“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

İLKER HEPKANER: SADECE FERDİ ÖZBEĞEN’LİK

İlker Hepkaner
İlker Hepkaner

Müziği herhangi bir kategoriyle sınırlandırılması güç ve zamansız sanatçılardan Ferdi Özbeğen üzerine beraber düşünmek için eleştirel bakışını merakla takip ettiğim, sıkı kültür tarihçisi, kuir kültür üzerine uzun yıllardır fazlasıyla mesai harcayan İlker Hepkaner’le aylar süren ertelemelerimizin ardından nihayet buluştuk, Özbeğen’i etraflıca ele aldık. 

Ferdi Özbeğen, müziği herhangi bir kategoriyle sınırlandırılması güç sanatçılardan... Ona dair konuşmak için birçok parantezi ve ezberi geride bırakmak gerekiyor. Fazlasıyla da zamansız biri aslında... Her an bir yerlerden çıkıp hayatımıza dahil olabilecek gibi bir bekleyişi var. Özellikle son yıllarda popüler kültür ürünleriyle beraber daha çok bizim kuşakla buluşur oldu. Röportaj için çalışırken 2013'te aramızdan ayrıldığını öğrendiğimde epey şaşırdım. 90'larla beraber Ferdi Özbeğen'le aramıza giren sert mesafenin şaşkınlığı bu belki de.

Ferdi Özbeğen'in müziği üzerine beraber düşünmek için; eleştirel bakışını merakla takip ettiğim, sıkı bir kültür tarihçisi olan, kuir kültür üzerine uzun yıllardır fazlasıyla mesai harcayan İlker Hepkaner’le aylar süren ertelemelerimizin ardından nihayet buluştuk. New York ve İstanbul arası ikili hayatının Galatasaray Üniversitesi’nde ders vermeye devam ettiği ve yeni bir şiir kitabıyla okurlarla buluştuğu İstanbul kısmında, İlker’le Ferdi Özbeğen’i etraflıca ele aldık. 

2021’de Kaos GL’de yayınlanan yazında Ferdi Özbeğen’in o ara sık gündeme gelmesinden hareketle, Türkiye kültürel panoramasında yeni bir yer alıp alamayacağını soruyorsun. İlk sorum: Yeterince yersiz yurtsuz muydu Ferdi Özbeğen?

Modern ve hatta post-modern bir toplumda yaşadığımız için sürekli bir unutma ve unutturma hâli içinde yaşıyoruz. Ferdi Özbeğen de her on yılda bir unutuluyor ve tekrar keşfediliyor. ‘Bir Başkadır’dan önce 2011’de 'Kaybedenler Kulübü' filmi sayesinde insanlar tekrardan “Aa Ferdi Özbeğen vardı” demişler mesela. Sanatçının hayat hikayesine baktığımızda da kendisini kimi zaman unutturmak istediğini görüyoruz. Mesela annesiyle yaptığı bir konuşma sonrasında ünü ve onun getirdiği şaşayı önemsememeye başladığını ve bir dönem Bodrum’da inzivaya çekildiğini görüyoruz. Zaman zaman geri geliyor ama. 

Ferdi Özbeğen'in zamanında müzik dünyasının zirvesinde olduğunu hatırlayalım. 1982’de vergi rekortmeni olmuş bir sanatçıdan bahsediyoruz. Ancak 90’larda neredeyse hiç ortada olmaması kendi seçimi. Buna rağmen yaşadığımız unutma ve unutturma toplumunda sürekli unutulup tekrar hatırlanan birisi olduğu için ona ‘yersiz yurtsuz’ diyebiliriz belki. Bu röportaj için hazırlanırken yeniden baktım: Durduğu yer de -özellikle müzikal anlamda ya da popüler kültürün kategorileri anlamında- çok fazla kategorinin ortasında. Kendine dair -en azından Türkiye'de- bir şov türü yaratıyor, piyanist şantörlük diyoruz bu türe. Özbeğen'den sonra başkaları gelse de bir dönem sonra bu şov türü bitiyor. O yüzden de bir unutulmuşlukla karşılaştığını söyleyebiliriz. 

Müziği de net bir kategoriye yerleştirilemiyor. Arabesk miydi? Türkçe sözlü hafif müzik miydi? Aynı anda ikisi birden ama aslında hiçbiri miydi? Bugünden bakınca şahsen benim çok sevdiğim bir yersiz yurtsuzluk bu.

