“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

PROF. DR. AYŞEGÜL YARAMAN: “TOPLUMUN MAĞDURA BORCU VAR”

AYŞEGÜL YARAMAN
AYŞEGÜL YARAMAN

Yaşanan taciz ve şiddet olaylarını gözler önüne seren ünlü isimler, toplumun kanayan yaralarına el atan birer sembol haline geliyor. Peki failin tutumuyla faile karşı tutumlar bize neyi fısıldıyor veya haykırıyor?

Feminist okumalarıyla tanınan, akademisyen, ‘Cinsiyetçi İkiyüzlülük’ kitabının yazarı, Prof. Dr. Ayşegül Yaraman ile konuştuk.

Kalben, 19 yaşındayken yaşadığı bir olayı; Dilan Bozyel ise 16 yaşındayken yaşadığı bir olayı itiraf etti. Fail isimlerinden biri hakkında hiçbir şey bilmiyoruz biri ise ünlü ve ekranda. Ama her iki itiraf için de sosyal medyada “neden şimdi konuşuyorsunuz, bunca yıl neden sustunuz” sitemleri yankılanıyor. Mağdur kişinin topluma bir zaman borcu mu var, bu çıkışların temeli nedir?

Herhangi bir borcu yok. Toplumun, mağdura borcu var zaten daima. İnsanın kendi kendine ve toplumsal olarak güçlenebilmesi zaman alıyor. Gençlik yıllarında ne kadar gözü pek gibi görünse de insan, toplumun egemenlik ilişkilerinin daha fazla esiri olduğunu bilinci ve statüsü yükseldikçe fark edebiliyor, tabii niyeti varsa. Buna isyan edebilmek gençken çok zor. Bir kere kendinizi, statünüzü ispat etmiş değilsiniz. Örneğin Kalben’in durumunda böyle veyahut yanılmıyorsam Nazan Öncel’in de başına gelmişti bu. Kendini ispat edemediği durumlarda, yani ekonomik ve sosyal olarak da destekli olmadığı durumlarda kişinin ses çıkarabilmesi, en azından yüksek ses çıkarabilmesi çok zor. Başa geldiğinde, aile içerisinde bile, örneğin ensest vukuunda gerek erkek çocuğun mağduriyetinde gerek kız çocuğun mağduriyetinde, başta anneler tarafından ne kadar çok susturulmaya çalıştırıldığını biliyoruz. Dolayısıyla o aşamada bu ses çıkartmanın büyümesinin imkânı da kalmıyor. Sadece mağdurun kendini asıl suçlu sandığı ve böyle hissettiği dönemler onlar. Örneğin, ifşaların daha nadir görüldüğü üst sınıflardan bir örnek olarak çok değerli bulduğum Yasemin Kamhi’nin bu dönemdeki ifşası tam bu durumun örneği: 19 yıl önce, yine aynı çevreden Volkan Büyükhanlı’dan 4 saat fiziki şiddet görüp; ancak kırık kol, beyin travması, çıkık çene, dağılmış bir suratla çıktığı halde o zaman şikâyet edemiyor; zira ailesi olay büyümesin diye şikâyet ettirmiyor! Anlaşılabileceği gibi ifşa edenler, kişisel belirli bir ekonomik ve sosyal bağımsızlaştıktan sonra bunu gündeme getirebilecek güce ulaşıyor. Dolayısıyla zaman aşımına uğrayamaz. Şiddetin her türü insanlık suçudur ve bu tür mağduriyetlerin, şiddetin her cinsinin, cinsel suçların ne zaman olursa olsun ifşa edilmesi, diğerlerine de örnek oluşturacağı için, zaman aşımına uğramaksızın önemlidir, değerlidir.

Zaten, statüsel ve ekonomik olarak kişinin bağımsızlığını kazanmadığı durumlarda bir ifşada bulunması fazla bir ses de getirmez; tekraren, kişinin kendine bile bunları yüksek sesle söyleyebilme gücü zaman içerisinde oluşur genellikle. Dolayısıyla zaman aşımına uğramayan bir insanlık suçu ne zaman olursa olsun ifşa edilmelidir ve her ifşa değerlidir. Ha buna karşı şöyle bir istifham uyanıyor insanlarda, “işte bu kadar beklemiş, failin ünlü olmasını mı bekledi” veyahut “kendi bir şekilde ününü pekiştirmek mi istedi, reklam mı yapıyor?” gibi.  Hatta “iftira atıyor” gibi düşündürebiliyor kitleleri. Genelde bu kitlelerin; kadın da olsa erkek de olsa, queer de olsa, solcu da olsa sağcı da olsa, feminist de olsa antifeminist de olsa zaten mağduriyetleri anlamak gibi bir niyetleri yok. Onlar ataerkil egemenlik içerisinde susmaya/görmezden gelmeye alışmış ya da niyet etmiş insanlar, kendilerini nasıl etiketlendirirlerse etiketlendirsinler.

İlaveten de bilindiği gibi dünyanın her yerinde mağdur olanın konuşması esastır. Bizdeki yasalarda da kadının beyanının esaslığı kabul edilir, yanılmıyorsam. Mağdur olanın belirttiği mağduriyet yahut suçlamaların olmadığına dair delil oluşturmak normalde karşı tarafa düşer. Yani faile veya olası faile düşer. Kadının, mağdurun beyanı esastır. Zamanı ne olursa olsun.

“MAĞDUR KENDİSİNİ SAVUNMAK ZORUNDA KALIYOR.”

Mağdurların suskunluğu kırması bireysel cesaretin mi, yoksa toplumsal bir dönüşümün işareti mi?

Mağdurun ifşası cesaret ister. Kişisel olarak büyük cesaret ister. Üstelik mağdur, ifşa ederken bu kadar cesaret gerektiğini de bilmez. Öyle ki mağduriyetini ifşa etme cesaretini gösterip o sürece giren kişi, sürecin mağduriyetini tekrar tekrar yaşar ve öyle hale gelir ki genellikle diğerlerine, “Aman siz ifşa etmeyin, başıma neler geldi,” diyebilir! Dolayısıyla mağdur sadece yaşadığı mağduriyeti değil, -her tür şiddeti, istismarı buna dahil ediyorum tabii ki- o mağduriyetini ifşa ettikten sonra maruz kaldığı toplumsal linçi bilse sanırım daha çok cesaret toplamak isterdi ve beklerdi.

