“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

KAPİTALİST DÜZEN AİLELERİ ÇOCUK SAHİBİ OLMAYA ZORLUYOR

Özcan Alper, Fotoğraf: Berge Arabian
Özcan Alper, Fotoğraf: Berge Arabian

Özcan Alper’in son filmi 'Erken Kış' Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde dünya prömiyerini yaptıktan kısa bir süre sonra vizyonda izleyicisini bekliyor. Taşıyıcı annelik meselesi üzerinden hikayesini anlatan bir yol filmi var karşımızda. Timuçin Esen ve Leyla Tanlar’ın başrollerini paylaştığı filmi yönetmen ve senarist Özcan Alper ile konuştuk.

Birkaç günlüğüne İstanbul dışında olduğum için Özcan Alper ile söyleşimizi zoom üzerinden yapmak üzere sözleştik. Akşam saatleri için anlaştık ve filmden ilhamla evdeki Çaça şişesini de yanıma alarak tam saatinde yerime kuruldum. Ama aksilikler üst üste geldi ve tam 2,5 saat sonra bilumum zorlukları bertaraf ederek söyleşiye başladığımızda Çaça içecek halim kalmamıştı doğrusu. Uzunca süren zoom söyleşimiz boyunca hem şu sıralar vizyonda olan “Erken Kış”ı hem de farklı ama güncel konuları konuştuk.

Öncelikle izlemeyenler için bir özet geçelim: İstanbul'da bir fabrika müdürü olan Ferhat (49) ve bir banka müdürü olan Handan (45), Gürcü ve Ukrayna kökenli genç bir sanatçı olan Lia (28) ile taşıyıcı annelik yoluyla çocuk sahibi olmaya karar verirler. Kızları Ada (1) doğduktan kısa bir süre sonra, Rusya ile Ukrayna arasında savaş patlak verir. Bu nedenle Lia, Ferhat ve Handan ile İstanbul'da bir süre daha kalmak zorunda kalır. Taşıyıcı anneliğin kendisini Avrupa'ya götürecek formül olduğuna inanan Lia, Ada'dan ayrılmak istememektedir. Başrollerini Timuçin Esen ve Leyla Tanlar’ın üstlendiği filmin oyuncu kadrosunda ayrıca İdil Yener, Murat Kılıç, Nastya Bogdanova, Umay Anadol Kaboğlu ve Atakan Yılmaz da yer alıyor. İlk gösterimini yaptığı Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Leyla Tanlar’ın En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü aldığı “Erken Kış”, festival sonrası Hopa ve …. İki özel gösterim yaptı ve filmin çekildiği bölgelerdeki izleyici ile buluştu. Film Türkiye genelinde 28 Kasım itibariyle salonlara çıkıyor.

Öncelikle şunu sorayım; filmde anlatılan taşıyıcı anne meselesi Türkiye’de yaygın mı gerçekten?

Özcan Alper: Evet aslında. Filmdeki Lia, babası Ukraynalı annesi Gürcü bir genç kadın ve yaptığımız araştırmalarda orada özellikle çok yaygın bir uygulama olduğunu gördük. Bizde de çok yaygın ama konuşulmuyor. Biz burada bir sürü kişiyle konuştuk ama isim veremiyoruz tabii. Gürcistan’da tamamen Türkçe hizmet veren merkezler var. Hatta senaryo sürecinde bunun denemesini yaptım ben de; arayıp diyorsunuz ki ‘çocuk yapamıyoruz, ne yapabiliriz’… İşte metodlar şunlar bunlar… Türkçe konuşan doktorlar ve hemşireler var. Biz işin o kısmına hiç değinmedik tabii ama bir hayli yaygın sonuçta. Biz o anlamda işin hukuksal ve gazetecilik yanına değil daha çok bu tarz durumları yaşayanların psikolojik durumuna baktık ve filmde onu işledik. Bir savaşın gölgesinde kendini kurtarmak isteyen, Avrupa’ya gitmek isteyen bir genç kızın -bu çok yaygın çünkü- kısa sürede para kazanıp yırtabilirim diye düşünen, sanatla ilgilenen ama sınıfsal olarak da daha alt mertebede birinin Türkiye’de biraz daha orta sınıf ve illa çocuk yapmalıyız diyen ailelerden biriyle yaşadıklarını anlatıyoruz. Bu arada Gürcistan gibi Kuzey Kıbrıs’ta da olan bir uygulama bu ama biz yol filmi olacağı için Gürcistan’ı tercih ettik.

