CEMRE ÖĞÜN: BOŞLUKLARI SEVİYORUM

İlk kitabı ‘Ağaç Gölgesi’ndeki öykülerinde sıradan olanın içindeki gerilimi, küçük anlarda biriken baskıyı takip eden Cemre Öğün: “Öyküleri başlatan küçücük anlar kadın karakterlerin kendilerini bulmaya yönelten tetikleyiciler. Hepimizin hayatı benzer anlardan oluşuyor ve hepsi birleşerek kadınlık deneyimini oluşturuyor.”
Cemre Öğün, ilk öykü kitabı ‘Ağaç Gölgesi’ni Alakarga Yayınları etiketiyle okurla buluşturdu. 13 öyküden oluşan kitapta, gündelik hayatın içinde çoğu zaman hiç sorgulamadan kabul ettiğimiz ilişkiler, davranışlar ve roller merkeze alınıyor. Öğün, büyük olaylar anlatmak yerine, sıradan olanın içindeki gerilimi, rahatsız edici detayları ve küçük anlarda biriken baskıyı takip ediyor. Kitap; aile ilişkilerinden arkadaşlıklara, çalışma hayatından ev içi düzene kadar uzanan bir alanda, “normal” sandığımız şeylerin altına bakmaya çağırıyor.
Öğün’le bu ilk öykü kitabından yola çıkarak yazma sürecini, masum görünen düzenlerin içindeki iktidar biçimlerini, yazının iyileştirici ama politik tarafını ve daha birçok şeyi konuştuk.
Bu seçki nasıl şekillendi?
Bu 13 öykü yaklaşık bir buçuk sene içerisinde yazdığım öykülerden bir seçki. Konuları ve kurguları benzer olmamakla beraber meseleleri birbirlerine çok yakın ve bu anlamada bir ortaklıkları olduğunu düşünüyorum. Sanırım bu yazar olarak mutlak bir bilinçle yönettiğiniz bir süreç olmuyor. Yazdıklarınız sizin kendi meselelerinizden, okuduklarınızdan ve kafanızı kurcalayanlardan beslendiği için birbirlerini destekledikleri, aynı yerden güç aldıkları çok nokta oluyor. Böyle bir öykü grubu içinden yaratıcı editörüm Melisa Ceren Hasmaden ile tutarlı bir bütünlük ve tempo oluşturacağına inandıklarımı seçtik diyebilirim.
Bu duyguların iktidar kavramıyla yakın ilişkisi var
Öykülerinizde güvenlik, kontrol ve sınır duygusu güçlü biçimde hissediliyor. Bu hissin bugünün toplumsal iklimiyle nasıl bir bağı olduğunu düşünüyorsunuz?
Bence bu duyguların iktidar kavramı ile yakın bir ilişkisi var. Modern toplumda birey mikro iktidar ağları içerisinde var olup kimliğini geliştiriyor. Bu noktada bireye eleştirel bir gözle bakmanın yaşantımızın gerçekliğini görmekte yararlı olduğunu düşünüyorum. Bunu farklı konu, mekân ve kurgular içinde ele almak günlük yaşantımızı donatan ve masum gözüken iktidar ilişkilerini de görünür kılıyor. Bu durum ev içi iş bölümü ya da şehir ve barınma bağlamında ele alındığında bambaşka karakterlerin yaşantısına yansıyor. Bugün küresel anlamda insan emeğinin değerinin sorgulandığı, dünya kaynaklarının daha küçük azınlıklar tarafından yönetildiği pastanın gittikçe büyüdüğü -çoğunluk içinse küçüldüğü-bir çağdayız. Mikro ölçekte benzer kurulumları yeniden eleştirel bir gözle yaratıp bazen okuru rahatsız edecek ölçüde irdelemeyi seviyorum.
Kitaptaki mekânlar öykülerin birer karakteri gibi sıklıkla. Yazarken mekân sizin için nasıl bir hafıza taşıyıcısı?
Evet, öykülerimde mekânın önemli bir yeri var. Bence mekân insanların hareket alanlarının önemli bir belirleyicisi. Bu anlamda toplumdaki rollerimizi de şekillendiriyor. Mekânsal imgelerin yüzlerce yıllık hafızanın taşıyıcısı olup artık hayatımızda yeri dahi olmadığını sandığımız değerleri bilinçdışımızda canlı tutabildiğine inanıyorum.