Son 10 yılla beraber Ferdi Özbeğen’in, hengamesi yüksek kültürel panoramada bir yer edindiğini düşünüyor musun?  

Şu an Türkiye'deki kültür üretimini düşündüğümüz zaman, pek çok şeyi geçmişten günümüze kattığımızı görüyoruz. Mesela ben derste 20 ile 24 yaş arasındaki öğrencilerime en sevdikleri pop yıldızını sordum ve en çok verilen cevaplardan biri Şebnem Ferah oldu. Hem de Şebnem Ferah çok uzun zamandır şarkı ya da albüm yayımlamamasına rağmen. Buna ek olarak uzun zamandır müzik yapan sanatçıların yeni üretimleri de bir dirençle karşı karşıya. Mesela Sezen Aksu’nun son albümü ‘Paşa Gönül Şarkıları’ bence müthiş bir müzikal altyapıya ve çok sağlam sözlere sahip olmasına rağmen birçok eleştirmen tarafından beğenilmedi. Sosyal medyaya bakıyorsunuz, dinleyiciler şöyle diyor: “Bunlar Sezen Aksu şarkısı değil.” Geçmişte kalan ya da geçmişten gelen bir şeyi istiyorlar. 

Bu nedenle Ferdi Özbeğen'in de 'Kaybedenler Kulübü’nden 10 sene sonra, 'Bir Başkadır’la geri gelmesi hiç şaşırtıcı değil. Ben bir kültür eleştirmeni olarak kültürel ürünlere bakarken hep farklı farklı olayların ve durumların birbirini nasıl etkilediğini ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Burada kesinlikle ‘Kaybedenler Kulübü’ ile sinemanın, 'Bir Başkadır' ile ise internet televizyonculuğunun eskide kalan popüler müziğe ve kültüre yardım etmesi durumunu gözlemliyorum. Bazen kimi şarkılar eski dizileri hayatımıza geri getiriyor, bazen kimi diziler eski şarkıları. Pop müzik kendisini başka başka mecralarda yeniliyor bu şekilde.

Ferdi Özbeğen'in bizim kuşak tarafından sevilmesinin bir nedeni de müziğine bir dizide yer verilmesi ve bu dizinin de bir anda çok izlenmesi... Berkun Oya o şarkıyı diziye o şekilde koymasaydı ya da Youtube'da bu konser kayıtları olmasaydı, belki de bizim kuşağımız Özbeğen'i hala unutmuş hâlâ dinlemiyor olacaktı.

FERDİ ÖZBEĞEN İKON DEĞİL, KUİR AZİZ 

2016’dan bu yana süren homofobik-transfobik cadı avı, hareketleri ve aktivizimi kimi ikonlar bulmaya ya da keşfetmeye yönlendirdi belki de. Bunun yalnızlaştırma politikasıyla ilişkisi inkâr edilemez. Geçen haftalar kaybettiğimiz Güllü’nün 2021’de katıldığı Kuirfestte açtığı trans bayrağı, lubunyalara “evlatlarım” diye hitabının yarattığı coşku, 2022’de Nükhet Duru’nun yine aynı festivalde ‘Yasaksa Yasak’ söylemesinin yarattığı heyecan... Kısıtlı imkanların şöhretli isimlere harcanıyor olması bir gerilim de yaratmıştı. Hafızam ve ilgim beni yanıltmıyorsa, 2010’larda böyle figürlere tutunma ya da ikonlar yaratma eğilimine daha az rastlanıyordu. İddialı bir tez ortaya atmak istemem ama bana, ‘Kuir bir ikon olarak Ferdi Özbeğen’ yakın dönemin ürünüymüş gibi duyuluyor. Uzun yıllardır aktivizmin bir parçası olarak, 90’ların lubunya kültürüne da hâkim bir akademisyen ve kültür tarihçisi olarak ikonlaştırma bahsiyle ilgili neler söylemek istersin? 

