu tartışmanın neresinde duruyor?
Bu tartışma Türkiye’de çok köklü ama benim üretim pratiğimde bu ayrım keskin çizgilerle ayrılmıyor. Ben bu tartışmayı, zanaatın imkanlarını sanatın diliyle konuşturarak aşmaya çalışıyorum. Ailemden gelen bir porselen geleneği var; bu mutfak, bu zanaat benim genlerimde mevcut. Ama ben bu teknik bilgiyi, çocukluğumdaki o "noktaları birleştir" bulmacalarının heyecanıyla ve anneannemin dikiş makinesinin tıkırtılarıyla birleştiriyorum.
"Porselen Üzerine Nakış" tekniğini geliştirmek için iki yıl boyunca zorlu bir araştırma süreci geçirdim. Burada zanaat (teknik mükemmeliyet), sanatın (kavramsal yolculuğun) hizmetinde bir araç. Benim pratiğim, el becerisinin yarattığı o geleneksel dokuyu, modern ve zamansız bir hikâyeye dönüştürme noktasında duruyor. Ben seramiği sadece bir "malzeme" olarak değil, bir anlatım dili olarak görüyorum. Elbette işin zanaat kısmına, tekniğe ve malzemenin kimyasına hakim olmak zorundasınız. Ancak benim derdim bir formun mükemmelliğinden ziyade, o formun ne fısıldadığıyla ilgili. Eğer malzeme, kavramın önüne geçmiyorsa ve izleyiciyle entelektüel bir bağ kurabiliyorsa, orada zanaat sanatın hizmetine girmiş demektir. Kendimi bu ikisinin arasındaki o geçişken alanda, daha çok "anlam" odaklı bir yerde konumlandırıyorum.
Çağdaş seramik alanında sizi besleyen isimler kimler? Yerel ya da uluslararası ölçekte üretimlerini yakın bulduğunuz, işlerinizle görünmez bir diyalog kurduğunuz sanatçılar var mı?
Beni sadece seramik sanatçıları değil, disiplinlerarası düşünen herkes besliyor. Anadolu seramiğinin o kadim ruhu her zaman pusulam. Ama asıl diyalog kurduğum "sanatçılar", o iğneyi kumaşa ilk vuran anonim kadınlar ve porselenin saflığını koruyan ustalardır. Uluslararası alanda malzemenin sınırlarını zorlayan, seramiğe sadece bir "kap" değil, bir "tuval" gibi yaklaşan çağdaş isimlerin cesaretini kendime yakın buluyorum.
Benim işlerimde, dikiş makinesinin başında geçen o eski zamanlarla bugün arasında görünmez bir bağ var. Özellikle malzemenin sınırlarını zorlayan, seramiği geleneksel kalıpların dışına çıkaran sanatçılar her zaman ilgimi çekmiştir. Bu toprakların seramik sanatındaki öncüleri, özellikle form ve boşluk ilişkisini ustalıkla kullanan isimler her zaman referans noktalarımdır. İşlerimle görünmez bir diyalog kurduğum sanatçılar genellikle "parçadan bütüne giden" ve sessiz bir direnci temsil eden isimlerdir.

“Noktaları Birleştir” biraz da kişisel bir hafızanın, parçaları yeniden yan yana getirme arzusu gibi… Bu hikâyede ailenizin, çevrenizin bir yansıması oldu mu?
Kesinlikle. Bu sergi tamamen bir "kendine dönüş" yolculuğu. "Noktaları Birleştir", sadece teknik bir arayış değil; parçalanmış anıları, yaşanmışlıkları ve kimliğimizi oluşturan o küçük birimleri bir araya getirme çabası. Çocukken Resimli Bilgiler Ansiklopedisi'ndeki o noktaları birleştirirken duyduğum merak, ortaöğretimdeki nakış derslerim ve anneannemin antika dikiş makinesini gizlice kurcalayışım... Hepsi bugün porselenin üzerindeki birer iplik deliği haline geldi.
Kendi kıyafetlerimi dikecek kadar ileri giden o dikiş tutkusu, pandemi sessizliğinde porselenle buluştu. "Noktaları Birleştir", benim kişisel geçmişimin dağınık parçalarını, porselenin asaletinde ve nakışın sabrında bir araya getirme arzusudur. Ailemden devraldığım porselen mirasını, kendi çocukluk oyunlarımla taçlandırıyorum. Hepimiz geçmişimizdeki o kopuk noktaları birleştirerek bugünkü "ben"i oluşturuyoruz. Sergideki her parça, aile diziminden bir figür ya da çocukluğumdan kalma bir duygu kırıntısı olabilir. Bu, bir nevi kendi tarihimi yeniden kurgulama ve iyileştirme arzusu.
Kamusal alanda çalışmak gibi bir projeniz var mı? Hangi şehirde, nasıl bir mekâna, nasıl bir işle dokunmak isterdiniz?
Kamusal alan projesi her sanatçı gibi benim için de çok heyecan verici. Ben işlerimin steril galeri duvarlarından çıkıp hayatın içine karışmasını isterdim. İnsanların içinden geçebileceği, dokunabileceği ve o "kırılganlık/dayanıklılık" hissini fiziksel olarak deneyimleyebileceği devasa bir enstalasyon. Anadolu’nun kalbinde, belki de seramiğin ve el sanatlarının doğduğu topraklarda, şehrin karmaşasında insanı durup düşünmeye zorlayan bir müdahale hayal ederdim.
İnsanların arasından geçerken kendi çocukluklarını, annelerinin ya da anneannelerinin dikiş kutularını hatırlayacakları, devasa ölçekte porselen ve metal liflerin birleştiği bir enstalasyon... Şehrin dokusundaki "kopuk noktaları" birleştiren, izleyicinin de elindeki bir iple bu sürece dahil olabileceği, dokunsal ve kolektif bir hafıza durağı harika olurdu.

Serginin adı izleyiciyi de sürecin bir parçası olmaya çağırıyor sanki. Sizce bugün sanat hâlâ insanları aynı masa etrafında toplayabilen, birlikte düşünmeye çağıran bir alan mı?
Evet, kesinlikle öyle olduğuna inanmak istiyorum. Bugün dünya her ne kadar dijitalleşse ve bireyselleşse de sanat hâlâ "ortak bir dil" konuşabildiğimiz ender alanlardan biri. Artcrowdistanbul Gallery organizasyonu ve İdealist Tasarım Derneği ev sahipliğinde düzenlenen "Noktaları Birleştir" ismiyle izleyiciyi davet ederken, aslında onlara şunu diyorum: "Benim noktalarım bunlar, peki sizinkiler nerede kesişiyor?" Ben porselen üzerinde kendi noktalarımı birleştirdim; dikişlerimi attım, renklerimi seçtim. Ama o yolculuk, izleyicinin kendi sezgileri ve algısıyla birleştiğinde tamamlanıyor. Sanat, bizi ortak bir duygu zemininde buluşturan nadir alanlardan biri. İnsanlar o porselen üzerindeki nakışlara bakarken kendi geçmişlerindeki bir dikiş izini, kendi eksik kalmış "noktalarını" görüyorlar. Bu da bizi, birbirimize yabancı olsak da aynı his masasında bir araya getiriyor. Sanat, aynı masanın etrafında toplanıp sadece estetiği değil, derdimizi, korkularımızı ve umutlarımızı paylaşmamızı sağlayan o kadim çağrıyı yapmaya devam ediyor. Masaya oturan her izleyici, eseri kendi hafızasıyla tamamlıyor.