Öte yandan mağdurun ifşası bir toplumsal sonuçtur da. Çünkü giderek artan duyarlılık ve gündem bütün olumsuzluklarına rağmen mağduriyetlerin ifşasını destekler biçimde gelişiyor. Tetikleyen olayları/ifşaları gördüğünüz zaman başınıza gelenleri hatırlıyorsunuz (zaten unutmak mümkün değil) ve ifşa edecek gücünüz artıyor. Dolayısıyla hem psikolojik hem sosyolojik yönü var. Bireysel olarak kendini bu konuda konuşabilir hissetmekte, yani psikolojik kısımda, aileye karşı, çevreye karşı varsa çocuğuna karşı, arkadaşına karşı “kaygı” önemli. “Onlar ne der, onların başına neler açarım” derdi önemli. Dikkat edelim ifşalara, çocuğunun babasından şiddet gördüğünü söyleyebilenler yok denecek kadar az. Bu psikolojik olarak hazır olmayı destekleyen yahut engelleyen durumlardan biri.

Hepsinin temelinde bireysel ve toplumsal engeller, caydırıcı faktörler devam ediyor ama kadının mağduriyetini ifşa edebilmesinin olumlu yankılanması artıyor.

Paraya çevrilen cezalar ceza sayılır mı? Herhangi bir meblağ yaşananlara karşılık gelebilir mi? 

Para cezası bile, failin cezaya çarptırılıp bunun paraya çevrilmesi yani, o kadar zor varılan bir sonuç, o kadar nadir bir durum ki… Ayrıca paraya çevrilebilecek cezalar da o kadar cüzi ki.

İfşa hukuka düşebildiği andan itibaren mağdurun mağduriyetini artıyor zaten; mağdur kendisini savunmak zorunda kalıyor. Yani mağdur, kendisinin mağdur olduğunu ispat etme sürecine geçiyor! Konuştuktan itibaren, ifşa ettikten itibaren, polise ve hukuka başvurduktan itibaren yaşananlar o kadar ağır ki, yaşanmış olan şiddeti bir kenara bırakın, bunun telafisi asla parayla olamaz. İfşadan sonra gelen mağduriyetin bedeli çok zor. Örneğin süreç çok adil bir biçimde cereyan etti diyelim. İş hukuka döküldü diyelim, iş hâkimin karşısına çıktı diyelim; mağdurun unutmak istediği bütün anıların, bütün o kötü anıların belgelenmesi, tekrar tekrar anlatılması ve herkesin gözünün içine bakarak koca bir mahkeme salonunda, -üstelik ataerki kodlarla bezeli hukuk ve savcı ya da hâkimin ve failin genellikle utanmaz olan avukatına karşı da- mağduriyetini anlatması, mağdur olduğunu ispatlamaya çalışması gerekiyor.

Çünkü kadının beyanı uygulamada esas değil; aslolan müşedditin hayır ben yapmadım demesi! Kimse failden savunma istemiyor yani, herkes müştekinin ispatlamasına takılı. Dolayısıyla asıl girdap, mağdur, mağduriyetini açıkladıktan sonra başlıyor. Asıl ödenemez ve karşılığı konamaz mağduriyet ifşadan sonra kendini gösteriyor. Mağdur, “Para koparmaya çalışıyorsun, senin komplekslerin bunlar, sen yapmışsındır, zaten geçimsizsin (hak arayan kadın otomatikman geçimsiz algılanır ataerkil sistemde zaten), iftira atıyorsun, psikolojik sorunların var” gibi suçlamalar altında kalıyor.  Ve böyle olmadığını ispatlaması, mağdurken kendini savunması gerekiyor. Dolayısıyla bu mağduriyetin para cezasıyla karşılığı yok. Bir katilin ömür boyu hapsi nasıl öldürdüğünü geri getirmiyorsa, şiddetin özellikle mevcut yapıdaki hukuki cezası mağdurun yaşadıklarının karşılığı olamaz.

Hasılı değil para cezası herhangi bir hukuki cezayı yeterli görmüyorum. Sosyal ve ekonomik tecrit görece en iyi ceza.

“ÜÇ KURUŞ PARA VERMEKLE VEYA -HİÇ GÖRMEDİK AMA- BUNDAN DOLAYI HAPİS YATMAKLA İNSANLARIN ÖDEYEBİLECEKLERİ BİR BEDEL YOK. ŞİDDET BİR İNSANLIK SUÇUDUR.”

Fail için sosyal ve ekonomik tecrit caydırıcılık yaratır mı?

Evet. Toplumsal tecrit, bu konuyu unutmama, unutturmama hali. Malum hafıza da politiktir. Ekonomik ve sosyal olarak failin tecridi asıl caydırıcı unsurdur. Çünkü böylece, sadece failin eline yaptığından pişmanlık duyma fırsatı geçmez -olur da hani insaflı davranır ve ben bunu nasıl yaptım diyecek biriyse karşımızdaki tabii-; aynı zamanda olası şiddet faillerinin, istismar faillerinin bu fiillden kaçınma davranışını oluşturabilecek bir sosyolojik hatta pedagojik karşılık bulur.

Failin kültürel olarak dışlanmaması zaten suça ortaklıktır bence. Oysa genelde, özellikle failin yandaşlarının bu tür ifşalar karşısında bir de şöyle bir savunmasıyla karşı karşıya kalıyoruz: “Ay zavallı aldığı ceza yetmiyor muydu? Bir de ekonomik olarak aç mı kalsın? Gelsin de fasulye pişirelim kendisine” diyenler; uzun uzun makaleler döşeyen ve bulundukları camialarda destek ve aklama vaazları veren (önemlidir ki bunu açıkça yapamayacakları duruma geldi toplum) yandaş kadınlar var! Sistematik bir biçimde Güneş K. Olayında faillere destek veren Murathan Mungan için yapılan ifşayı “onca zaman geçti” diye hala kapatmaya çalışanlar var. Bu savunmayı yapanlarla konuşabilsek “Ay ne hafızasız toplumuz,” diye halkı suçlayanlardır.  Ötesi, bu ifşaya rağmen 19. Karaburun Bilim Kongresi açılış konuşmasını Murathan Mungan’a yaptırmaktan geri kalmadı düzenleme komitesi!