Çoğu üyesi mimarlardan oluşan bir ailede büyümemin de bu yöndeki merakıma zemin hazırladığını düşünüyorum. Çocukken yemek sofralarının konusu tasarım olunca insan girdiği her mekânda bu anlamda ilgi çeken izler ve imgeler bulmaya başlıyor. Belki ‘süs’ dediğimiz mekânsal objelerin bile arkasındaki tarihsel yüklere karşı daha hassas bir bakış geliştiriyor.
Bunu kendi adıma çok güçlü hissettiğim öykülerden biri ‘Sezonluk’, Akdeniz mimarisinde dışarının sıcağını içeriden ayıran kalın taş duvarlara ve fil gözlerine sahip eski bir taş evi anlatıyor. Ve modern dünyada romantik bir nostaljiyle yaklaşılan bu evin bir kadın üzerindeki etkisini. Aslında bu öyküde geriye dönük de bir fikir yürütme olduğunu düşünüyorum. 21. yüzyılda kendi hayat ölçüleri içinde taş duvarların arasına sıkışmış bu kadın üzerinden daha geniş bir okuma da yapabiliriz. Mekanın bu anlamda tarihle bağlantılı olması ilgimi çekiyor.
Zihin boşlukları dolduruyor
Öykülerinizde bakılmayan ya da üstü kapatılan alanlar sıkça karşımıza çıkıyor. Bu boşluklar metinlerinizde nasıl oluşuyor?
Hem kendi yazdıklarımda hem başka metinlerde boşlukları seviyorum. Bunlar bana genellikle cevap arayan sorular gibi geliyor. Bu boşlukları öykülerin merkezine yerleştirmek bence metne okuru hafifçe ürperten bir tekinsizlik katıyor. Merkezinde boşluk olan metnin sorusunu da en nihayetinde okuyucunun zihni üretiyor gibi geliyor bana. Yani yazar olarak benim zihnimde kendi tecrübelerimden beslenen bir soru oluşurken okurun zihni bu boşluğu kendi kişisel geçmişinden tecrübelerle dolduruyor. Kendimi ve metinlerimi yakın hissettiğim yazarlarda da hep benzer boşluklu yapılarla karşılaşıyorum.
Kadınların gündelik hayatta sürekli göz önünde olma hâli, öykülerinizde güçlü bir gerilim yaratıyor. Bu görünürlük baskısı gerçek hayatta kadınları nasıl şekillendiriyor?
Öykülerimdeki kadınlarla genellikle bir değişim içerisindelerken karşılaşıyorum. Kurmacaya yansıyan bu süreçler sanırım kendi yaşamıma, çevremdeki kadınların yaşamlarına paralellik gösteriyor. Bu sebeple de karakterlerin yaşadığı bu göz önünde olma ya da görülme hali genellikle izlendiğimi ya da çevremdeki kadınların bu anlamda izlendiğini fark etmemle görünür hale geliyor.
Kadın yaşantısının ya da fizikselliğinin sürekli olarak dışarıdan yeniden tanımlandığı bir dünyada yaşıyoruz. Kadınlar bu dünyada hayatta kalmaya çalışırken tekrar tekrar şekil ve yoğunluk değiştiriyorlar. Kitaptaki ‘Delik’, ‘Puset’, ‘Sezonluk’, ‘Ardiye’ gibi öyküler aslında bu ihtiyaca göre şekil değiştirme ya da yeniden olma haline dur diyen veya onları dur demeye çok yaklaştıran bir yüzleşme yaşayan kadınlarla ilgili.
Kadınlık deneyimi
Kadın karakterleriniz genellikle gündelik hayatın içinde, çok ‘küçük’ anlarda sınanıyor. Bu küçük anlar sizin için neden önemli?
Aslında öyküleri başlatan küçücük anlar kadın karakterlerin kendilerini bulmaya ya da en azından araştırmaya yönelten tetikleyiciler. Bu anları metinlerimde mümkün olduğunca genişletmeye çalışıyorum.