2010’lardaki aktivizm sayesinde aslında görünürlük artıyor ve 2013’te Gezi'deki etkin sokak aktivizmiyle görünürlük özellikle şehirli, orta sınıfta iyice kök salıyor. Bu dönemden önce hem aktivizm etrafında toplanan lubunya sayısı az, hem de müttefik sayımız. 2013'te görünürlüğün kök salmasından sonra hak kazanımı ne yazık ki olmuyor ama görünürlük daha fazla müttefiği yanımıza getiriyor. Böyle bir ivmelenmede ikona ihtiyacınız çok olmaz. Ama ne zaman ki şeytanlaştırma başlar, sistematik bir şekilde farklı kurumlar tarafından dışlanma pratikleri şiddetini artırır, o zaman tabii ki yanımızda duracak güçlü insanlar aramaya başlarız. Mesela Sarah Schulman son kitabı ‘The Fantasy and Necessity of Solidarity’de (Dayanışmanın Hayali ve Gerekliliği), “Bize saldırıldığında ilk ne düşünürüz?” diye soruyor ve şöyle cevap veriyor: “Birisi bize saldırdığında, yani bir insan bize şiddet uyguladığında ilk hayal ettiğimiz şey 'Keşke birisi gelse ve bu şiddeti durdursa’ olur”. Çünkü insan ben şu anda bu şiddeti tek başıma durduramayacağım dediği anda dayanışmaya ihtiyaç duymaya, onu aramaya başlar. Neden şimdi ikonlara daha çok ihtiyaç duyuyoruz sorusuna böyle cevap verebilirim. Günümüzde şiddet o kadar sistematik bir hale geldi ki... Bu desteği kültürel dünyadaki figürlerden bekliyoruz, çünkü kültürel dünya lubunyaların hayatının çok önemli bir parçası. 

Her topluluk gibi biz de kültürel ürünler üzerinden iletişiyoruz bazen. Mesela 90’larda ve erken 2000’lerde lubunyaların şarkısı ‘Olmasa Mektubun’du. Bunun nedeni şarkının hepimizin deneyimlediği bir şeyi anlatmasının yanında şarkının sözlerinin Murathan Mungan tarafından yazılmış olmasıydı. Bugün daha farklı bir durum var, ne şanslıyız ki Mabel Matiz'in yazdığı onlarca marşımız var. Ancak şunu da söylemeliyim. Bu söyleşiye hazırlanırken çevreme en sevdikleri Ferdi Özbeğen şarkısını sordum. 'Gündüzüm Seninle' çok çıktı, neden diye sorduğumda cevapları da netti: “Çünkü çok lubunya bir şarkı.” Suat Sayın'ın yazdığı sözlerin bizim yaşadıklarımızı çok iyi anlatmasına ek olarak bizden olduğunu bildiğimiz bir sanatçının söylediği bir şarkı ile iletişebilmenin heyecanını duyuyoruz bence. Bu nedenle Ferdi Özbeğen'i bir ikondan daha çok tarihimizin bir yapı taşı ya da bir dönüm noktası olarak değerlendiriyorum. Zaten yazdığım yazıda da “Kuir ikonlar öldü, bize kuir önderler lazım” demiştim. 

Bize sadece idealize ettiğimiz, çok sevdiğimiz değil; aynı zamanda bizim yanımızda durabilen, bizimle o şiddeti durdurmaya çalışan, bizim hak kazanımlarımız için bizimle birlikte konuşan, yürüyen, çarpışan insanlara ihtiyacımız var artık. Peki Ferdi Özbeğen ikon mu, değil mi? İngilizcede ‘queer saints’ kullanımı var, yani kuir azizler... Ferdi Özbeğen’i de biraz daha öyle düşünüyorum: yapı taşı, dönüm noktası, lubunya tarihinin çok önemli, çok değerli bir parçası.

HER HİKAYESİNDE UFAK HAZİNELER GİZLİ

Aşkını sır gibi sakladığı gibi sır gibi sakladığı başka şeyler de var: Ermeni bir ailenin çocuğu, Ermeni okullarına gidiyor. Hristiyan kültürüyle yetişiyor. İsmine dair de tartışmalar var. Piyano ile kurduğu ilişki de belki buradan geçiyor. Neleri saklıyor müziğinde?

Hayat hikayesini kendisi anlattığında güzel bir yaşamdan bahsediyor, özellikle annesiyle iyi bir ilişkisi var. Onun sözünü çok dinlermiş. Babası Girit göçmeni, annesinin kimliği nedeniyle bir dışlanmışlık yaşadığını tahmin edebiliyoruz. 