Ekonomik ve sosyal tecrit çok mu “gaddar” bulunuyor ki ben çok taraftarıyım, benim aklımda şöyle bir şey de var. Örneğin bu bir aktör mü? O aktörün oynadığı filmin jeneriğinde bu aktörün adının altında böyle bir suç işlediğinin notu olsun. CV’sinde zorunlu beyanı bulunsun vs. Ben podcast yayınlarımda şöyle yapıyorum: Tarih içinde şiddeti ifşa olmuş kişiye, teorisyene değinmek durumunda kaldığımda, Althusser için bu çokça başıma geliyor örneğin, teorisini son derece benimserim, fakat kendisinden bahsederken, konu ne olursa olsun, “Karısını öldürmüştür bu kişi,” diye bir parantez açıyorum. Derslerimde de böyle yapmışımdır. Haydi madem ekonomik özerkliği de devam etsin. Yazar olarak da, çizer olarak da, ressam olarak da, işçi olarak da hayatına devam etsin, ama nerede adı geçiyorsa orada kendisinin bir şiddet, istismar faili olduğu mutlaka yazılı ve sözlü olarak belirtilmek zorunda olsun. Beni kesmez; ama bir önerim de budur. Üç kuruş para vermekle veya -pek görmüyoruz ama -bundan dolayı hapis yatmakla müşedditlerin ödeyebilecekleri bir bedel yok. Şiddet bir insanlık suçudur. Fail damgasını sürekli taşımalıdır.

“Benim arkadaşım yapmaz” ile başlayan cümleler faili aklama yoluna döşenen taşlar oluyor çoğunlukla. Bu “konduramama” çemberinden nasıl çıkılır?

Arkadaşını, yakınını mazur gösterecek hatta savunacak veyahut onun iftiraya uğradığını dile getirecek olan ilişkilerden “arınmak”bence mümkün değil.

Bunun temelinde çok daha sosyolojik bir yapı var. Türkiye’deki örgütlenmelerde cemaatçilik yaygın. Türkiye’de cemaat dediğimiz zaman genellikle dini cemaatler anlaşılıyor ama ben bunu çok daha laik alanlara da taşıyorum doğrusu.

Örneğin sivil toplum örgütleri, meslek örgütleri, feminist örgütler, sendikalar, partiler ya da bilmem ne yayınevi yazar çizerleri yahut bir okulun mezunlarının derneği vs. dahil, ne kadar modern söylemleri olursa olsun, uygulamada geleneksel cemaatçi bağlarla birbirlerine bağlı olduklarını görüyoruz. Bu gruplar adeta bir aile gibi tutucu olup; “kol kırılır yen içinde kalır” prensibini uyguluyorlar ve üyelerini kayıtsız şartsız kolluyorlar.

Burada mağduriyetler karşısında sadece, tırnak içinde cemaatinden olanı değil, kendi grubundan olanı korumak değil, aynı zamanda kendi elemanlarının kayıtsız şartsız yükselmesi için bir dayanışma göstermek de söz konusu oluyor.

Dayanışmanın nesi kötü diyeceksiniz? Adaletin, liyakatin üstünde konumlandırıldığı için kötü. Bunların içinde sendikalar da var, hatta en entelektüel sendikalar, örneğin eğitim kurumlarında örgütlenen sendikalar da var. Bu grupların içinde partiler de var, cinsiyetçiliğe karşı olan her türlü örgüt de var. Bunların hepsi tanımlı ya da tanımsız, başlıklı ya da başlıksız oluşturdukları cemaatlerin dışındakilere düşman/kötü; cemaatin içindekilere ise kayıtsız şartsız dost/iyi muamelesi yapıyorlar.  Bunu, birey olamamanın ciddi bir sorunu olarak görüyorum. Bu cemaatlerin hepsine bakınız. İster ticari faaliyetler içerisinde olsunlar ister entelektüel faaliyetler içerisinde olsunlar ister sözde sınıf dayanışması içerisinde olsunlar; mensupları genellikle, tek başına ortaya çıkabilecek cesareti olmayan, belli bir grubun dayanışmasıyla var olabilen, belli bir grubun dayanışmasıyla ticari başarısı, ünü, unvanı artabilen insanlar oluyor. Ve genellikle vasatın, liyakatsizin yükselişi de bu sayede oluyor.

Liyakatsizler her alanda çoğaldığı süreçte de bu gruplardan birine ait olmak için insanlar ters takla atıyorlar. İş bulabilmede belli bir gruba ait olmanın dayanılmaz bir kolaylığı var. Bu gruba ait olabildiğinizden itibaren birbirinizin defolarını da kapatmak gibi bir işleminiz oluyor.

Söz konusu şiddet olduğunda da birbirlerinin kusurlarını kapatmak için yırtınıyor bu “cemaatler”; hatta başka “cemaatler”le dahi anlaşıp ifşa cesaretinde bulunanların; sosyal, hukuki, polisiye olarak, kendilerinin fail grup üyelerini deşifre ettiği için, görünür ve görünmez silahlarla üstüne yürüyorlar.  Üstelik bunun kadını erkeği, queeri falan da yok. Birey olmaya cesareti olanlara karşıdır cemaatler zaten.

Gülşen tüm bu ifşa tartışmaları arasında, “Suçu ispatlanana kadar herkes masumdur,” dedi. Büyük kitlelere hitap eden bir ismin bu söylemi “kadının beyanı esastır” ifadesine gölge düşürür mü?