“…orta sınıf ve illa çocuk yapmalıyız diyen ailelerden biriyle yaşadıklarını anlatıyoruz”

Oyuncunun, yani Leyla Tanlar’ın ciddi bir ön hazırlığı oldu mu?

Ö.A.: Tabii. Hatta biz onu Gürcistan’a yolladık bunun için. İki şey yaptık aslında, bir arkadaşımın Arhavi’ye taşınmış Ukraynalı eşi Tanya ile hem senaryo sürecinde hem de Leyla’nın hazırlanma döneminde uzun sohbetlerimiz oldu. İkincisi de Leyla’yı Gürcistan’a yolladık, bir de diyalog koçu ayarladık, oradaki durumu görüp yaşaması için. Bir merkez bulduk orada ama tabii film çekeceğimizi söylemedik, hemşirelerle ve daha önce taşıyıcı annelik yapmış kişilerle görüşmelerimiz oldu. Orada şöyle bir şey yapıyorlar, taşıyıcı anne ile doğan bebek arasında bağ kurulmasına engel oluyorlar, hemen ayırıyorlar ikisini. Ama sorun çıkan bazı durumlarda ise taşıyıcı anne ile bebek arasında temas kurulması gerekiyor, bizim hikayede olduğu gibi. Öyle olunca da aralarındaki bağ güçleniyor ve ayrılmak istemiyorlar, hatta intihara kalkışan, aldıkları parayı geri vermek isteyen anneler oluyor. O zaman işin içine hukuksal ya da mafyatik meseleler de girebiliyor, bizim filmde telefon konuşmalarında duyuyoruz işin o tarafını, daha minimal tutmak istediğimiz için.   

“…Leyla’yı Gürcistan’a yolladık, bir de diyalog koçu ayarladık, oradaki durumu görüp yaşaması için”

Ukrayna – Rusya savaşı tabii bu hikayenin geri planında önemli bir yer tutuyor, değil mi?

Ö. A.: Aslında ben savaştan önce başlamıştım bu senaryoya ama sonra savaş çıktı ve bir video düştü internete. Savaş patladığında sınırı geçemeyen aileler taşıyıcı annelerin doğum yaptığı merkezlere ulaşamayınca yüzlerce bebeğin hastane bodrumunda kaldığını gösteren görüntüler vardı o videoda, çok acayipti. Çocuklar hastanede doğuyor, taşıyıcı annelerle temas ettirmek istemiyorlar ama çocukları alacak olanlar da gelemiyor. Bu da hikayeyi hızlandırma anlamında tetiklemişti beni. 

“Biz filmde hikayeyi daha çok Lia’nın tarafından kurmayı uygun gördük, onun da yolda dediği gibi: Bir esirdim ben aslında…”

Aslında çok bıçak sırtı bir hikaye senin için…

Ö.A.: Öyle, biz mesela iki çocuk sahibiyiz, hatta ilk fikir Lusin’den, eşimden çıkmıştı; bu taşıyıcı anneliğin ne kadar tuhaf, ne kadar çetrefilli bir şey olduğu… O dönem konuşmaya başlamıştık, 6 yıl kadar öncesinden yani. İki taraf için de, hem Handan tarafı için hem de Lia tarafı için çok zor ve o anlamda bıçak sırtı bir konu. Biz filmde hikayeyi daha çok Lia’nın tarafından kurmayı uygun gördük, onun da yolda dediği gibi “Bir esirdim ben aslında”… Başta böyle bir mahkum ve gardiyan ilişkisi gibi görünüyor ikisinin arasındaki durum. Resmi bir gardiyan arabası değil ama bir günlük bir yolculuk sonucunda sınırdan deport edilecek Lia ve bir daha girememesi için hırsızlık suçlamasıyla ihbar edilecek. Hukuki bir durum da var burada. Yol hikayesi gibi başlayan film karanlık bir suç hikayesine de dönüşüyor bir noktada, çünkü hukuksal bir durum söz konusu. Öte yandan örtük bir şiddet de var, nihayetinde bir genç kadının bedenini kiralaması sınıfsal bir şiddetin varlığını gösteriyor bize. Marksist teori açısından bakılırsa aile olmanın çocuk doğurma zorunluluğuyla tarif edilmesi -ki bizde de biliyorsun ‘Aile Yılı’ ilan edilmişti ve 3 çocuk, 5 çocuk yapın deniyordu- yine Engels’in özel mülkiyet kavramında değindiği gibi, kapitalist sistemin bir zorlaması. Çok katmanlı bir mesele yani ve biz de bir araba yolculuğu sırasında bütün bunları nasıl anlatırız diye yola çıktık.