Kendi lubunyalığına gelirsek... Bundan çok sınırlı şekilde bahsediyor ya da çok sınırlı bir kayıt var bu konuda diyelim. Kendisini sakladığını görüyoruz. Müziğine baktığımızda da Ferdi Özbeğen hep başkalarının yazdığı sözleri söylüyor, bildiğim kadarıyla çok ünlü olan hiçbir şarkısının bestesinde de kendi imzası yok. En ünlü şarkıları Ülkü Aker'in yazdığı şarkılar. Orada da kuirlik olarak yorumlanabilecek şöyle bir şey var: Birçok şarkısını Ülkü Aker yazdığı için, çoğu şarkısı aslında bir kadından erkeğe giden sözlere sahip. Ferdi Özbeğen kadınların onu bu kadar çok sevmesini buna bağlıyor ve ekliyor: “Ünümün bu kadar uzun soluklu olmasını kadınlara borçluyum.” Erkek bir sanatçı için o dönem bunu rahatça söylemek çok cesur ve bence çok kuir bir şey. 

Evet, kendini anlattığı görsel ve yazılı ürünlerde bir lubunyalık kimliği kabulü görmüyoruz ancak kendisinin hayat hikayesinde yine de ufak hazineler gizli diyebilirim. Tamamen kendi cinsiyetini aşan bir sanattan ve buna sımsıkı sarılmasından bahsediyoruz. Bu her 'erkek' sanatçının kabul edebileceği bir şey değil. 

MÜZİKAL GELENEKLERİN TAM ORTASINDA 

‘Ferdi Özbeğen’le 45 dakika’ 1977’de yayımlanan ilk long play’i. İçinde şöyle tarifleniyor Özbeğen müziği: “Özbeğen yeni bir tavırdır. Türk müziği ile Batı müziğini söylerken ve çalarken birbirine çok yaklaştıran bir tavır.” Bu yeni tavrı müzikal olarak sen nasıl tarif edersin? 

Soruna cevap vermek için Özbeğen'in müzikal tarihine girelim istiyorum. Ferdi Özbeğen, zengin bir müşteri kitlesi olan otellerde canlı müzik yaparak ünlü olmuş bir insan. Buralarda Türkçenin yanında İngilizce, İspanyolca, İtalyanca şarkılar söyleyebildiği için çok seviliyor. Buna ek olarak çok iyi müzik biliyor. Bu long play'e baktığımızda çarpıcı bir çeşitlilik görüyoruz. Türkçe sözlü tango da var, Türk sanat müziği de. Arabesk diyebileceğimiz şarkılar da var, aranjmanlar da. Hemen sonrasında yaptığı bir iki albümde yaklaşık 10 sene sonra Türk pop müziğini şahlandıracak iki kadının, yani Sezen Aksu ve Aysel Gürel'in söz ve besteleri var. İşte Ferdi Özbeğen o dönem Türkiye'deki müzikal geleneklerin tam ortasında duruyor. Yaptığı müzikle bu gelenekleri birbirine yaklaştırıyor ama aynı zamanda ‘piyanist şantör’ kavramını Türkiye'de ortaya çıkardığı için kendine ait bir tür de yaratıyor. O yüzden ben onun hiçbir kategoriye sığmadığını düşünüyorum. 

KİMSE GİBİ DEĞİLDİ, SADECE FERDİ ÖZBEĞEN’Dİ

1981’de Yasemin Yazıcı’ya verdiği röportajında yaptığı müziğin türünün sorulması üstüne, “Şimdilik böyle bir tanım­lama yapmak için erken. Bir yol açtık adını sonra koyarlar” diyor. Taverna müziği yaptığını söyleyenler var. Ama az önce çizdiğin perspektiften bakınca bu kategori yeterli değil. 

‘Taverna müziği’ dersek de sadece canlı icra kısmına bakmış oluyoruz bence, o zaman 30 civarı albümü nereye koyacağız? Ama canlı performansları onun için çok önemli, bunu not etmeliyim. Mesela hayattaki en büyük başarılarından biri Şan Tiyatrosu'nda verdiği konserler, o böyle tanımlıyor... Orası taverna mı? Değil. Hatta orada konser verme hikayesi de çok ilginç. Bir gün Şan Tiyatrosu'na gidiyor ve orada konser vermek istediğini söylüyor. Reddediliyor. Sonra tiyatronun programındaki bir müzikal yetişemediği için “İyi hadi gel, bizde bir konser ver” diyorlar. O da “Ben burada konser veririm ama biletleri çok ucuz yapacaksınız” diyor. Normalde çıktığı pahalı yerlerde onu dinleyemeyen insanlar da gelsin diye kaşesini minimal tutuyor. İki sene içinde 40’tan fazla konser veriyor. Sınıfsal anlamda dinleyicinin çeşitlenmesi için bir adım atıyor. Onu tavernalarda dinlemeyen insanlar için yapmış oluyor. O yüzden ‘taverna müziği’ diyebilir miyiz? Bir kültür tarihçisi için, bir sanatçı hakkında “O kimse gibi değildi, sadece Ferdi Özbeğen'di” demek çok heyecan verici. 

