“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

REDDEDİŞ ESTETİĞİ: NOBODY’S MOTHER

Nobody’s Mother, sergi görünümü - Fotoğraf: Nazlı Erdemirel

Polonyalı sanatçı Apolonia Sokol’un İstanbul’daki üçüncü solo sergisi Nobody’s Mother, şehirdeki son günlerini tamamlamak üzere. Pill Galeri’deki sergi, kendi bedeninde, dilinde ve bakışında bir başkasına yer açmanın, biyolojik soy, doğurganlık veya üreme dışındaki ihtimallerini düşünüyor. Bu anlamıyla sanat tarihinde idealize edilmiş olan annelik kavramının tam karşısında. Üremenin ahlaki ve kültürel bir zorunluluk gibi sunulmasıyla derdi olan sanatçı, biyolojik anneliğin diğer bağlardan ve ilişkilenmelerden üstün tutulmasını kesin olarak reddediyor. Reddediş çok farklı biçimlerde ifade edebilir, ama biçimin kendisinin reddediş olabilmesi hep rastladığımız bir şey değil. Bu açıdan Nobody’s Mother sergisi üzerinde durmak istiyorum.  

Tam bu esnada, sezon başından beri şehrin prestijli kurumlarından Sabancı Müzesi’nde Amerikalı sanatçı Suzanne Lacy’nin Birlikte adlı sergisinin de izleyiciyle buluşacağı son günlerdeyiz. Lacy, “Yüzyılın En Önemli Feminist Sanatçılarından” biri olarak takdim edildi Sabancı Müzesi tarafından… Bir müze, bir sanatçıyı “Yüzyılın En Önemli” kalıbıyla tanıtıyorsa oraya dikkat! İkisi iki farklı kuşaktan, iki farklı disiplinden ve aslında iki ayrı meraktan gelen, durdukları yer de politik olarak çok farklı olan bu iki sanatçıyı kıyaslamak metodik açıdan hatalı olabilir. Ama eş anlı olarak gerçekleşen bu iki sergiden birinin sanat tarihindeki heteroseksist patriarkal “büyük resmi” reddedişi üzerine düşünürken aklım ister istemez diğerine kayıyor. Lacy’nin müzenin merdivenlerine ya da Boğaz manzarasına doğru yerleştirdiği bazı sorular özellikle Instagram mecrasında çok öne çıktı. Sergi kapsamında gerçekleşen performanslardan birinin başlığı bu soruları nitelemek için isabetliydi: “Sessiz Sorular”. İzleyiciye sessizce, usul usul, ürkütmeden yöneltilen sorular: “Toplumsal cinsiyet önemli midir?”, “Erkeklerin çıkarı nedir”, “Bedenin politik bir araç mıdır?”, “Önyargı kaçınılmaz mıdır?” Peki bu soruların sorulması soruya muhatap olanda neye yola açıyor? 

Bu “sessiz sorular” yerine, Sokol’un Nobody’s Mother sergisindeki portrelerine bakmanızı tavsiye ediyorum: Çünkü Sokol o portrelerde bakım ilişkilerini, kuir bağları, türler arası yoldaşlığı yeniden düşünmek için bir zemin yaratıyor. Eleştirel insan-sonrası kuramcılardan Donna Haraway, Staying with the Trouble adlı çalışmasında dünyayı türler arası yaşam fikri etrafından düşünürken Antroposen ve Kapitalosen’in yanı sıra -ama onlara alternatif de olmayan- Kthulusen tasavvurunu önerir. Kavramı, içinde bulunduğumuz konjonktürü adlandırabilmek için de bu öneriyi sunmaktadır. Bu tasavvurun ihtiyaç duyduğu sloganı da açıkça şöyle dile getirir: Make Kin Not Babies!