“Ben yol filmlerini çok severim. ‘Aşıklar Bayramı’ da aslında bir baba-oğul yol hikayesi, ‘Gelecek Uzun Sürer’ de kısmen bir yol hikayesi, hatta bir yas hikayesi…”

“Aşıklar Bayramı”nda da benzer bir yol hikayesi vardı.

Ö.A.: Ben yol filmlerini çok severim. “Aşıklar Bayramı” da aslında bir baba-oğul yol hikayesi, “Gelecek Uzun Sürer” de kısmen bir yol hikayesi, hatta bir yas hikayesi… Burada da aslında Lia’nın tarafından bakarsak, hiçbir şeyden haberi olmayan birisini geride bırakmak benzer bir durum. Zaman zaman soruyorum, Ada (Lia’nın kızı) 18 yaşına geldiğinde bu hikayeyi öğrense ne hisseder acaba? Bu arada böyle durumlarda çoğu zaman yalan söyleniyor, yani geçmişe dönük değil, ileriye dönük bir yas hikayesi aslında.  

Timuçin Esen’in oynadığı Ferhat karakteri de bu yolculukta kendi köyüne ulaşıyor ve annesinin mezarını ziyaret ediyor. Onun da kendi geçmişiyle bir hesaplaşması oluyor o noktada. Ferhat karakterini nasıl biçimlendirdin senaryoda?

Ö.A.: Şöyle düşündüm, geçmiş hikayede öğreniyoruz ki Handan’dan çok Ferhat’ın rolü var çocuk sahibi olmalarının bu kadar gecikmesinde. Yani bir kürtaj hadisesi olmuş, bir kararsızlık, erteleme ve bunun sonucunda da her şeyin bedelini iki kadına ödetmesi durumu var Ferhat’ın. Üçlü sac ayağı var, yani Handan’ı sadece ses olarak duyuyoruz ama o da üçüncü ayak bu hikayede. Yine de hikayenin tek suçlusu biraz da Ferhat aslında. Ama onu da bir günah keçisine çevirmek istemedik de neden böyle oldu diye sormak, belki de doğru dürüst bir aile içinde büyüyememesi, anneyle çocukluğundan beri olan kopuk ilişkisi, annesinin belki bir mutsuz bir evlilik yaşamasından kaynaklanan sorunları, yaşlı biriyken bile intihar etmesi… Bu gibi temalarla bağlamaya çalıştık biraz. Onun da ötesinde diğer filmlerle, diğer meselelerle biraz bağı olsun istedim bu hikayenin de ve yolculuk o tarafa doğru olunca bir de baktım “Sonbahar”daki Yusuf ile aynı yaşta Ferhat ve Kazım Koyuncu ile de aynı yaştalar. Hopa’lı üç erkek karakterin hikayelerine bakmak gibi oldu. “Sonbahar”daki Yusuf aynı dönem üniversiteye gidip politik nedenlerden dolayı maalesef cezaevine girip erken yaşta hayatını kaybeden bir karakter. Kazım Koyuncu da benzer şekilde tamamen politik reaksiyonlarla üniversiteye gidip yine erken yaşta hayatını kaybetmiş biri. Ferhat da yine oralı Laz bir karakter, aynı dönem, aslında arkadaşlar ama bütün bunların dışında durup, ne sanat ne politika, sınıfsal olarak daha farklı bir hayat seçmişken böyle bir coğrafyada, böyle bir ülkede onun hayatının da nasıl olamayacağını görmek istedim aslında. Fabrikada müdür olsa da, mühendislikten gelip orta sınıf, belki villada yaşayan, İstanbul’da Zekeriyaköy gibi bir yerde yaşayan biri olsa da en nihayetinde bu ülkede herkes yersiz, yurtsuz ve mutsuz. Yani Ferhat için de, evine dönse de ev yıkılmış dökülmüş, mümkün değil aslında, oraya dönmek de mümkün değil.