Evet, Gülşen’e katılıyorum. Genelde suçu ispatlanana kadar herkes masumdur ama özellikle şiddet faillerine karşı “hayır o yapmamıştır, mağdurun ifşasını ispat etmek gibi bir zorunluluğu vardır” şeklinde düşünmek alanını açacaksa bu, karşıyım. Tabii ki kadının beyanı esastır; çocuğun beyanı da esastır; zira mağdurun beyanı her zaman esastır. Tabii ki bununla ilgili deliller de toplanmalı, sonuçta bu hukuki bir süreçtir. Buna bağlı olarak hukuki yargılama da gerekir ama bunun ataerkil hukuk sistemi içerisinde ne kadar zor olduğunu bildiğimiz için, yani kadın katillerinin bile kravat taktıklarında iyi niyetten cezasının düşürüldüğünü bildiğimiz bir adli zihniyet içerisinde, bu süreci beklerken ifşa edilen suçsuzmuş gibi davranmamıza imkân yoktur, olmamalıdır. Askıda bir dönemdir bu. Fail kendini aklayacak delilleri ortaya çıkarmak zorundadır. Failin aklamak için kendi yakın çevresini kullanması da söz konusu olabilir. Onlar da tanıklık edebilirler ama makul tanıklıkları pek görmedim doğrusu. Örneğin “Efendim işte o asla yapmaz bilirim. Zaten benim kaç yıllık arkadaşım”. Herkesin ilişkisi kendinedir. Her ilişkide yaşanan şey başkadır. Hele arkadaşlık ilişkisinde yaşanan bambaşkadır. İkiyüzlülük insanın tabiatına içkindir. Dolayısıyla, “Bana böyle davranmıyor. Sana nasıl böyle davranmış olabilir?” gibi mesnetsiz savunmalar, savunma değildir. Suçlu olduğu iddia edilen kişinin aklanması için çabalar, belgeler, tanıklıklar söz konusu olabilir ama mantık çerçevesi içerisinde olması gerekiyor bunların. Ancak hukuken dahi ne saçmalıkların döndüğünü görüyoruz. Örneğin kalkıyor bir şiddet failinin eski eşi, tanık olarak diyor ki bana şiddet uygulamamıştı. Birincisi, ne malum senin yalan söylemediğin, herkes ifşa eden kadar cesur değil; ikincisi, sana şiddet uygulamadıysa bir başkasına şiddet uygulamayacağına dair nasıl bir ciddi veri sunulabilir? Üçüncüsü ise, Amerika kıtasında 1990’ların başındaki çalışmalardan itibaren erkek şiddetinin yükselen hedefinin güçlü kadınlara yönelmeye başladığını görüyoruz. Bu sistematik sosyolojik bilimsel iddianın maalesef doğru olduğunu artan biçimde izliyoruz tüm dünyada. Dolayısıyla şiddeti ifşa eden kadının partnerinin daha önce şiddet uygulamadığına tanıklık eden kadınların ikili ilişki bağlamında erkeğin kendine tehdit gördüğü bir güçte olmadıklarından dolayı paçayı kurtarmış olduklarını da düşünmek mümkün. Bir fotoğrafçı böyle savundu kendini mesela, bunca yıldır bir sürü ilişkim oldu, onların şikâyeti yok diye. Güçsüzdü o kadınlar muhtemelen veya ifşaya cesaretleri yoktu.  Buradan yola çıkarak katil bir kere birini öldürdüğünde yargılanmamalı mı o zaman? Çünkü daha önce kimseyi öldürmedi diye katilleri de katil sayılmamalı mı? Tabii ki suçlu veya olası suçlu son noktaya kadar savunmasını yapmalıdır, ama takım taraftarlığı gibi holiganca olamaz.

Örneğin ifşa edilenden suçsuz olduğuna dair somut kanıtlar sunması beklenir. Oysa uygulamada olan hem toplumsal hem hukuki olarak mağdurun mağduriyetini kanıtlaması gerçeğidir. İşte bu “kadının beyanı esastır”ın karşısında bir duruştur. Kadının beyanı esastır. Yani mağdurun beyanı esastır. Adı üstünde mağdurdur çünkü o. En basitinden mağduriyetine neden olan olayın ispat için kendisine tekrar tekrar yaşatılması da işkencedir. Aksini ispat için suçlananın kendini savunması gerekir.

“‘Kızkardeşlik’e her zaman güvenmeyin,” diyorsunuz. Neden?

Kadınların da ataerkil sistem içerisinde, cinsiyetçi sistem içerisinde toplumsallaştıklarını ve bu sistemin kültürel tahakkümü altında bulunduklarını düşünürsek zaten ne kadar sıyrılmaya çalışsalar da ataerkil öğretilerden, yaşam biçiminden, normlardan arınamadıkları, tümüyle asla arınamayacakları aslında sosyolojik ve sosyal psikolojik bir gerçekliktir. Dolayısıyla ataerkini tümüyle aşmış kadınlar diye bir kategori mevcut değil. Bilinci, söylemi ne kadar yüksek olursa olsun, herkesin bu konuda ne kadar çelişkili pratikler sergilediklerini görmek mümkün. İfşa karşısında kraldan çok kralcı olan kadınlarla fazlasıyla karşılaşıyoruz. Üstelik bu kadınlar sıradan değil, fikir üretebilecek düzeyde olan seçkin kadınlar, yani bu konu üzerine düşünmüş olan kadınlar. Bunların, yani örneğin feminist ahkam kesen kadınların kendi özel hayatlarında ne kadar çelişkiler içinde bulunabildiğini hepimiz biliriz. Hatta hatta aynı kadınların şiddet gördükleri de,(ifşa şöyle dursun, bu ilişkiyi sürdürdükleri de) hele biraz o çevrelere yakınsanız bilinir. Bu birçok kadının, etiketi feminist de olsa, yukarıda açıklamaya çalıştığım “cemaatçi” dayanışma bağlamında, aynı grubun (sembolik bir grup da olabilir bu) ifşa edilen üyesini koruduğu, akladığı, mağdur kadını suçladığına çok tanık olunmuştur. Oysa şiddet faili bir kişidir ve suçu o işlemiştir. Bu mağduru bir kez yaralar. Ancak başta hemcinslerinin faile koruyucu, mağdura iftiracı tavırları çok yıkıcıdır. Birincisi mağdur bir “çeteye” karşı mücadele etmek zorundadır artık, bir kişiye karşı değil. İkincisi adli, polisiye ve toplumsal sistem zaten ataerkil olduğu için, yanındaki üç-beş dürüst kişiyle aslında tüm topluma, mağdur olduğu halde kendini aklamak zorunda kalır. Oysa suçlu tecrit edilse, bu bir tekil mücadele olacaktır. Ben bu yüzden fail kadar, fail yandaşlarının da ifşa edilmesini önemli buluyorum. Mine Söğüt’ün yazısı bağlamında bu yandaş ifşa ve tecridi gündeme geldi. Ancak onun yazdıklarının tersine bir söylemde olup, pratikte faili aklayan, mağduru bezdiren, lekeleyen, iftiralar yayan kadınların adını ifşa eden/edebilen hala pek yok.  Veya özellikle kadın örgütü ve siyasal parti bazında “kız kardeşlikten”, “kadının beyanı esastır”dan dem vuran, belagatte bulunan kadınların ve onların örgütlerinin, pratikte mağdur ama ifşacı kadının canına okumaları veya en azından fail hakkında suskunlukları yaygın bir gerçektir.  Mağdur kadını failden çok failin işbirlikçileri bezdirir. Ve bunların arasında öyle çok kız kardeşlik retoriğini tekrarlayan vardır ki…. Bakarsınız bir feminist hekim, şiddet faili birine asıl o şiddet görmüştür diye rapor yazar; bir başka “feminist kız kardeş”, şiddeti alenen adli olarak resmileşmiş birini partisinin milletvekili adayı yaptırıverir! Üstelik bu ikiyüzlüleri birçok başka “kız kardeş” bilir, değil tecrit ettirmek facebook arkadaşlıklarından dahi çıkarmazlar.