Üreme yerine insan ve insan-dışı varlıklarla kurulacak bağların önemini vurgulayan Harawayci perspektifle, Apolonia Sokol’un sergi boyunca resmettiği, doğurganlık yanlısı olmayan bir yaşam/birliktelik fikri birbirine kavuşuyor. Sergi, anneliğe dair klişeleri üretmediği gibi; izleyicinin dikkatini büyük ölçekli bir kürtaj sahnesine yöneltebiliyor. Giderek sağa kaymış bir zamanda, kürtaj karşıtı hareketlerin ve doğurganlık politikalarının coğrafyalar arasında güç kazandığı bu dünyasal bağlamın içinde Sokol, klasik sanat tarihinde alışıldık olmayan bir kürtaj temsiliyle bu tartışmaya müdahil oluyor. Bu açıdan serginin sarsıcı bir yanı var. Sergi espasında hâkim olan pastel ve sıcak tonlar, sanatçının reddedişine ve radikal tutumuna dramatik bir gerilim katıyor.

Benzer bir etkiye, müdahaleye ya da aktivist çabaya, Sabancı Müzesi’nde sergi açan Suzanne Lacy’nin etrafa yerleştirdiği soruları arasında da ihtiyaç yok muydu? Emirgan’ın havalı manzarasına karşı “Georg Baselitz’in burada ne işi var?” sorusu heyecan verici olabilirdi. Geçtiğimiz sezon Sabancı Müzesi Georg Baselitz’in bir sergisini açtı, Georg Baselitz: Son On Yıl. Baselitz’in, kadın sanatçılara yönelik cinsiyetçi ifadeleriyle gündeme gelmiş bir sanatçı olduğuna kulak tıkadı müze. Kullandığı cinsiyetçi ifadelerden sonra, Hyperallergic’in o ara editörü olan Jillian Steinhauer, her yere nüfuz eden cinsiyetçiliğin kimin nerede sergi açacağına, kimin hakkında yazı yazılabileceğine, kimin daha şöhretli olacağına dair kararları pekiştirdiğini yazacaktı. İşte tam da bu pekiştirmeyi bozacak bir soruya ve sese ihtiyacımız var. "Yüzyılın En Önemli Aktivizmi" olmasa da olur. 

Yazının bundan sonraki bölümünde odağımı tamamen Apolonia Sokol'a ve Nobody’s Mother sergisine çeviriyorum. Sokol, Haraway’in Kthulusen için önerdiği sloganı sahiplenerek, Batı sanat tarihindeki imge politikasının içine yerleşmiş adaletsizlikleri ifşa etmekten yana. “Baba ressam”ların kanonik eserlerini bozup onları kendi politik diliyle yeniden üretmekten yana. Manet’nin Kırda Öğle Yemeği adlı eserindeki planda, figürler arasındaki cinsiyetçi güç dağılımını dönüştürmesi ve hiçbir suretle utandırılamayan kuir bedenlere alan açması bunun çarpıcı örneklerinden biri. Pill Galeri’den Arda Özen aracılığıyla, Sokol’a bu taktiğini sorma imkânım oldu. Şöyle yanıtlıyor kendisi: 

“Sanat, insan türünün kullandığı birçok dilden biri. Yaratma eyleminin kendisinde, referansları ve göndermeleri bir tür söz dağarcığı olarak kullandığımızı düşünüyorum. Benim için, Batı sanat tarihinin klasiklerini yapı söküme uğratarak, kendi kültürüm üzerine sohbet açmak ya da yorumda bulunmak özellikle keyifli. Yeniden yorumlamak hem karşı çıkmama hem de katkıda bulunmama imkân sağlıyor. Batı sanatı ve özellikle resim, tarihsel olarak ve hâlâ, iktidarın hizmetinde güçlü ve etkili bir araç oldu. İmgeler dünyasının bir mücadele alanı olduğuna inanıyorum; ancak hiçbir zaman nefretle resim yapmadım. Resim yapma süreci benim için tinsel ve yapıcı bir eylem. Eleştirmenin ve yapı sökümünün, aslında sevgiye dayalı bir eylem olduğuna inanıyorum. Tıpkı toplumsal haklar için mücadele etmek gibi.” 

