Japon yazar Saou Ichikawa, Booker uzun listesine kalan romanı ‘Kambur’da engelli karakterleri steril bir masumiyet simgesine indirgeyen anlatı geleneğini bilinçli biçimde kırıyor. İyi, sessiz ve uyumlu olma beklentisinin ardına gizlenmiş arzuları, öfkeyi ve bastırılmış sesi görünür kılıyor. Üstelik bunu rahatsız etmeyi göze alan, kışkırtıcı ve uyarıcı bir tonla yapıyor. Ichikawa, “Engelliler arzularını güçlü şekilde ifade ettiğinde etrafındaki insanları şaşırtıp üzecekleri için saflık maskesi takarlar. ‘Kambur’, bu maskenin ötesindeki iç sesi anlatıyor.”
Merve İyigün
Kadın bedeni, annelik, üreme hakkı, engellilik ve toplumsal dışlanma… Japon edebiyatının en prestijli ödüllerinden Akutagawa Ödülü’ne layık görülen, uluslararası alanda geniş yankı uyandıran, Booker uzun listesine kalan Saou Ichikawa’nın ‘Kambur’ adlı romanı, bu meselelerin hiçbirini dolaylı anlatıların güvenli alanına sığınarak ele almıyor. Aksine, doğrudan, sert ve sarsıcı bir dille okurun karşısına çıkıyor.
Japonya’da uzun yıllar yürürlükte kalan eski Öjenik Koruma Kanunu’nun (engelli bireylere zorla kısırlaştırma ameliyatı yapılmasının dayanağı olan yasa) karanlık mirasını arka planına alan roman, engelli bir kadının iç sesini merkeze taşıyarak edebiyatta nadir rastlanan bir bakış açısı sunuyor.
Ichikawa, engelli karakterleri trajik birer figüre ya da steril bir masumiyet simgesine indirgeyen anlatı geleneğini bilinçli biçimde kırıyor. “İyi”, “sessiz” ve “uyumlu” olma beklentisinin ardına gizlenmiş arzuları, öfkeyi ve bastırılmış sesi görünür kılıyor. Üstelik bunu rahatsız etmeyi göze alan, kışkırtıcı ve uyarıcı bir tonla yapıyor.
Saou Ichikawa’yla ‘Kambur’un yazılma sürecini; edebiyatta engelli temsiline dair yerleşik kalıpları; ayrıcalık, beden ve söz hakkı meselelerini; ayrıca çağdaş metinlerin giderek artan “dikkat çekme” rekabeti içinde edebiyatın nerede durduğunu konuştuk.
‘Kambur’, kadın bedeni, annelik ve üreme hakları gibi konulara çok cesurca yaklaşıyor. Bu meseleleri bu kadar doğrudan ele almak sizin için neden önemliydi?
Kadın bedeni, kadın, üreme hakkı toplumsal ilginin toplandığı, iç içe geçmiş konular. Bunlar özellikle, geçen 10 yıl içerisinde Japonya’nın edebiyat dünyasında oldukça öne çıkan başlıklar. Edebiyatın görevlerinden biri de baskılanan sesleri toplayıp onların yankısı olmaktır. Fakat günümüz Japon edebiyatında fiziksel engeli olan bir kadına ait hiçbir hikâye göremedim. Eserde de yer alan eski Öjenik Koruma Yasası’na (engelli bireylere zorla kısırlaştırma ameliyatı yapılmasının dayanağı olan yasa) ilişkin devletin tazminat sorumluluğunu kabul eden karar 2024 yılında verildi. Bu, kesinlikle çok uzak bir geçmişte kalmış ve kapanmış bir mesele değil; haber medyasında düzenli olarak ele alınan, halen devam eden güncel bir sorun. Buna rağmen edebiyat dünyasında bu meseleye bugüne dek yer verilmemiş. Ben yazmasaydım, hala bugüne dek var olmamış olabileceği düşüncesi bana son derece tuhaf geliyor. Bu durum, engelli kadınların sesinin ne kadar kolay göz ardı edildiğini gösteriyor. Bu yüzden, derin bir çukurun dibinden, yüksek sesle ve güçlü sözcüklerle hiçbir şeyi umursamadan cesurca tasvir ederek haykırmak gerektiğine inanıyorum.