Sinema yapmak ekonomik olarak bir hayli güçleşti son zamanlarda. Hele devlet yardımı da almıyorsan, yurtdışı fonları da yoksa senin de dediğin gibi minimalleşmek gerekiyor. Ama bundan sonraki projen, yani Kazım Koyuncu filmi kolay kolay minimalleşecek bir hikaye değil. Nasıl yapacaksın o filmi?

Kazım Koyuncu filmi tabii bir biyografi olacak ve onun daha fazla izleyiciyle buluşma şansı olduğunu düşünüyoruz. Ama yine de hiç kolay değil, üç yıldır uğraşıyoruz, bir dönem filmi yanı da var, özellikle Kazım’ın üniversite yılları çok önemli. Yani sonuçta bütçesi daha yüksek olacak ama Türkiye’deki o büyük bütçeli gişe filmlerine göre çok düşük kalıyor tabii, yine bir minimalleştirmek gerekiyor. 

“Barış sürecinin yansımaları kültür sanat alanında görünmüyor”

“Erken Kış”ın vizyona çıkışı aslında tam da Türkiye’de çok tartışmalı bir zamana denk düştü. Son gelişmeler ışığında sen bu Barış Süreci hakkında ne düşünüyorsun, sence Türkiye’de yeni ve güzel bir dönemin geleceğine dair işaretler var mı?

Ö.A.: Bu Barış Süreci tabii ki 40-50 yıllık bir meselenin, aslında tüm Cumhuriyet tarihi boyunca birikmiş bir meselenin sonucunda gelinen bir nokta ve herkes gibi benim de aklımda sorular var ama ben en nihayetinde en kötü barış savaştan iyidir diye düşünüyorum. O yüzden hep umutla da bakmaya çalışıyorum, “umarım, umarım” diye, umarım kimse geri adım atmaz ve bu mesele çözülür. Çünkü ben Türkiye’nin Kürt meselesinin aynı zamanda bir Türk meselesi olduğunu da düşünüyorum. Bu mesele çözülmedikçe ne eğitim sorunu, ne kültür sorunu, ne sağlık sorunu ne de sokakta insanların güvenli bir şekilde yürüme meselesinin çözülemeyeceğini, hepsinin iç içe olduğunu düşünüyorum. O yüzden umarım herkes biraz daha sakin olur… Son günlerde yine dilde bir sivrileşme oldu ama şunu da biliyoruz, barışmak gerçekten böyle bir şeydir, yani o tarafa göre diğeri onun düşmanıyla görüşüyor, öteki tarafa göre o onun düşmanıyla görüşüyor… Zaten o yüzden adına savaş değil de barış deniyor. Ben bu gibi süreçlerde sanatçıların, entelektüellerin bir taraf olmaktansa toplumun sağduyulu yanını temsil etmeleri gerektiğini düşünüyorum. İşin önemli kısmını siyasetin ve meclisin halletmesi gerekiyor tabii ve sanatçıların, aydınların da daha hassas, daha dikkatli olması gerekiyor. Ama toplumun bazı kesimlerinde, seküler, kentli kesimlerinde, açıkçası çok sert, köşeli bir bakış açısı olabiliyor, kimse empati kurmak istemiyor. O anlamda ben daha çok inanmak isteyen taraftayım, bunun ancak siyasetle, mecliste çözüleceğine inanıyorum, çünkü mecliste çözülmedikçe asla çözülmeyecek. Tek bir insanın hayatının bile her şeyden daha kıymetli olduğunu düşünüyorum, bütün ideolojilerden, bütün değerlerden. Ama şu da var, sanat dünyasına bunun yansıdığını henüz görmedik. Şöyle bir örnek vereyim, son 2-3 filmim için hiç bakanlık desteği alamadık ve bana ‘off the record’ olarak söylenen şey politik yönelimim yüzünden destek çıkmadığı yönünde oldu. Ha, keşke barış gelse de biz hiç destek alamasak, sorun değil… Ama orta vadede bunun toplumun tüm kesimlerinde etkili olması gerekir, yani kağıt üstünde bir iki yasa çıkarmakla olmaz bu iş, toplumun tüm kesimlerinde bir rahatlama getirmesi gerek. Barış yapacağız diyorlar ama hala bir sürü kayyum uygulaması var, bir sürü belediye başkanı içeride. Demirtaş gibi toplumda hemen her kesim tarafından kabul görmüş, iki tarafın da muhatap aldığı bir ismin içeride olması… Bu yıl hem Adana hem Antalya festivallerinde gördük işte, her iki belediye başkanı da hapiste. Zeydan başkan mesela, toplumda kimsenin inanmadığı son derece sudan bir sebeple, siyasi saiklerle tutuklu, nasıl olacak bu barış?

