“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

SES BİR CENGAVER KALKANIDIR *

Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası

‘Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası’ sergisi, ismiyle müsemma, ‘Yankısız Sesler Operası’ diyebileceğimiz günümüz hikayesinde resitatif akışı bir anlığına kesen ‘içten’ bir arya. Çizgisel zamanın kıvrıldığı, kıvrıldığı yerlerde açılan hal mekanda bir dinleme ve dinlenme alanı. Dramatik soprano, ressam ve tiyatro sanatçısı Semiha Cenap Berksoy, İstanbul Modern’den teganni ediyor.

Karşımızda kırmızı bir duvar var. Duvarda, yatay bir hat boyunca sıralanmış sıra sıra resimler. Serginin merkezi olarak tasarlanmış Kırmızı Oda’ya girmeden evvel, dış duvarlarına çizilmiş Kader Çizgisi’ne yerleştirilen resimleri göreceğiz. Ama önce bir öneri. Bir küçük şaka, bruletta gibi okuyalım: “Bu sergide insan bedeni, sanatsal ve kültürel bağlamlarıyla yansıtılmaktadır. Bazı yapıtlarda kadın ve erkek figürlerinin anatomik temsilleri yer alır. Ziyaretçilerin kendi hassasiyetlerini ve çocukların algı düzeylerini göz önünde bulundurarak sergiyi deneyimlemeleri önerilir,”

Sergi salonunun girişinde yer alan panodaki yazı, öneriden çok bir uyarı gibi. Semiha Berksoy’un kaderini çizmiş resimlerin ‘tekinsizlikleri’ uzaktan dahi seçiliyor. Yakına varınca, kara delikler gibi gözlerinde kim bilir hangi kuyulara düşeceğiz. Bu durumda tehlikeli sularda yüzmeden evvel, Viktoryen derede paçaları sıvamakta fayda var. Şaka bir yana, tüm varlığı ile sanata baş koymuş her tutku insanının kapısını bekleyen şakası olmayan ölüm ve delilik de var bu Kader Çizgisi’nde.

Berksoy’un bu çifte tehlikeyi nasıl alt ettiğini anlamak adına, ‘Gülen’ resmine yanaşalım: Kapkara bir zeminde kireç gibi bir beden var resimde. Ne başında saç, ne ağzında doğru düzgün dişi var. Kaçık, hınzır bir gülüş bütün varlığı, her türlü normdan kaçmaya bakıyor. Kader çizgisini tepesine çıkarmış ama, kendinden delicesine emin. Emin, çünkü sanat yaşamın, yaşam sanatın ta kendisi bu çizgide.

‘Gülen’in hayat bulduğu 1969 yılı, Berksoy için de yeni bir hayat eşiği. İki sene sonra kendi isteğiyle emekli olacağı Ankara Devlet Opera ve Balesi’nde son günleri. Artık tüm bir müziksellik çizgisinden, tüm bir resimsellik çizgisine geçiş yapabilir gönül rahatlığıyla. Dört yaşından beri yaptığı resimleri, sergileme vakti gelmiştir. İlk sergisi 1969’da, resimlerini koltuğunun altına alıp “Burada deli galeri var mı?” diye sora sora bulduğu Berlin’deki Lützowhaus’ta açılıyor. (1) Hayranlık duyduğu Wagner hattında, yeni bir sıçrama tahtası diyelim; ‘Nibelungen Yüzüğü’nün devlet iktidarının elinden safi aşka devredildiği, oluş halindeki Brunhilde’nin sonunda, Tanrılar düzenini ateşe verdiği yer.

İki senelik ufak bir sıçrayışla ‘Umut’a varalım: 1972 tarihli resimde, kolları bacakları gövdesinden ayrılmış bir kadın var, halinden memnun görünüyor. Boşluğa asılı kolları ile tutunduğu ipte, çocuk gibi sallanıyor, oyun etmiş kaderi. Hemen yanında, çizgiyi devrettiği ‘Gören’de, yüzden ziyade yüzün giydiği bir maske var, üzerine kurulduğu kalın beyaz hat organsız bir beden. Guy Fawkes’i andırıyor sanki, nam-ı diğer ‘V for Vandetta’. Öyle farz edersek, adında da keramet var ‘Gören’in. Kader çizgisi bile birden çok bu resimde. “Kaderi kimler yazar?”