Türkiye’de yerleşik galerilerin temsil ettiği yabancı sanatçılar İstanbul’a gelip gider; ara ara sergi açar, biraz vakit geçirip güzel bir iki fotoğraf çektirip ülkelerine döner. Ama Apolonia Sokol’un İstanbul’la ilişkisi pek böyle olmamış. Başlangıcından itibaren... Seçilmiş ailelerin arasına karışmış, yas süreçlerine tanık olmuş, dostluklar kurmuş:

“İstanbul’la olan aşk hikâyem şiirle başladı. Paris’te yağmurlu bir günde, efsanevi şair Lale Müldür, yanında da iki sanatçı Kaan Karacehennem ve Franz varken, tamamen rastlantısal bir şekilde beni durdurdu. Kısa sürede birbirimizden ayrılmaz olduk ve çok geçmeden onların yanına, İstanbul’a gittim. Kaan, Boysan’la birlikte; kedilerle dolu kuir bir evde yaşıyordu. Aktivistler, trans kadınlar, Kürt göçmenler, meydan okuyan kadınlar, Türk divalar... O evde hep bir aradalardı. Gözlerimin önünde bambaşka bir dünya açıldı. Taksim eylemlerine ve Onur Yürüyüşlerine katıldık. Yıllar boyunca İstanbul’a defalarca geldim ve Kaan’ı ve arkadaşlarını ailem olarak görmeye başladım.”

Sokol’un çocukluğu Le Lavoir Moderne Parisien adlı eski bir halk çamaşırhanesinde geçiyor. Paris’te işçi sınıfı mahallelerinden birinde yer alan, klasik romanlarda tasvir edilmiş meşhur bir çamaşırhane burası. 1980’lerde Sokol’un aile üyelerinin de katıldığı bir süreçle yeraltı tiyatrosuna dönüştürülüyor. Sadece tiyatro sahnesi olarak da değil, aynı zamanda politik aktivistlerin ve sanatçıların buluşma yeri olarak kullanıma açılmış. 2015’te bir trafik kazası sonucu kaybettiğimiz LGBTİ+ hareketi aktivisti Boysan Yakar’ın Elmadağ’daki evi kadar çeşitli dünyalara açılıyor muydu bu mekân, bilemiyoruz. On üç yıl boyunca Sokol’un hayatını kayıt altına alan yönetmen Lea Glob’un yaptığı çekimler esnasında bu tiyatronun duvarlarının küflendiğini fark ettiğini söylüyor Apolonia. Oysa çocukluğunun geçtiği bu mekâna dair hatırladıkları, hiç de küflü anılar değil. 

2010’larda FEMEN uluslararası buluşmalarından biri için bu tiyatro sahnesini kullandı. FEMEN kurucularından Ukraynalı feminist aktivist Oxana Shachko’nun, uğradığı polis şiddeti sonrasında Fransa’daki bu tiyatroya sığındığını da Sokol’dan öğreniriz. Yakınlıkları ve dostlukları da o zamanlar başlar. Oxana Shachko, 2018 yılında kendi yaşamına son verdi. Sergide yer alan You & Me adlı eserde, kaybettiği arkadaşının, Shacko'nun ardından bize bakan bir Apolonia Sokol görürüz. Kimsenin annesi değildir; bunu ataerkil toplumda hayatta kalmanın yollarından biri olarak görür. Ancak Shachko’yla kurduğu bağ da hayatta kalmak için seçtiği yollardan bir diğeridir. Bu kaybın ardından uzun süre boyunca yasını ifade edecek kelimeleri arayan Sokol, sergideki bu büyük ölçekli eserle yasının içinden konuşan bir ifade kurabilmiş. Kendindeki bir parçayı kaybetmiş olmayı -o eksikliğe tutunarak- dile dökebilmesi, aynı sergide yer alan bir başka büyük ölçekli tabloyla estetik ve kavramsal ilişki içinde: Selfcare. Çünkü biliyoruz ki, bu tür bakım pratikleri, aynı zamanda yas tutmanın da bir yolu ya da biçimi. Şöyle devam ediyor Apolonia: 