‘Dışarıda’ isimli öykü bence bahsettiğiniz bu küçük anlardan birine güzel bir örnek. Çok basit ve iyi niyetli bir iltifatla başlıyor ve bir günün çok küçük bir bölümünü kaplıyor. Ama öyküde kadın karakter için bu basit iltifat çok yüklü ve kadınlık deneyiminde dışarıdaki insanların ‘başarısızlık’ ya da ‘eksiklik’ olarak değerlendirebileceği ve sadece kendine itiraf edebileceği bir dizi seçimi simgeliyor.
Bana kalırsa hepimizin hayatı benzer anlardan oluşuyor, sonsuz birçok küçük an birleşerek hem iç dünyamızda hem dışarıda kadınlık deneyimini oluşturuyor. Bunu feminist psikolojinin çok önemsediği ‘fragmented self’ kavramı ile de bağdaştırabiliriz.
Kitaptaki kadın karakterlerin yaşadığı baskılar, bugünün kadınlık deneyimiyle hangi noktalarda kesişiyor?
Bence hâlâ bir kadının güvenliğinden bahsettiğimizde bunu erkek merkezli bir bakış açısından okuyabiliyoruz. Bunu aslında istemsizce yapıyoruz, ben zaman zaman kendimi böyle durumlarda buluyorum.
Kadının mutluluğunu, sağlığını, başarısını ya da güvenliğini bu koşulların sağlanmasının nelere bağlı olduğunu sorgulamaya çalışıyorum. Bu sorgulama sırasında da genellikle göze hiç batmayacak, toplum nezdinde neredeyse tamamen normalleşmiş -hatta çoğunlukla hoşa giden- durumları seçip sorunsallaştırıyorum.
‘Puset’ öyküsü buna iyi bir örnek olabilir. Yeni anne olmuş bir kadının sokaktaki ilk gününü konu ediniyor. Bebeğini güvende tutmaya çalışan kadın yolda bir erkeğin yardımını kabul etmek durumunda kalıyor. Bu anlamda toplumsal cinsiyet rollerini yeniden ele almaya çalışmıştım öyküde.
Kişisel duygu yansıtabilmek rahatlama hissi veriyor
Kitaptaki aile ilişkilerinde sevgi çoğu zaman rahatlatıcı değil; daha çok ağırlığı olan bir şey gibi. Bu ağırlık yazarken sizi nasıl etkiledi?
Metinlerimde kendi hayatımdan anları ya da anıları oldukları gibi kullanmıyorum ama yazarken hiç yaşamadığım bir an zihnimde gerçeğe dönüşüyor ve kişisel tarihimden, duygularımdan yoğun olarak besleniyor. Bu süreç bence çok terapötik, zaman zaman yoğun bir yazma deneyiminden sonra yorgun hissedebiliyorsunuz. Bir yanda da kendinize hiç olmadığı kadar yaklaşıyorsunuz bence.
Yazarken çok kişisel sayılabilecek bir duygu metinde kendisine yer bulduğunda ilginç bir rahatlama hissediyorum. Sevgi ile ilgili derinleştiğim metinler kendi ilişkilerimi de değerlendirmeme, bazen iyileşme aradığım yerlerde beslenmeme yardımcı olabiliyor.
Bu açıdan kitapta en yoğun olarak kişisel bir deneyimimden yola çıkarak yazdığım öykü, ‘Yanını Boş Bırak’. Merkezine yakın arkadaş olan iki kadının arkadaşlıkların sona ermesini alıyor. Öyküyü yazarken benzer bir yas dönemi yaşıyordum. Yazmak bu sürecin cesaret edip de bakamadığım birkaç yüzünü tekrar ele almamı sağladı. Gerçek hayatta kendime ve arkadaşıma veremediğim söz hakkını öyküdeki karakterlere vermek iyileştirici ve merhametli bir deneyimdi. Bunun politik bir yanı olduğunu da düşünüyorum, öykü kadın dostluğunun azımsanan deneyimine yoğunlaşıyor çünkü.
‘Sezonluk’ ve ‘Taşınma’ adlı öykülerde, gündelik emeğin ve sınıfsal kırılganlığın altını çiziyorsunuz. Bugün bu kırılganlıkların daha görünür hâle geldiğini düşünüyor musunuz?
Hem evet hem de hayır zannedersem. Son zamanlarda dünyanın bu anlamda son derece kutuplaşmış olduğunu düşünüyorum. Emek ve emeği korumakla ilgili verilen çaba çoğunlukla ve hızla karşısında zıttını buluyor.