Soruyu çizginin sonundan ‘Keder’le cevaplayalım: Görünürde karanlığın gür saçlar gibi sardığı bir kadın var ama kadından çok kadim tanrılara benziyor. Bereketi kederinden menkul Bereket Tanrıçası diyelim; baktıkça irileşiyor. Kader çizgisi hançeresini delip geçmiş, sesi, kalbi, gözleri bir avaz ağlıyor ama ne gam. Kudretinden sual olunmaz iri gövdesine, incecik bir el uzanıyor aşağılardan. Sonsuzdan devşirdiklerini sonlu dünyada sanat eyleyecek sanatçının eli olmalı bu; ölümün dahi bileğini bükemediği tek el; ‘Bozulamayan Kader Çizgisi’ diyelim. Kırmızı duvarın bir başka yakasında uzanan kader çizgisinin son durağındaki  bu resimde, yine hançereden geçiyor Berksoy çizgisi. Ama bu defa, kesik bir el var göğsünde. “Bir diyet?”

Cevabı çizginin tam ortasında duran ‘Sanatın Zaferi’ versin. Kara tahtada yazılı formül gibi yazılardan kum saatine benzer figüre, Vanitas resimlerini andırıyor resim. Ne bir hayvan karşımızdaki, ne de insan. Boynuna sarıldığı yılan kadar yaralı, şeytani bir kuvvet. Bu zaferin üzerine Kader Çizgisi’nde son sözü, sanatçının kendisine bırakalım: “Sanatım için çekip giderim, gidebilirim… Bana şeytanlığı yaptıran sanat aşkı. Zaten hayatta en önemli şey sanat aşkı, gerisi fasa fiso.” (2)

Semiha Cenap Berksoy’un sanat aşkı öyle coşkundur ki, tek mutlak gerçek sayılan ölüm bile duramaz önünde. Yaşamak sevincinin sergideki en belirgin izleri, yakın dostlarının portrelerinde görülebilir. ‘Zeki Müren’e selam vermeden geçmeyelim. Bugüne kadar daha cesur bir portresi görülmüş müdür?

Gündelik yaşam kadar, ölüm de renklidir Berksoy’un resimlerinde. ‘Mezarda’ resmindeki gibi, kara toprağı sarılar kırmızılar içindeki ölüm, sanatının miracıdır bir nevi. Daha doğmadan yazılan kader. 1910 yılında doğduğunda, bir imparatorluk, ölüm döşeğindedir. Dışarıda savaş vardır lakin, çocuk ne anlar savaştan, ressam annesinin eteğinde mutlu, ‘kaçkın sanatının’ ilk örneklerini verir. Resim yapar, şarkı söyler, dikiş öğrenir…

Dışarıda savaş varsa, hangi çocuk mutlu kalabilir? Ya da savaş dışarıda kalabilir mi?

Berksoy’ların evine 1918’de, babanın cepheden getirdiği İspanyol gribi vesilesiyle tam anlamıyla sızar savaş. Anne ölür, bebek ölü doğar. Kocasını ‘Tristan Isolde’ operasının Isolde’since, ölümüne seven hamile kadının, bir öpücüğüne bakmıştır ölüm.

Peki, ölü nasıl doğar?

Bir yetişkindense bir çocuğa yaraşır soruyu, Berksoy’un, bir çocuğun elinden çıkmış gibi duran 1997 tarihli ‘Ölüm veya Kalım’ ve ‘İntihar’ resimleriyle cevaplayalım. Her ikisinde de sapsarı bir cinnet sarısının içinde yüzer gibidir figürler. ‘Ölüm veya Kalım’ meselesinde, ölüm son değildir. Kalım da saplanıp kalmak değildir.

Semiha Berksoy, 1997’de by pass ameliyatı için beklediği, en ala kapatma alanlarından biri hastane odasını bile, dolaba doldurduğu kostümleri, yanına yöresine kondurduğu ölü diri resimleriyle, kısa sürede ‘A’la Semiha’ bir odaya çevirmeyi başarmıştır. (3).

 ‘İntihar’a gelirsek; şen bir seçenektir sanki de, resimdeki figür yılan bacaklarıyla zil takmış oynar gibidir. İntihar çünkü, yazı çizgisinde çoktan ölmüştür. ‘Mezardan Gelen Mektup’ yazılalı, yıllar, yıllar olmuştur.

1935’te Yenigün dergisinde yayınlanan ‘sürreal hikaye’ çarşaf üzerine çizili resminin altına atılmış “1935-1996” tarih aralığından da anlaşıldığı üzere, Berksoy’un hayatında ve sanatında, ölene kadar bir vibreto gibi dalgalanır.

“Göğe yakın bir dağda, kurşini bir bahçede” diye başlayan hikaye, ölümün eşiğinde son bulur. Genç kızın beklediği adam gelmemiştir. Zehir içerek ölmeye niyetlenmişse de ölümden gelen annesinin sesi sayesinde ölmemiştir.