ZENGİNLERE ÇALDIĞINI KABUL EDİYOR AMA…

Sözü biraz daha tavernalarda tutmak istiyorum. 1980’lerle beraber burjuvazinin eğlence alışkanlıklarında bir değişim yaşanıyor. Daha gösterişli, daha şaşalı, daha arsız bir sunum. Tavernalar da bu sunumun sahnelendiği yerler arasında. Sol muhalefetin, işçi hareketinin, devrimcilerin 12 Eylül darbesi sonrası bastırılmasını fırsata çevirmiş bir burjuvazi var. Devir onların devri. Özbeğen bu taverna kültürünün neresinde? 

Burada tavernaların da gazinoların da çok ağır bir şekilde kontrol edilen yerler olduğunu söylemem lazım. Bülent Ersoy'un ve diğer trans sanatçıların darbe sonrası dönemde başlarına gelenleri biliyoruz. O kadar özgür müydü tavernalar ya da gazinolar, bilemiyorum. Yeni, dönemin şartlarına göre değişen bir eğlence anlayışı olduğu doğru. Fakat yine Özbeğen'in röportajlarında hep söylediği bir şeyden bahsetmek isterim. Zenginlere çaldığını kabul ediyor ama aynı zamanda bizden o orada çaldığı için birçok insanın bundan ekmek yediğini unutmamamızı rica ediyor. Sahnesinin komisi, garsonu, müzisyeni, yemek ve içki tedarikçisiyle büyük bir iş kapısı olduğunun altını çiziyor.  O dönem böyle lüks yerlerde sahne alan herkes bunu yapıyor mu? Sanmıyorum. O açıdan değerli buluyorum Özbeğen'in bu bakış açısını.

Eğlence kültürü çok dilli bir repertuardan tek dilli bir yere doğru da dönüşüyor. 

Aslında İstanbul’daki canlı müzikholler, doğuştan İstanbullu olmayanların başlattığı bir eğlence. Maksim Gazinosu’nun ilk sahibi Amerikalı bir siyah. Ama her şey gibi, İstanbul'daki eğlence hayatı da Türkleştirildi. 20. yüzyıldaki Türkleştirme politikaları gündelik hayatımızı tek dilleştirdiği gibi, eğlence hayatını da tekdilleştirdi diyebiliriz.  

MÜZİK BİLGİSİNİ ÇOK ÖNEMSİYORDU

Eski röportajlarından birinde kendi yaptığı müziğin halkı arabeskten kurtaracağını da söylüyor. Ama aynı söyleşide ölçünün halk olduğunu da ekliyor. Arabeskten kaçarken arabesk-fantezi müziğine mi yakalandı Özbeğen?  

Albümlerini düşündüğümüzde çok ilginç bir söylem zira albümlerinde bir sürü Orhan Gencebay şarkısı var. Belki orada kendince şöyle diyor: Sonuçta Orhan Gencebay da aynı dönemde devlet tarafından tehlikeli bulunan bestelere ve sözlere sahip. Gencebay doğrudan Mısır radyosundaki Arap müziğinden etkileniyor. Ferdi Özbeğen müziğinde ise daha Kuzey Akdeniz, daha na-Arap bir tını var. Orhan Gencebay'ın -kendisini, müziğini ve son zamanlardaki politik duruşunu sevelim ya da sevmeliyim- oldukça başarılı şarkıları vardı ve Özbeğen bu şarkıları kendisi yorumlarken belki Gencebay’ınkinden daha farklı bir müzikal kulvar açtığını düşünüyordu. Özbeğen hakkında yaptığım araştırmalarda gördüm ki kendisi müziği, altyapıyı, ritimleri, enstrümantasyonu çok önemsiyormuş. “Sadece Ferdi Özbeğen'lik” olarak bahsettiğim bir kalıba sığmama halinin arkasında müziğe bu kadar kafa yormasının yattığını düşünüyorum. Tüm dünyada çok sevdiğimiz sanatçıların, uzun kariyerlere sahip sanatçıların müzik üzerine bu kadar düşündüklerini görüyoruz. Kendilerini yenilemek istediklerini, sadece müziklerini yenilediklerinde kalıcı olabildiklerini görüyoruz. O yüzden Ferdi Özbeğen’den bahsederken onun müzik bilgisini de mutlaka aklımızda tutmamız gerekiyor. 