‘Sezonluk’ öyküsü turizm ve emeği merkezine alıyor. Geçmişte yaşayan bir Akdeniz evinin araçsallaştırılması ve bu süreçte evin gerçek sahibi olan kadının araçsallaştırılması üzerine düşündüğüm bir öyküydü. Dışarıdan çok masum -hatta arzu edilebilir- gözüken bu girişim kadını gerçek yaşamından koparıp servis sektörünün içerisine yerleştiriyor. Kadınlar bu ve benzeri emek sömürüsüne açık bireyler. Ferhunde Özbay’ın derlediği ‘Kadın Emeği’ isimli kitaptan çok etkilenmiştim, günlük hayatta çoğumuza çok normal gelen hatta çoğunlukla olumlu bir ışıkta değerlendirdiğimiz emek sömürüsünü ele alıyordu.
Erdemli olma hali
‘Ağaç Gölgesi’ başlığı bu kitabın hangi duygusal alanına işaret ediyor?
‘Ağaç Gölgesi’ aslında kitaptaki en uzun öykünün başlığı. Bu öykünün benim yazar olarak deneyimimde özel bir yeri var, daha uzun öyküler yazmaya niyetlendiğim bir dönemde ortaya çıktı ve her okumada yazdığıma farklı bir cepheden bakmama fırsat veren bir yapısı olduğuna inanıyorum.
Öykünün başlığını kitabın başlığı yapma seçiminin tesadüf olduğunu söylemek doğru olmaz. Başlık bilinçdışında olumlu anlamlarla yüklü bir imgeye atıfta bulunuyor. Ferahlatıcı, doğa sevgisi, doğaya yakın olmakla ilişkilendirilen bir şekilde ‘erdemli’ bulduğumuz bir tanımı öyküde tersine çevirmeye çalışarak erdemli olma halini sorgulamayı amaçlamıştım. Kitaptaki diğer öykülerde de yapmaya çalıştığım şey bu. O nedenle bu başlığın diğer 12 öykü üzerinde de bir kapsayıcılığı olduğunu düşündüm. Hepsi insan olma durumunun gölgeli alanlarında geziyorlar bence.
Metinlerinizde açıklamaktan çok sezdiren bir dil var. Bir öyküde bilinçli olarak cevapsız bıraktığınız bir yer, yazarlık açısından sizin için ne ifade ediyor?
Yazarken yazar olarak kendimi, bitmiş bir öyküde de okurumu belli bir durumun içine yerleştirmeye çalışıyorum. Bazı öykülerde karakterlerime cinsiyet atamaktan da kaçınıyorum. Bu, okura çerçevesi çizilmiş bir deneyimin içerisinde kendi duygu ve tepkilerini geliştirme özgürlüğü sağlıyor bence, cevapsız sorular da sanırım bu yüzden var. Deneyime dahil olan zihin, cevapları kendi vermeye çalışıyor. Okumaları sonrası deneyimlerini dinleme fırsatı bulduğum okurlardan bazen aynı öykü ile ilgili çok benzer çıkarımlar bazense bambaşka yorumlar duydum.
Bu sanırım bilinçdışımızı besleyen damarların kesiştiği ve bireysel deneyimlerimizin ayrıştığı noktalarda gerçekleşiyor.
Genişleterek görünür kılmak
Kitaba bir bütün olarak baktığınızda, bu öyküleri birbirine bağlayan temel hattı nasıl tarif edersiniz?
Tematik yönden bakıldığında öykülerin yüzeyinde birbirine paralellik gösteren konular var; toplumsal cinsiyet, emek, sınıflar arası çatışma gibi. Daha derinde ise yeni bir bakış açısı geliştirmeyi arzuluyorum. Bu kitapta bunda bir miktar da olsa başarılı olduğumu düşünüyorum. Yazarken yapmaya çalıştığım şey sıradan hayatlarımıza, yukarıda bahsettiğimiz çok küçük ve önemsiz gözüken ancak günler, haftalar, aylar ve yıllarca tekrarlanarak biriken, önce toplumların sonra dünyanın yaşama kuralları haline gelen olguları görünür kılmak. Bence öykülerin ortak noktası bu; hayatlarımıza bu olguları eğip bükerek, genişleterek görünür kılan bir camın arkasından bakmaya çalışıyorlar.
