“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

İMÇ’DE MÜLK SAHİBİ OLMAK İSTER MİSİNİZ

Açık Mülk, Fotoğraf: Salih Üstündağ

İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’nda (İMÇ) katıldığımız bir etkinlik, cazip emlak fırsatları sunmakla kalmıyor, yaşadığımız şehrin tarihine ışık tutuyor ve zihnimizde doğru kapılar açan bir deneyim sunuyordu.

Her şey e-posta kutuma düşen bir davetiyeyle başladı. Beni ‘Açık Mülk’ etkinliğine gelmem için teşvik eden ve İstanbul’un en mutena bölgelerinden birinde çok cazip fırsatların önüme serileceğine dair imalarda bulunan bu davete icabet ettim ve saat 13.00’te belirtilen yere, yani İMÇ’nin 5. Blok avlusuna gittim. Benimle beraber buraya gelmiş kalabalık bir grup vardı ve bizleri nasıl bir fırsatın beklediğini merak ediyorduk doğrusu. Emlak ajansına ait olduğu anlaşılan afişler ve tanıtım ilanlarından anladığımız kadarıyla satışa çıkan bir yerleri görecek ve eğer içimize sinerse belki de satın almak için teklif verecektik. İMÇ’de bir mülk edinmek gerçekten de iyi bir yatırım fırsatı olabilirdi.

Yine de ilanlarda fotoğrafını gördüğüm kişiler aklımı karıştırmadı değil. Bunlar emlakçı değil dizilerden, tiyatrolardan aşina olduğumuz iki oyuncuydu ve avluda da bizi bekliyorlardı. Evet, bu durum biraz şaşırtıcıydı ancak (tıpkı onların söyleyeceği gibi) adlarını, yüzlerini, mesleki geçmişlerini az da olsa bildiğimiz kişiler oluşu güven telkin ediyordu. Bizi dolandıracak halleri yoktu.   

Uzatmayayım, iki gruba ayrıldık ve bir grup Ali Bey’i, diğer grup da Tülin Hanım’ı takip ederek İMÇ’yi dolaşmaya başladık. Bir yandan mekanın tarihçesini dinliyor bir yandan da satın almamız ya da kiralamamız için boşaltılan (ya da boşaltılacak) mülkleri görüyorduk. Bunların çoğu eskiden plakçı olan dükkanlar ya da sanatçı stüdyolarıydı. Ne yalan söyleyeyim, nihayet arzu ettiğim gibi ev sahibi olabileceğim hissi yavaş yavaş beni ele geçirmeye başlamıştı. Ta ki…

HİÇBİR ŞEY GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ DEĞİL

Dikkatli okurlar bu satırların bir kültür sanat portalında yayımlandığını farkındadır muhakkak, ya da en azından ben öyle umuyorum. Aksi takdirde çoktan bir taksiye atlayıp soluğu İMÇ’de almanız ve bu kelepir fırsatlardan yararlanmanın yolunu yapmaya çalışmanız işten bile değil. Ne de olsa İstanbul’da en tatlı gelir kapısı rant ve İMÇ gibi kupon bir yapının satışa çıkmış olması kaçırılmayacak bir fırsat. Ama hiçbir şey sandığınız gibi değil ve burası -en azından henüz- satışa çıkmadı. Tülin Hanım ve Ali Bey de tiyatrodan para kazanamadıkları için işlerini bırakıp emlakçı olmuş değiller, şükürler olsun. Ama olsalar şaşırmazdık değil mi? Pandemide işsiz kalan nice sahne sanatçısı ve müzisyen yok muydu, hatta kendi canına kıyanlar… İnşaatçıların, rant vurguncularının, şehir talancılarının sürekli palazlanıp kıymete bindiği memleketimizde sanatla uğraşanların hali alabildiğine harap değil mi? İşte ‘Açık Mülk’ tam da bu konuya değiniyor.