Ayrıca, her özgürlük mücadelesi bedel gerektirir. Oyuncular Sendikası Başkanı Zuhal Olcay bir açıklama yapmış: (mealen) ifşa eden de cesurdur etmeyen de, diye. Katılmıyorum. Sadece şiddet konusunda değil bütün ezilen mücadelesinde özgürlük, maalesef bedel ister. İfşa etmeyen cesur değildir.

Ayrıca yine “kızkardeşlik” belagatini hayata geçiren ve geçirilmesini talep edenlerin; kendilerinin başına böyle bir olay gelmediği sürece sustukları, hemen her ifşacıya bakıldığında görülebilir. Herkes başına geldikçe kız kardeşlik dayanışması bekliyor. Genelde onlardan önce yaşananlarda “kız kardeşlik” gösterdikleri yok ifşacıların çoğunun. Tekraren bu konuda söylemleri kız kardeşlik sloganını içerse de, önemli olan pratikleri. Kaç ifşacı, kendinden önce bu mücadeleyi vermiş birine destek olmuş, merak ediyorum. “Aaa duymamıştım amaaa” mazaret değil, bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılıktır bu.

O yüzden kız kardeşlik belagatine inanmıyorum. Söylenenler ne kadar yüksekse, davranışlar o kadar aşağılık bu konuda. Kadın dayanışmasına da inanmıyorum. Kız kardeşlik belagatine de inanmıyorum. Dolayısıyla ifşa eden yalnızdır. Bugünün gündeminde “sosyal sorumluluk projesi” gibi, sözde kurumsal olarak ifşa edilenin cezalandırılmasının da pek gerçeği yansıtmadığını düşünüyorum. Mesela yönetim kurulundan uzaklaştırıyorsunuz ama ortaklığınız devam ediyor; projeden çıkarıyorsunuz ama unutulduğunu düşündüğünüz anda yine başrol veriyorsunuz; ahkam kesiyorsunuz ama Adli Tıp’ta lehine raporu ayarlıyorsunuz; uzaklaştırdık diyorsunuz ama yazsını silmiyorsunuz sitenizden, avukatlığını yapıyor ya da yaptırıyorsunuz; mağdur hakkında iftira yayıyorsunuz….

İlk kez sizin kullandığınız ve aynı adla kitabınız olan “cinsiyetçi ikiyüzlülük”ifadesinde tutum ve davranışa dikkati çekiyorsunuz.  Teorideki dayanışma ve mücadele, pratikte zayıf mı kalıyor?

Evet, cinsiyetçi ikiyüzlülük hiç alışkın olmadığımız halde Batı’dan, çeviri olarak girmedi Türkçe’ye (kendi dilimizde, hele toplumsal cinsiyet konusunda kavram üretmek nadir maalesef); benim geliştirdiğim bir kavram ve daha anlaşılmasına zaman olduğunu düşünüyorum. Tutum, zihinde olandır ve bu zihinde olanın anlaşılması kişinin fikrini belirtmesiyle ortaya çıkar. Yahut o konudaki davranışından algılayabiliriz düşüncesinin ne olduğunu kişinin. Toplumsal cinsiyet konusunda, kadın eşitliği konusunda, eğer sadece söylenilene, tutumun söylendiği biçimine inansak, zaten bizim çok farklı, bütün bu problemi aşmış bir noktada olmamız gerekirdi. O kadar güçlü bir söylem var ki uzun süredir. Oysa davranışlara baktığımızda cinsiyetçilik genel olarak en seçkinlerde/şanslılarda bile, en sözde feminist bilinci yükseklerde bile, etiketleri feminist olanlarda bile tutumuna son derece çelişik olarak devam ediyor. S. Žižek diyor ki, “Eğer ikiyüzlü olmasaydık yani bu tutum-davranış çelişkisi olmasaydı çok berbat bir toplum olurduk”. Mealen aktarıyorum, herkes eğer kafasından geçenleri tam olarak söyleseydi çok kötü bir dünya olurdu; bu ikiyüzlülük yani tutumun çarpıtılarak söylenmesi, aslında hayatı ve ilişkileri yaşanılır kılan bir şey diyor. Kimi zaman kişi tutumunu hiç törpülemeden söyleyiverse kabalık, saygısızlık, hoşnutsuzluk, mağduriyet vs. doğabilir. Örneğin biri patronuna “sizden nefret ediyorum, beni sömürüyorsunuz” diyemeyip; tutumuna uymayan saygı, güler yüz gösterebilir, hatta ekmek parasını kaybetmemek için göstermelidir de. Doğru; insanların özünün sözünün yüzde yüz bir olması çok zordur, bazen sakıncalı ve zaten imkansızdır; ama çok büyük edilen laflar, çok büyük iddialar içeren tutum açıklamalarının pratikle çelişmesini cinsiyetçilik üzerinden çok görüyorum ve cinsiyetçiliğin yeniden üretiminin sinsi bir aşaması olarak telakki ediyorum. Örneğin, nefret ettiğiniz biri ağır hastaysa ve rastlarsanız kendisine, geçmiş olsun dersiniz. Oysa, o kişinin iyileşmesi umurunuzda değildir. Bu ikiyüzlülükler insan ilişkilerinin sahte de olsa kolaylaşmasını sağlar. Buna benzer durumlarda Zizek’e katılıyorum. Ama büyük ve iddialı bir söylemle ve o söylemin dayandığı ideolojinin sözcüsü, militanı, inananı gibi tutum zikredip; onun tam tersi davranışlarda bulunursanız bu ciddi bir sorundur; riyadır. Bireysel olarak ikili ilişkilerdeki bu kabil tutarsızlıklar şiddetli ise, psikiyatrik bir teşhis gerektirir. Ama sosyolojik değerlendirdiğimizde bu politik bir düzenbazlıktır. Ben sadece cinsiyetçilik üzerinden bu tutarsızlık hakkında teorik ve kavramsal olarak çalışıyorum ama aslında, ülkelere özgü prototipler tespitini sakıncalı bulsam dahi, epeydir Türkiye’nin genel olarak ideolojik platformlarında ikiyüzlülüğün özellikle demokrasi bağlamında, temel problematik olduğunu düşünüyorum.