90’LARDA KÜLTÜREL HEGEMONYANIN ANKSİYETESİ: ARABESK

“Eğer bir ülke insanının büyük çoğunluğu birtakım olanaklardan yoksunsa, cinsel ve duygusal sorunlarını tam anlamıyla çözememişse elbetteki bunları hatırlatacak, tat­min edecek müzik türünü ara­yacak onu beğenecektir.” 1980’ler Türkiye’sinde Özbeğen’in müziği hangi tansiyonları barındırıyor?  

80 darbesi sonrası dönem siyasal ve kültür politikaları açısından çok incelendi. Bugün biliyoruz ki cuntanın kültüre dair bir projesi vardı: Türk-İslam sentezini ön plana çıkarmak. Amaçları solu yok edip Türk-İslam senteziyle toplumu “kurtarmak”. Bu siyasal ve kültürel projenin etkilerini hâlâ hissediyoruz, hatta bunun içinde yaşıyoruz. Darbe yönetimi Kürtleri, solcuları baskı altına alıyor, onların kültürel dünyada var olmalarını imkânsız hale getiriyor. Fakat bu dönemde Arabesk şaha kalkıyor, hem de devletin kontrol ettiği radyo ve televizyonun dışında mecralarda. Video filmlerle, kasetlerle arabesk Türkiye kültür dünyasının önemli bir öğesi haline geliyor. Buna rağmen 1990’larda kültürel hegemonya sahiplerinin en büyük anksiyetelerinden bir tanesi, Arabesk müziğin “yine” başımıza “bela” olması. Hatta 1990’larda en iyi şarkı ödüllerini Arabesk müzik yapanlar aldığında elitler bileklerini kolonya ile ovuyordu. Fakat 2000’lerin başına doğru arabesk müzik 'cool' oldu. Arabesk de hemen kabul edilmedi, ama bir noktada o da engellenemedi ve herkesin kabul ettiği bir öğe haline geldi. 80'lerdeki Türk-İslam sentezi ümitlerine geri dönecek olursak... Özbeğen farklı gelenekleri bir potada eritmiyordu bence ama o geleneklerin tam ortasında durduğu kesin. 

SESSİZLİKLERDEN OKUYORUZ FERDİ ÖZBEĞEN’İ

LGBTİ+ komünitesiyle ilişkileri var mı?    

Doğrudan söylediği şeyler olmuş mu diye bakmaya çalıştım. Ufak ufak cımbızla çekilen laflar bulabildim. Lubunya kimliğine dair bir şey göremedim, bir iki 'şuradan duydum ki' gibi söylemler hariç. Ama satır aralarına baktığınızda kesinlikle cis-hetero bir erkeğin yapmayacağı şeyleri onun kariyerinde görüyoruz. Mesela Banu Alkan'la çektiği ‘Kadınca’ filmindeki rolü. Bu filmde Özbeğen, Banu Alkan’ın kocası rolünde. Fakat bu rolde beklediğiniz gibi maço bir erkek değil. Çok duygusal... Balık avlamaya gittiğinde “Ben bir canlıyı öldüremeyeceğim” diyor mesela. Özbeğen, 80'lerde böyle bir karakteri canlandırmış.

2009’da Posta gazetesine verdiği söylenen bir röportajda, “Zeki Müren'le cilveleşirdik. O gelirdi beni dinlerdi. Ama o daha sonra başka bir evreye geçerdi” diyor. Orada Özbeğen sarhoşluktan mı bahsediyor, yoksa fiziksel bir yakınlaşmadan mı? Onu tam anlayamıyoruz. “Ben onu istemezdim” diyor. Orada da neyin reddi var bilmiyoruz. Ayrıca Özbeğen'in hayat arkadaşını evlat edinme hikayesini kendisinin anlattığını bir yerde göremedim. Hastalığı iyice ilerlemişken, Ali Rıza Türker’e verdiği röportajda hayat hikayesini anlatırken bu konulara hiç girmiyor. Başkalarının anlattığı hikayelerden bunları biliyoruz. 