Beklenen adam Nazım Hikmet’tir. Berksoy’un ölene kadar aşkından öldüğü büyük aşk. Yolun yarısındaki Dante’ye Beatrice ne ise Nazım da Semiha için odur bir nevi. Karanlığın içinde parlayan yaşam kaynağıdır. Her şey zaten bir rüya ile başlamamış mıydı?

Nazım Hikmet’in yasaklı olduğu için Piraye Hanım’ın kız kardeşinin ismiyle yazdığı ‘Bu Bir Rüyadır’ operetinde başrolde oynayan Berksoy, yıllar sonra, 2001 yılında, bu defa ufak bir rolle yine sahnededir.

Büyük şairin ölüm yıldönümünde bir rüya görmüştür; zifiri karanlığın içinde bir ışık. Aradığı meali, büyük filozof dediği İbn-i Arabi’nin ‘Rüyalar’ında, nur ve zulumat’ta bulur. Karanlığın nurunda duran, Nazım Hikmet güneşidir. (4)

Aşka aşık hangi aşık görmemiştir bu rüyayı? Melankolinin karasularında ışımış Nerval’in, ‘kara güneş’idir. Şeyh Galip’e kalpte kara bir nokta - nokta-i süveydadır- Asaf Halet Çelebi için şiirle ağladığı ‘Nur-i siyah’tır.  

Semiha Cenap Berksoy’un ‘Cenap’ tarafından bakınca, daha bir aydınlanıyor sanki bu ‘sisli’ rüya. Bergson’u andıran Berksoy soyadı, büyük ihtimal doğu ile batının evliliğinden geliyor. Cenap ise atadan gelme, Berksoy’un baba tarafından dedesi Cenap Efendi, bir Bektaşi dedesi. Dememiz o ki, bir yandan ölülerine Kuran okuyup bir yandan fetiş elbiselerle ulvi bir erotizm hattından selam verebilen Semiha Cenap Berksoy’a melamet hırkası da  en az kara dantelli kostümleri kadar yakışıyor. Değil mi ki “Ses mukaddes bir kitaptır”. (5)

Öyle ise sesin izinde Berksoy’un ‘Tosca’ ve ‘Fidelio’ operalarından eserler seslendirdiği serginin kalbi Kırmızı Oda’ya adım atmak vaktidir. Öncesinde muganninin sesini tüm bir yazı çizgisine çekelim. 1951 yılında, Müzik Görüşleri dergisi için kaleme aldığı ‘Ses ve Teganni: İnsan Sesi Kültürü üzerine Faraziyeler ve Tahayyüller’ başlıklı kasideden bir kıt’a: “Şarkı söyleyen insan sesinden kendine bir ev kurup içine girip oturmasını bilmelidir. Bu ev muganninin kendi sesidir. Kendisidir. Kendi içine gömdüğü veya gömüldüğü örtündüğü sesidir. Öyle ki bir ipek böceği nasıl ipek kabuğunun kozasını kurar içine çekilirse, insan da kendi sesi içine öyle çekilmesini veya sesiyle sarılmasını, tonları aynı yerde düşünüp birbiri üstüne getirip birbiri içinden çıkararak doğurarak sarmasını veya bunlarla sarılmasını bilmelidir… Bir örümcek tükürüğü ile nasıl ağını yuvasını kurarsa bir muganni de sesi ile bir eseri böylece örmeli bir sağlam yuva gibi kurmalıdır.” (6)

Örümcek dünyayı doğrudan görmez, ağındaki titreşimlerle hisseder, ağını iplik iplik his ile örer, ördükçe genişler dünya. Bu öyle muazzam bir yapıdır ki, etiğin kitabını yazmış düşünür Spinoza’yı çocuk gibi kahkahalara güldürür karşısında. Bir yandan da düşündürür elbet. Ağa düşmüş sineğin çabası karşısında hayatı düşünür. Hayat, “Her şeyin varlığını sürdürmek için belirsizce ve sonsuzca harcanan bir çabanın süregidişidir. Yani sonsuzca bir akış.” (7)

Bu sonsuz akışta kah sinek gibi avlanır kederleniriz, kah filozof gibi fikir avlar şenleniriz. Kudretimizin kaderini, meylimiz belirler; Sevinç okyanusunun coşkun dalgalarına mı, keder denizinin çekilen sularına mı kapılacağız?

Her iki suda da ‘şen’dir Semiha Berksoy. Akademiden evliliğe, annelikten devlet sanatkarlığına, her türlü kara delikten ışıyarak çıkmasını bilmiş, öldüğü her noktada dirilerek kaçış çizgileri çizmeye devam etmiştir.