Engelli bireylerin edebiyatta temsili yeteri kadar gerçekçi bir şekilde ele alınıyor mu? Bu romanı engelli dünyasını daha gerçekçi anlatmak için mi yazdınız?
Aslında kişilik veya çevre temelli çeşitli engeller bulunur fakat zaten engelli bireylerin kaleme alındığı örnekler bir hayli az. Bu yüzden edebiyatta engelliler hakkında bir önyargı var. Engelliler, geçmişte çirkin kötü karakter, aşırı derece masumlaştırılmış kişi, bilge, trajediyi vurgulayarak hikâyeyi ilerletmek için kullanılan araç gibi tek kullanımlık rollere sahipti. Engellilerin aktif bir ana karakter olarak yazıldığı çok nadir. Sık sık engelli kişinin topluma uyum sağlamak adına oynadığı saf ve temiz kalpli kişiliği oldukça sığ bir şekilde ele alındığını düşünüyorum. Engelliler arzularını güçlü bir şekilde ifade ettiğinde etrafındaki insanlar şaşırtıp üzecekleri için bu maskeyi takarlar. ‘Kambur’, bu maskenin ötesindeki iç sesi anlatıyor.
Engelli bireylerin yüksek ekonomik statüye sahip olmaları bir üstünlük ve ayrıcalık mı?
Amatör olduğum zamanlar genç erkek ve kadınlara yönelik birçok fantastik eser yazdım. Aralarından birkaçının ana karakteri tekerlekli sandalye kullanan genç kızlardı. Onlar birer prenses veya yüksek rütbeli bir hükümet yetkilisinin kızıydı fakat her eserde mutlaka finansal ve kültürel konumları, ayrıca yaşadıkları çevre ve sahip oldukları ayrıcalıklara dair derin derin düşündükleri bir sahne ekledim. ‘Ayrıcalıklara sahip olmak, zayıf veya güçlü olmak akraba ilişkilerine dayalı bir şeydir’ konusunun en başından beri benim ana fikrim olduğunu düşünüyorum.
Kitap yer yer bilinçli olarak kışkırtıcı ve sarsıcı bir ton taşıyor. Okurda nasıl bir etki bırakmasını istediniz?
Eserin ana fikirlerinden biri; dünyadaki sayısız metni, kalite farkı gözetmeksizin eşdeğer tutmaktır. Yarı zamanlı çalışanların yazdığı reklam geliri gözeten ahlaksız bloglar da X gönderileri de, kadınlara yönelik pornolardaki inlemeler de, internet meme’leri de. Bu dünya ‘uyarıcı’ kelimelerle dolup taşıyor. Geleneksel edebiyatın basılı kitapları açısından, bunların tümü okurun kısıtlı vakti için birbiriyle yarışan rakiplerdir. Ortadoks kitaplar olarak edebiyatın varlığı silikleşiyor ve edebiyat, başka modern ifade yöntemlerine karşı kapalı bir yaklaşıma sahip. Edebi kalite arayışında gerçeklikten çok uzaklaşmak ilginç olmayacaktır. Eserin uyarıcı kelimesi, duvarları yıkıp bizzat edebiyat tarafından gerçekliğe sıkıca tutunan; zehirli dokungaçlara sahip bir şey olduğunu düşünebilirseniz.
İlk kitabınız ‘Kambur’la aynı zamanda ödüllerin de sahibi oldunuz. Hayatınızda değişen şeyler oldu mu?
Amatör olarak yapmakta olduğum şey işime dönüştü. Yazarlık mesleği sebebiyle hiç boş vaktim kalmadı ama onun dışında yaşantım da düşünce yapım da değişmedi. Ya hep evdeyim ve öylece oturuyorum ya bir şeyler yiyorum ya da bir şeyler yazıyorum; sadece bu. Japonya’nın ve dünyanın çeşitli gazete ve dergilerinde adımın geçmesi çok tuhaf, sanki bir başkasını anlatıyorlarmış gibi seyrediyorum.