“Ben bu gibi süreçlerde sanatçıların, entelektüellerin bir taraf olmaktansa toplumun sağduyulu yanını temsil etmeleri gerektiğini düşünüyorum” 

Festival demişken, “Erken Kış” Antalya’da ilk gösterimini yaptı ve En İyi Kadın Oyuncu ödülünü aldı. Nasıl geçti festival senin için?

Ö.A.: Bu sene festivalde şununla karşı karşıya kaldım, ‘Ya tabii ki senin filmin yönetmenlik olarak önde olacak ama buradaki filmler daha çok birinci, ikinci filmler, onlara şans tanımak lazım’. İçimden şey dedim ben de, sanki ikinci filmden sonra bütün olanaklar bizim önümüze mi seriliyor? Bir kere öyle değil, ikincisi o zaman ilk iki film yarışması yapın, biz de başka bir şey yapalım. Yani inadına film yapmak bana çok doğru geliyor, yoksa hiç film yapamayız, zaten bu bile kendi başına bir direniş bence, film yapmak yani. Özellikle son beş yılda, film yapmak politik bir direniş oldu kendi başına.    

Film için Hopa’da da bir gala yapıldı. Nasıl geçti?

Ö.A.: Çok hoştu. Bütün olumsuzlukların içinde beni gülümseten, gururlandıran bir şey oldu. Memlekete dair bir sürü şey söyledik ama kendi memleketimde insanlara bana bu kadar sahip çıkması çok güzeldi. Aslında Rize Fındıklı’da yapacaktık gala, çünkü orada sinema var, sonra Hopa Belediyesi aradı, burası senin memleketin, burada da yapalım dediler. Tamam yapalım ama salon yok dedim. Onlar da inşaat halinde bir yerimiz var, burayı yetiştiririz dediler. Hakikaten gece gündüz çalışarak orayı yetiştirdiler Cuma akşamına, hem de çok iyi bir ses ve görüntü düzeniyle. Dışarıdan sandalyeler taşındı ve gerçekten halktan izleyicilerin geldiği, biraz böyle İtalyan sineması gibi, “Cinema Paradiso”yu andıran çok keyifli bir gösterim oldu. Çok kısa sürede, iki saatte falan biletler bitti, ek seans kondu hatta, iki gösterim ve iki söyleşi yaptık. Sonunda da güzel bir sürpriz oldu… Seçim zamanı bazı vaatleri vardı, mesela benim çok önemsediğim ve Lazların Nazım Hikmet’i dediğimiz Hasan Helimişi adına bir bir müzik okulu açmak istiyorlardı. Bir de Özcan Alper Sahnesi açmak şistiyorlardı ve filmden sonra sahnede plaketi elime verdiler, beni mahçup da ettiler ama çok gururlandım, çok sevindim. Ben de onlara o sahnede daha çok gencin, daha çok kadının sanatla, sinemayla tanışması için elimden geleni yapacağım sözünü verdim, biraz mesuliyet aldım yani. Sonra da Fındıklı’da çok güzel, Avrupa’daki galaraı hatırlatan bir gece yapıldı. İstanbul’da bile biz böyle galalar yapamıyoruz, bir klasik müzik dinletisiyle başladık, sıcak şaraplar, ateşler eşliğinde bir kokteyl ve film gösterimi yaptık. Çok güzeldi.

Çaça yok muydu?

Ö.A.: Olmaz mı.. Kokteylde yoktu ama Çaça biz içtik arada, hatta Çaça sponsorumuz, yani film için bize Çaça sağlayan Şenol ağabeyimiz de oradaydı.  

Ayrıca okuyun