Efe Reis’in yazdığı, Barış Arman’ın yönettiği ve ilk gösterimlerini 29. İstanbul Tiyatro Festivali’nde yapan ‘Açık Mülk’ adlı oyun izleyiciyi tarihi İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’nda ilginç bir deneyime davet ediyor. Bir zamanlar ün peşinde koşan şarkıcıların, türkücülerin seslerinin, sazlarının yankılandığı ama bir süredir terk edilmiş görünüme bürünmüş bu bloklarda yaklaşık bir buçuk saat boyunca geziyor ve bir parçası haline geldiğimiz oyunun içinde hem tarih, kültürel miras, kent belleği konularında farkındalık sahibi oluyor hem de katlar arasında dolaşırken katman katman açılan dramatik bir kurguyu izliyoruz. Oyuncu olduklarını gizlemeyen, hatta kendi isimleriyle karşımıza çıkan Tülin Özen ve Ali Yoğurtçuoğlu’na Yeliz Doğan ve Berfin Ertan (yine kendi isimleriyle ama bu sefer kurmaca karakterler olarak) eşlik ediyor; biri güncel sanatçı, diğeri ise müzisyen olarak. 

ZİHİNDE DOĞRU KAPILAR AÇAN BİR DENEYİM

En önemli özelliği mekana dayalı bir deneyim sunması olan ‘Açık Mülk’, kavramsal sanat anlayışının tiyatroda vücut bulmuş hali gibi geliyor izlerken. Bu metni başka bir sahne ya da mekanda oynamak mümkün değil, sadece burada, yani İMÇ’de bir anlamı var ve drama çok keskin çizgilerle belirlenmiş çatışmanın üzerine kurulmuş. Aç gözlü rant düzenine karşı duran sanat emekçileri arasındaki gerilimde izleyiciye çok fazla seçme şansı da kalmıyor aslında. Çünkü zaten buradaki hiç kimse gerçekten mülk sahibi olma hayaliyle buraya gelmiş değil ve önüne serilen tezler de neredeyse didaktik bir kesinlik içeriyor. Bu anlamda belki sokakları ya da fabrikaları sahne belleyen politik tiyatro akımının (eylem olarak tiyatro) güncel bir yorumu gibi de algılanabilir. Metinsel anlamda çok derinleşmeyen, izleyiciyi yürütmek dışında yormayan ama zihninde doğru kapılar açan yol açan bir deneyim ‘Açık Mülk’. Çok iyi oynanmış, reji matematiği (sahne ya da mekan trafiği çok önemli) iyi oluşturulmuş ve mekanı da iyi kullanmış bir oyun var karşımızda. Keşke daha sık ve daha çok oynansa.

İMÇ’Yİ KÜLTÜREL MİRAS YAPAN NE?

Oyunda sık sık vurgulanan, İMÇ’nin bir kültürel miras olduğu meselesine de bakmak gerek.

Türkiye'de modern mimari mirasın önemli bir örneği kabul edilen İMÇ, yarışmayla seçilen mimarlar Doğan Tekeli, Sami Sisa ve Metin Hepgüler'in projesi olarak inşa edilmiş, 1967’de açılmıştı.

Bir yapının kültürel miras kabul edilmesinin şartlarından biri sanat eserleri içermesiymiş, oyunda söylendiğine göre. Bu yüzden de dönemin önemli sanatçılarından eserler sipariş edilerek İMÇ bloklarının çeşitli bölümlerine yerleştirilmiş. Uyanıkça taktik beki ama Kuzgun Acar, Eren Eyüpoğlu, Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Füreya, Yavuz Görey, Ali Teoman Germaner, Sadi Diren ve Nedim Günsür’ün eserlerini bu kamusal alana kazandırmışlar böylece. Gerçi bazıları şu an yerinde değil ama o eserlere sahip çıkamamak da bizim ayıbımız.  


Ayrıca okuyun