“Boysan, Kaan’ın en yakınıydı. Boysan’ın korkunç kaybının ardından Kaan benden, onu hatırladığı haliyle ölümsüzleştirecek bir resim yapmamı istedi. Karaköy’de Kaan’ın evinde bir atölye kurduk ve Boysan’ı resmetmeye başladım. Ancak zaman geçtikçe şunu fark ettim: Ben boyadıkça, Kaan daha da yasın içine çekiliyordu. Günler geçtikçe mide ağrılarıyla birlikte fiziksel olarak da çökmeye başladı. Resmin yapılış sürecine tanıklık etmek onun için acı verici olmuştu. Belki de o anda Boysan’ı nasıl resmetmem gerektiğini tam olarak anlayamamıştım. Bu yüzden eve dönmem ve resmi kendi atölyemde, zamana yayarak yapmam gerektiğine karar verdik. Birkaç ay sonra, bu kez ben en yakın arkadaşımı kaybettim. O da Boysan gibi aktivistti ve güçlü bir politik figürdü. Oxana, FEMEN’in kurucularından biriydi, Ukraynalı sekseylemci ve feminist devrimciydi. Onu trajik bir ölümle kaybettim; tıpkı Kaan’ın Boysan’ı kaybettiği gibi. Kendi yasımı tutabildikten sonra, Boysan’ı resmedebilecek hale geldiğimi düşünüyorum. Bu, onun için yas tutmadığım anlamına gelmiyor; ama bu başka bir yas biçimiydi. Yalnızca resim yapma eyleminin teselli edebildiği, dipsiz bir acı.” 

Apolonia, daha ziyade portre resimleriyle tanınan bir sanatçı. Resmettiği kişiler ise çoğunlukla arkadaşları, dostları, aynı komünitelerde yer aldığı, sevdiği, birlikte düşündüğü insanlar. Sergide de yer alan büyük ölçekli portreleri, gözünü izleyiciye dikmekten hiç geri durmuyor. Resmedilen figürler nasıl temsil edileceklerine Apolonia ile birlikte karar verebiliyor. Boysan için yaptığı portrede bu ortak kararı birlikte verememiş olsa da onu bir topluluğun içinde hayal ettiği tablo, geride bıraktığımız bir dönemin sembolü. 

“Boysan’ın tek başına olduğu bir portre yaptım: Başına doladığı güzel bir örtü, üzerinde tül bir elbise... Göbek deliğinden çıkan ve dairesel biçimde büyüyen kıllar, varlığının merkez üssü gibiydi. Yüksek topuklu ayakkabıları, altın varak mozaiklerden oluşan bir zemine sağlamca kök salmıştı. Eşzamanlı olarak Boysan’ın başka bir versiyonunu da resmettim: Bu kez etrafı arkadaşlarıyla çevriliydi. Bazılarını tanıyordum, bazılarıyla ne yazık ki tanışma fırsatım olmadı. Boysan, onunla aynı trafik kazasında hayatını kaybeden iki dostu Zeliş Deniz ve Mert Serçe ile birlikteydi. Bu sergiyi Kaan’a adamaya karar verdik; ne yazık ki politik nedenlerle bunu yalnızca kapalı kapılar ardında gerçekleştirmek zorunda kaldık.”

Sokol'un resimlerinin ardından, geride bıraktığımız “Aile Yılı” kampanyasına, doğurganlık politikalarına, heteronormativiteye bakarken birçok yere ulaşabilmek mümkün. Ancak yine başladığım yerle bitirmek istiyorum. Bugün Sokol'un açtığı bu zemini önemli ve değerli kılan -aynı zamanda aktivist kılan-; kolonyal fanteziyle de heteroseksist dünyayla da hesaplaşabilecek gücümüzün olabildiğini göstermesi. Çünkü aslında biyoiktidarı doğrudan hedef almayan, farlı mücadelelerle kesişimleri görmeyen bir hat, doğru zamanda doğru sözü söylemeyi ıskalayan bir sanatsal pratik, sağcı dünyanın peşinden sürüklenme riskine sahip. Ya da en basit haliyle müzeleşme riskine sahip. Sokol’un sanatı hem bunu açıkça ikaz edebiliyor hem de Nobody’s Mother sergisinde ve pratiğinin diğer üretimlerinde olduğu gibi bir reddediş estetiği ortaya koyuyor. Sergideki tüm portreler izleyiciye gözünü dikerek bakışı geri alırken, sergiye adını veren oto portrede Apolonia’nın bakışını yana çevirmesi, merkezden kopuşunun da görsel bir ifadesi olabilir. Sergi için son günler… Kaçırmayınız!


Ayrıca okuyun