Kuir tarihçilik biraz böyle bir şey. Bir şeyleri sessizliklerden, satır aralarından okuyorsunuz. Onları öyle birleştiriyorsunuz. Satır aralarından okuyorsunuz, sessizliklerini okuyorsunuz. Oralarda kendi cinsel kimliğine dair bir kuirlik okunabilir. Bodrum’da ne kadar rahat olduğundan hep bahsediyor mesela, oradaki arkadaş topluluğunu anlatırken kimsenin birbirini yargılamadığını söylüyor. Kendine kurduğu bir cennet var gibi de anlayabiliriz. Bir de kuir tarihçi olduğunuz zaman aslında tüm lubunyaların vakıf olduğu, yazılı olmayan, kulaktan kulağa yayılmış, alışılageldik tarih yazma yöntemleriyle kâğıda geçiremeyeceğiniz kolektif bir hafızaya ortak oluyorsunuz. Bu hafızadan biliyorum ki Ferdi Özbeğen bizden birisi. Yazılı kaydı olmasa da olur benim nezdimde. Buna rağmen 1990'larda başlayan ve 2000'lerde iyice ayağa kalkan hak mücadelesiyle organik bir bağı bildiğim kadarıyla yok.

1977 - 1984 ARASINDA ZİRVEDE

Röportaj için hazırlanırken, Özbeğen’in 2013’te öldüğünü öğrendiğimde çok şaşırdım. Daha eski bir tarihte kaybetmişizdir diye düşünmüştüm. Oysa 2013. Bir boşluk girmiş aramıza belli ki. 

Röportajın başında dediğim gibi, bazen bilinçli kaybolmaları ve sonra geriye döndüğü dönemler var. 80'lerdeki başarılı dönemden sonra inzivaya çekiliyor ama sonra 90’larda televizyon programlarına katılıyor. 2000’lerde yaptığı albümler var. Kendisini zaten daha çok bir albüm sanatçısı olarak tanımlıyor. Albüm yapmayı, herhangi bir şarkı çıkartmaktan daha önemli buluyor. Albümün bütününü düşünmesi daha önce bahsettiğim gibi müziği çok önemsediğini bize gösteriyor. Ancak hiçbir zaman 1977 ve 1984 arasında bulunduğu zirveye yeniden çıkamıyor, çıkmıyor. Bir de 1990’lar tabii bambaşka bir dönem. 1990’larda Erol Evgin'in programında izlediğinizde o dönem yapılan müziğin ne kadar farklı olduğunun farkında olduğunu ve bundan mutluluk duyduğunu görüyorsunuz. Yine de yeni dinleyicilerle de bir bağ kurmak istediğini görebiliyoruz o programda. Mesela orada bir iki yeni şarkısını seslendiriyor. Herhangi bir estetik yargı getirmek istemem ama biz o şarkıları dinlemiyoruz şu an. Biz hala 1970’ler sonu 1980’ler başı kaydettiklerini dinliyoruz. O belki bize bir ipucu verebilir o dönem ne olduğuna dair. 

ŞARKIYI SEZEN’DEN ALIP KENDİSİNİN YAPABİLMESİ HERKESİN HARCI DEĞİL

Bu röportaj öncesi takipçilerine favori Ferdi Özbeğen şarkılarını sordun. Gelen sonuçlarda Büklüm Büklüm dışında Sezen Aksu ve Orhan Gencebay şarkısının hatırlanmadığını söyledin. Fark edilmemesini neye yoruyorsun? 

Bunları, Ülkü Aker’in çok önemli bir söz yazarı olmasına bağlıyorum. Ferdi Özbeğen'in en çok sevilen şarkıları, ‘Gündüzüm Seninle’ hariç, hep Ülkü Aker'in söz yazdığı aranjman şarkılar. Diğer bir istisna, ‘Dilek Taşı’. Müzik, Gülden Karaböcek’e ait. Sözü Ali Tekintüre’nin. Burada Ferdi Özbeğen'in gelenekler arasında kalmayıp onların üstüne çıkmasının etkisini görüyoruz. Bir şarkıyı başkası söylemiş olabilir ama o alıp kendisinin yapabilmiş. Hele ki bunu Gülden Karaböcek’ten, Orhan Gencebay’dan, Sezen Aksu’dan alıp bunu yapabilmesi. Bu herkesin harcı değildir.  