Çok solcu kesilen biri veya kurum bir de bakıyorsunuz ki işçilerin sendikal haklarını vermiyor, hatta sendikalandı diye işçiyi işten atıyor. Bir cemaati yerle bir eden açıklamalar yapan bir siyasal parti, en çok oy aldığı ilin aday listesinin başına, üstelik demokrasi diye yırtındığı halde tepeden, “düşmanıymış” gibi açıklamalarda bulunduğu cemaatin bir üyesini konduruveriyor ve seçtiriyor. Cinsel taciz ifşasını kendi kabul etmiş bir öğretim üyesi, çeşitli mecralarda her konuda ahkam kesiyor ve muazzam bir izleyici kitlesi var. Ben cinsiyetçi ikiyüzlülüğü, tabir-i caizse bilimsel arka planla “ifşa”lamayla sınırladım kendimi. Hepsine yetişmem mümkün değil; öyle çok ki…

Yukarıda, ifşa bağlamında birçok cinsiyetçi ikiyüzlülük tartışması yaptık. Tekrar o örneklere girip uzatmayayım. Zaten yayınlarımda, söyleşilerimde, podcast’imde çok işliyorum bu konuyu. İlgilenen, ifşa dışındaki çok yaygın örneklere oralardan ulaşabilir.

Dolayısıyla ben “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz”ı, her alanda çok önemsiyorum. Tabii ki “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” bir ideal tip; önemli olan buna çabalamak ve bu da içgörüden, kendini eleştirmekten veya ahkam kestiği konularda davranış olarak, çıkarı tersini gerektirse bile, taviz vermemeye çalışmaktan, yani omurgalılıktan geçiyor.

“KİMLİK SOSYOLOJİK BİR İNŞADIR. BÜTÜN KİMLİKLERİN, ETNİK KİMLİKLERİN, DİNİ KİMLİKLERİN VE CİNSİYET KİMLİKLERİN COŞTURULMASI GEÇ KAPİTALİZMİN MUAZZAM BİR OYUNUDUR.”

Kitabınızda, “Egemen erkekler kadar mağdur kadınlar da cinsiyetçi ikiyüzlülüğü yeniden üretebilir” ibaresi yer alıyor. Bu, bilinçsizce kalabalığın söylemlerine uyumlanmakla, bir ideolojinin etkisinde kalmakla mı ilgili?

Egemen ideolojiler, adı üstünde, o kadar egemendirler ki suyun içindeki balık misali, suyun farkına varıp, suya isyan edebilmek çok zordur. Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’nün saptamasıyla bakalım mesela: Egemenlerin ideolojik tahakkümü hava gibi görünmez ama daima teneffüs edilir. Örneğin cinsiyetçi tahakküm, ataerkil tahakküm, heteroseksist tahakküm tarafından o kadar kuşatılmışızdır ki genel olarak o toplum içinde var olanlar bu sistemlerin mağduru olsalar ve bunu fark edebilseler dahi, bir noktaya kadar bu sisteme karşı çıkabilirler. Bir noktadan sonra veyahut fark ettikleri yahut fark etmedikleri bir aşamada o kadar içselleştirmişlerdir ki tahakkümü -çünkü o toplumda var olabilmenin koşulları egemen normlara uymaktır, bu bir sosyolojik zorunluluktur- isyan edebildikleri, mücadele edebildikleri alan kısıtlıdır. Sınıf teorileri bağlamında hegemonya kavramını geliştirmiş olan dolaysıyla kimlikler bağlamında bu kavramı kullanmak   bir çarpıtma olsa İtalyan Marksist filozof A. Gramsci’yle de açıklanabilir. Tekraren teorisi bir sınıf teorisidir, kimlik üzerinden yorumlamak aslen tahriftir. Egemenlik ilişkileri o kadar hegemoniktir ki, bir noktadan sonra kendi muhalifini dahi kendini tehdit etmeyecek biçimde yeniden üretir. Deforme edilmiş Gramsci veyahut doğrudan Bourdieu bağlamında baktığımız zaman muhalifler veya mağdurlar da egemen sistem(ler)in sınırları içerisinde kalmak durumundadırlar, fark etmeseler de… Çünkü suyun içindeki balıktırlar. Muhalefet etseler bile bu bir reformist muhalefet olur ve bir noktadan sonra herkes radikal bir biçimde sisteme karşı çıkamama özrüyle donanımlı olduğundan, ne kadar muhalif görünürse görünsün, o işin mağduru olduğu halde bunu egemenlik ilişkilerinin, örneğin ataerkinin, cinsiyetçiliğin ve heteroseksizmin kurgusu içerisinde bir noktaya kadar yapabilirler.