Kırmızı Oda’da bir çizgi de biz çizelim şimdi. Sergide yer alan temsili Sanat Odası’nda Berksoy’un kendi elleriyle biçtiği ‘Ateş Kuşu’ kostümünün kanatlarında Berksoy’un vefat ettiği 2004’e açılalım.

Sanatçının sergi salonunda beyaz bir duvarı kuşatmış madde madde öz yaşam öyküsü ne kadar uzun ise ölmeden evvel Çengelköy’deki mezar taşına yazdırdığı ‘hikaye’ o kadar kısa.  “Ses beyaz bir mermer mezar gibi sakin dururken” (8) doğumuna şahit olduğu cumhuriyetin, kanatlarındaki etkisini madde madde mezar taşından okuyalım:

“Türk Opera Devrimi.

Atatürk’ün emirleriyle

19 Haziran 1934 tarihinde

İran Şehinşahı Şah Rıza Pehlevi hazretleri şerefine

Türkler ilk opera temsili olarak (Özsoy)

Türk destanını oynadılar.

Özsoy operasında Ayşim rolünde

Atatürk Devrimi Opera Ödülü Sahibi” (9)

‘Özsoy’ operasının erkek kahramanlardan kalan dar alanında kısa paslar atan Ayşim, saygın, küçük bir cumhuriyet kadınıdır. Lakin beş yıl gibi kısa bir vakitte Ariadneleşecektir. Keza Allah vergisi sesi, Ayşim’dense, savaşçı Valkyrie’lere yaraşır bir sestir. Brunhilde’nin atı Grane’in sırtında alemleri seyir dururken, hangi çılgın bir avuç vatan toprağına sığışabilir? Serde aşkı ve sanatı için yaşayan Tosca’nın Floria’sı varken, kuru bir ulus aşkı kafi gelir mi?

Uzun yıllara yayılan devlet sanatçılığında bu ‘taşkınlığının’ karşılığını görmüştür elbet Berksoy. Yine de her türlü engele rağmen bildiği yolu yürümüştür. Yolun başında yalnızca bir ulusun babasının değil, kendi babasının da takdirini kazanmıştır. 

‘Tüm Renklerin Aryası’nı tüm bir yazı çizgisinde bitirelim. Serginin büyük beyaz duvarlarından birine yerleştirilmiş iki içten mektupla. İlki babasından kızına yazılmış babacan bir ihtar: “Tuttuğun yol yâri ağlatacak ağyarı güldürecek şekildedir” satırının altı çizilebilir. İkincisi sonsuz sanat yolunda ilk adımlarını atan genç kızdan babasına el cevap:  “Benim ruhumu sürükleyen, ben de alev haline geçen bir şey var; o da sanat aşkıdır.”

Son sözü beyaz duvardan yeşil yeşil bakan ‘Sonsuzlukta İnsan’ söylesin. Resmin tarihi 1991 lakin burada tarih kırışık bir çarşafın ortasında beyaz bir delik. İnsan başı kadar anca var nedense? Yüzden eser yok yüzünde. Türlü iktidar eliyle nakış gibi yüzlere işlenen kader çizgilerinden azade, bembeyaz bir ‘tabula rasa’yla yüz yüzeyiz.  Çarşafın kat yeri, aşağılara çekiyor bakışı, ucunda küçücük bir insancık bize bakıyor. Gözleri kapkara iki delik. Burada susalım. Burada “resim yazıyı tutuşturuyor”. (10)

‘Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası’ sergisi 6 Eylül 2026’ya kadar görülebilir.

Alıntılar

*Dikmen Gürün/ Ateş Kuşu, Semiha Berksoy/ Kırmızı Kedi, s141

(1) https://www.youtube.com/watch?v=eiFph00F8gI

(2) Dikmen Gürün/ Ateş Kuşu Semiha Berksoy/ Kırmızı Kedi/ s363

(3) https://www.youtube.com/watch?v=eiFph00F8gI

(4) https://www.youtube.com/watch?v=eiFph00F8gI

(5) Dikmen Gürün/ Ateş Kuşu Semiha Berksoy/ Kırmızı Kedi/ s143

(6) Dikmen Gürün/ Ateş Kuşu Semiha Berksoy/ s140

 (7) Ulus Baker/ Yüzeybilimsel Fragmanlar/ İletişim/ s17 

(8) Dikmen Gürün/ Ateş Kuşu Semiha Berksoy/ s140

(9) Dikmen Gürün/ Ateş Kuşu Semiha Berksoy/ s13

(10) İki Delilik Rejimi, Metinler ve Söyleşiler 1975-1995/ Bağlam/ s189


Ayrıca okuyun