FAVORİM ‘GÜNDÜZÜM SENİNLE’

Senin favori Özbeğen şarkın?

Lubunyalığın şanındandır, Gündüzüm Seninle. 

Bir de bonus o zaman? 

‘Piyanist’, tabii ki. 

Orada da yalnızlığa dair vurgusu var.  

Kimileri Ülkü Aker’in bu şarkıyı Ferdi Özbeğen için yazdığını iddia ediyor. Sözleri çok fena o şarkının, çok yaralayıcı.  

FERDİ ÖZBEĞEN’DEN MABEL MATİZ’E TARİHSEL AKSLARI KURMAMIZ GEREKİYOR

Kuir kültürün neresinde Ferdi Özbeğen?

Ne kadar özel hayatından bahsetmemiş olsa da ne kadar bazı şeyleri sessizliklerden ve ihtimallerden almış olsak da biliyoruz, Ferdi Özbeğen kuir tarihimizin çok önemli bir parçası. Bence şu an bizim Türkiye’nin kültürel tarihinde şuna ihtiyacımız var: Yapı taşlarını, dönüm noktalarını belirlemek, nereden geliyoruz ve nereye gidiyoruz onu belirlemek. Mesela Mabel Matiz’i bu kültürel ve tarihsel bağlamdan kopuk düşünemeyiz. Onun üzerinde yükseldiği bir temel var. Ferdi Özbeğen’in pop müzik tarihindeki yerini anlamak biz lubunyalar olarak kendi tarihimizi anlamamız için çok önemli, kültürel tarihteki yerimizi anlamamız için de... Belki dayanışma pratikleri yok, belki çok kendi başlarına bu sanatçılar. Ama anlatılan hikâyede, yazılan tarihte Bülent Ersoy'un, Zeki Müren'in, Ferdi Özbeğen'in yer alması elzem. Ben aynı şeyi edebiyatta da görüyorum. Özellikle kuir şiirde. Arkadaş Z. Özger’i anıyoruz ama onun yanına mutlaka Sami Baydar'ı da koymak lazım ki Ahmet Güntan’a, küçük İskender'e nasıl geldik, anlayabilelim. Tarihsel izlekleri ve aksları kurmamız gerekiyor. Hele şu an Mabel Matiz’in başına gelenleri düşündüğümüzde o aksları kurup nereden geldik ve nereye gidiyoruz ve sanatçılarımıza nasıl sahip çıkabiliriz sorularını cevaplamamız için bunun gerekli olduğunu düşünüyorum. 

BUGÜN BAŞIMIZA GELENLERİ ANLAMAMIZ İÇİN…

Görsel sanatlarda bu arkeoloji daha net çıkarılabiliyor sanırım. Gerçi mesela Sezen Aksu’nun bir okul olduğunu da söyleyebiliriz. 

Sezen Aksu evet 90'larda bir okul yarattı, yarattı ama Sezen Aksu’nun da nereden geldiğine bakmamız gerekiyor. 90'lara kadar, Atilla Özdemiroğlu, Onno Tunç, Egemen Bostancı etkileri var, sonra Aysel Gürel'in ona öğrettikleri var, onun Ajda Pekkan'dan ve Nilüfer'den öğrendikleri var. Sezen Aksu bir anda kendisini ve okulunu var etmedi. Kültürel tarihimizde bu hatları ortaya çıkarmamız lazım. Türkçe popüler tarih incelemelerinde sürekli kronoloji yazılıyor. Artık bir adım daha ileri gitmek gerek. Biz ‘Yine Yeni Yeniden 90'lar’ podcast'inde ve kitabında bunu yapmaya çalıştık Sezgin İnceel'le. Bizden sonra da harika örnekler ortaya çıkmaya başladı. Mesela bu noktada ‘Yakın Bakış’ podcast serisini anmak isterim. Ne demek istediğimi anlamak için lütfen ‘Yakın Bakış'ın Onno Tunç bölümlerini dinleyin. Umarım bu tip işler çoğalır ve biz kültürel tarihimizi sadece okumayıp, derinlemesine anlayarak bugün başımıza gelenleri daha net anlamlandırabiliriz. 

Ayrıca okuyun