Bu egemenlik ilişkisi doğumdan itibaren hatta doğum öncesindeki bir takım cinsiyet tespiti gibi ritüellerle, konulan isimlerle nakşedilmiştir. Dolayısıyla kadının, queer’in mağduru olduğu sisteme kıstırılmışlığı söz konusudur. Bu bütün sistem “ezilenleri” için geçerlidir ama, entelektüel veya feminist veya düzeni eleştirdiğini, bunun için kitaplar okuduğunu, kitaplar yazdığını, vaazlar verdiğini, sloganlar attığını, şu dernekte bu dernekte çalıştığını söyleyen kadının bile teorisi ne kadar cinsiyetçiliğe karşı olursa olsun; pratiğindeki aksaklıklar, davranışlarındaki ataerkil/cinsiyetçi kalıplar devam eder. Bu aslında eşyanın sosyolojik tabiatına uygun bir şeydir, içinde bulunulan toplumun normlarına uyarsınız. Üç-beş isyan radikal bir değişiklik değildir. Bu yüzden söylemde büyük iddialar olabilir ama eylemde konformizm sürer en genelde. Şiddete karşı bağırırsınız, kız kardeşlik vs. dersiniz ama eylemde kendiniz şiddet görür susar veya şiddet ifşa edene karşı “amalar” üretirsiniz.

Ataerkil sistemle, cinsiyetçilikle sınırlıyorum bunu ama kapitalizm de bütünüyle aynı işi yapıyor. Ne kadar karşı çıksanız da tüketim toplumunun normlarını, davranış kalıplarını üretiyorsunuz. Mağduru olduğunuz kadar yeniden üreticisi olduğunuzu da görüyorsunuz egemen sistemlerin.

Çünkü kuşatan hava bu ve ben bunun yegâne çözümünün, sınıfların ve kimliklerin ortadan kalkmasıyla sağlanabileceğini düşünüyorum.

Dolayısıyla bu bağlamda, özellikle geç kapitalizmin sınıf ilişkilerini gölgelemek için fevkalade başarıyla sahneye koyduğu kimlik siyasetinin yani kimliklerin ortadan kalkması esastır.

Öte yandan kimlik mücadelelerinden bazılarının güncel sorunu olarak tanımladığım cinsiyetçi ikiyüzlülük kavramında ortaya koymaya çalıştığım bir suçlama değil. Hepimiz egemen cinsiyetçi kültürün parçasıyız ve ben de çoğunda kendimi yakalamayı/yüzleşmeyi başarsam dahi cinsiyetçi ikiyüzlüyüm. Bu bir suçlama değildir. Kimlik düzeni hâkim olduğu sürece egemen ideolojiye karşı ne kadar mücadele edilse de, mağdur da egemen kimliğin kodlarına mahkûmdur. Özellikle sözde aşıldığına inanılsa da, birçok cinsiyetçi ve eril değeri ve pratiği yeniden üretmenin birçok “muhalif” kadını da, hatta ciddi bir içgörüyle kendimizi de kuşattığını görmemiz mümkündür.

Düğüm, kimlik ve kimlik siyasetindedir. Çünkü kimlik sosyolojik bir inşadır. Beauvoir’ın dediği gibi, “Kadın doğulmaz, kadın olunur”. Dolayısıyla kadın kimliği de, bağlı olarak erkek kimliği de bir sosyolojik inşadır. Bütün bunların coşturulması, bütün kimliklerin, etnik kimliklerin, dini kimliklerin ve cinsiyet kimliklerinin coşturulması geç kapitalizmin, sınıf ilişkilerinden doğan temel çelişkiyi gölgelemek için kurduğu muazzam bir oyunudur.

Bugün yaşanan tüm bu tartışmalar, daha eşitlikçi ve daha adil bir toplum yaratmaya katkı sunabilir mi?

En geneline baktığımız vakit, şiddetin iktidarla ilişkili olduğunu reddetmek mümkün değil. İster Foucaultcu olarak bakın ister bütün iktidar teorilerine bakın. Dolayısıyla aslında şu an egemenlik ilişkisi ve iktidar sistemi kurgusu sosyolojik olarak ataerkil olduğu için, yani erkek her alanda ve hala iktidarda olduğu için, şiddet erkeğin normali ve ona atfediyoruz doğal olarak. Dolayısıyla şu anki ifşa süreci genelde erkeklerin tacizci olarak açıklanması yönünde…Mesela bir kadının iktidarı ele geçirdiğinde, örneğin bir işletmede, örneğin bir üniversitede bunu nasıl değiştirdiğini ve iktidarını nasıl şiddete dönüştürdüğünü fark etmiyoruz. Veya bu marjinal kalıyor. Şiddeti makulleştiren bir iki fail yandaşı kadının ifşası/eleştirisi dışında kadın örnek afişe edilmedi. Bundan başka, lezbien ilişkide bir kadının partnerini ifşasının tek örneğini görebildim ben. Ve nasıl sistematik, ciddi fiziki şiddetti ki ifşalan, nutkum tutuldu. Çünkü dediğim gibi ne kadar yazsam, çizsem de demek için için kadının da şiddet uygulayabileceğini içselleştirememişim!  1990’ların başında, eleştirel Fransız felsefeci E. Badinter, İstanbul’da saldırganlık üzerine bir konferans vermişti. İzleyicilerden bir bey, kadınların agresif olmadığını, saldırganlığın erkek özelliği olduğunu belirtince, Badinter, “Siz hiç kadınları tanımamışsınız beyefendi diye” cevaplamıştı kendisini.

Sistem ataerkil, erkekler müceddid, böyle olmaları norm; ama şiddetin tek bir kuralı var, iktidarı ele geçiren her cinsiyet şiddeti uygular.

Dolayısıyla şiddete karşı mücadele, iktidara karşı, iktidar ilişkilerine karşı mücadeleden ayrı düşünülemez ve iki kişinin olduğu her yerde iktidar kurulur. Bu noktada bunu daha felsefi ve sosyolojik bağlamda daha fazla teoriye dökmek istemiyorum ama bugünkü ifşaların önemli bir aşama olduğunu da asla reddedemem. Çok önemli bir reformdur dediğim gibi ama devrim değildir. İktidara bulaşan herkes iktidarı eline geçiren herkes şiddet uygular. Eğer kadınların doğasında yok diye böyle bir şiddeti savunmaya kalkarsak fevkalade ayrımcı, cinsiyetçi, biyolojik olmayan başka ayrımcılığı yeniden rövanş olarak üretmiş oluruz. Feminizmin amacı erkekleri suçlayıp alt etmek ve onları ezmek değildir. Feminizmin amacı kendini de ortadan kaldıracak bir rövanşist yapıyı kurmamaktır ve cinsiyete bağlı olmayan bir biçimde toplumda yer alabilme özgürlüğünü sağlamaktır. Feminist iktidar çeteleri kurmuş olanlar bunu anlamazlıktan gelse de…

Bu ifşaların içerisinde cinsiyetin ötesindeki iktidar ilişkilerine de bakmak gerekir. Kimlerin adı ifşa edilebiliyor? Kimler toplumsal olarak, ekonomik olarak tecritle karşı karşıya? Kimler bütün bunlar bilinmesine rağmen hala ifşa edilemiyor ve kollanıyor ve bu kollayıcıların arasında ne kadar kadın var?

Ben   failin müttefiki kadınların ifşasını da önemli buluyorum. Çünkü kız kardeşlik üzerinden kurulan söylemle bu iş çözülmüyor. Sözde feminist veya değil diyeyim. Ama genellikle feminist ve hatta solcu kadınların sansürüyle, engeliyle, iş birliğiyle, dayanışmasıyla, raporuyla, avukatlığıyla karşılaşabiliyorsunuz erkek şiddetinin yandaşı olarak. Bu kadınları ifşa eden kimse yok. Hele bu kadınların “iktidarı” varsa! Halbuki ifşacıyı en çok kıran, ayağına çelme takan bu kız kardeşliğin sözde var olup özde “kadın kadının kurdudur”a dönüşmesi. Bu kadınların da deşifre edilmesini istiyorum, mevcut sistemdeki “iktidarlarına” takılmadan.

İfşalara sözle, imzayla destek verseler bile “çok” ünlü/seçkin kadınların başlarına geleni ifşaya hala cesaret etmemelerini de ayıplıyorum. Kim bilir belki yanılıyorumdur, onlara hiiiç şiddet görmemişlerdir! Yine Oyuncular Sendikası Başkanı Zuhal Olcay bir soruya cevaben kendilerine bugüne kadar bir eşcinsel istismarı ulaşmadığını söylüyor. Doğrudur; ama inanmak mümkün mü eşcinsellerin istismar edilmediğine. İfşası daha zor sadece.

Şiddetle/tacizle mücadele yöntemlerinde asıl eylem ne olmalı?

Şiddetten sarkıntılığa, tacize ifşa sürecinin çok yararlı olduğunu düşünüyorum tabii ki. Çok önemli bir katkıdır bu; ifşa edebilmek kişinin yalnız olmadıklarını, sadece kendi başına gelmediğini, kendi suçu olmadığını da gösteriyor ifşacılara. Psikoterapilerde dahi mağdur olduğunuz sorunun yalnız sizin başınıza gelmediğini öğrenmek ve yüksek sesle anlatabilmek, yani bunu kusabilmek tedavinin en az %50’sidir. Dolayısıyla bu vakalar özgüven verecektir, kısıtlı da olsa dayanışma getirecektir, model olacaktır, olumlu anlamda diğerlerini kışkırtacaktır, cesaret bulaşıcıdır.

Bonus sorumuz Ayşegül Sönmez’den. 90’larla beraber çok sorulan ama son kuşak feministlerle demode görülmeye başlanan bir konu var: “Özel olan politik midir, son yirmi-otuz yıldır bu konuda değişen dinamikler neler?”

İkinci dalga feminist hareketin miadını doldurduğunu hatta terse saymaya başladığını düşünüyorum!

Ama bazı katkılar vardır ki onların miadı dolmaz. Mesela Freud’a pek teveccüh göstermeye bilirsiniz; özellikle ataerkil kurgusu başta, karşı çıkılacak çok şey vardır ama onun bilinçaltı kavramını reddetmeniz mümkün değildir. İkinci dalga feminist hareketin de, böyle, bilime dahil olmuş katkılarından   en önemlisi “özel olan politiktir” kavramıdır. Bu kavramın sadece cinsiyet alanında değil, her alanda önemini sürdürdüğünü düşünüyorum. Hatta cinsiyetçi ikiyüzlülük kavramında da bunun çok payı var. Özel hayat politika siyasetten azadeyse bu çelişkiden söz etmemek gerekirdi. Özel olanın ne olduğunun, yani kişinin her alandaki pratiğinin ne olduğunun devrimci bir niteliği vardır. Söz uçar ve uçuyor zaten. Oysa herkes evinin önünü süpürse ortalık temizlenir. Bu nedenle yıllardır kendi çalışmalarımda, araştırmalarımda da ben biyografileri çok önemserim. Nazım Hikmet’in biyografisi çok önemlidir mesela bir “solcu bir erkek” olarak. Örneğin Türkiye’de ikinci dalga kadın hareketine çok önemli katkıları olmuş, ideolojik yollar açmış, kurumlar kurmuş birilerinin özel hayatında şiddeti ifşa etmemiş olması, yaptıkları ve söyledikleri kadar kayda geçirilmesi gereken bir özel hayat verisidir. (Bu örneği ben kurdum, yani tanık olduğum bir hayat yok böyle; ama eminim okuyanların kafasında ne çok çağrışım yapacaktır. Zira hepimiz biliyoruz feminist hareket aktivistlerinin dahi özel hayatının genelde ideolojisiyle çeliştiğini) Söylediklerine paralel olarak yaşayabilselerdi, 2025 yılında hala üç tane mesajla bir tacizi ifşa edecek kadınlar ordusu olmazdık. Çünkü göstermek, modellemek söylemekten daha dönüştürücüdür.

Özel olan politiktir ve sadece cinsiyet bağlamında değil; örneğin sol hareket söz konusu olduğunda da yine hayatını sözde ideolojisine⁄ söylemine göre düzenlememiş kişilerin belagatinin kıymeti harbiyesi yoktur. Biz belagatler ülkesiyiz ve bu yüzden hiçbir şeyi dönüştüremiyoruz.  Özel olan, söylenenden daha önemli ve daha ideolojiktir. Bu her türlü mücadele için geçerlidir.

*İlgili yazılar için tıklayın:

AYŞEGÜL YARAMAN: “POZİTİF AYRIMCILIK ACZ YARATIR”

HAFTANIN KİTABI: CİNSİYETÇİ İKİYÜZLÜLÜK

“CİNSEL YÖNELİM TABİRİ BİR SEMBOLİK ŞİDDET ÖRNEĞİ”

Ayrıca okuyun