“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

HEVES EKONOMİSİ, NEREYE KADAR?

Hevesin sahneyi canlı tuttuğunu inkâr etmiyorum ama heves, nesnel ölçütlerin yerini aldığında sanatın varlığını dayandırdığı tüm gerilimleri yumuşatır. Zor soruların yerini güvenli cümleler, tartışmanın yerini ise hızlı bir uzlaşı alır. Son dönemde İstanbul merkezli gezdiğim Galeriler Buluşması, Artweeks gibi büyük sergi kümelenmelerinde tuhaf bir ortaklaşma var: Nü neredeyse yok, politik dil neredeyse yok, sert bir gerilim neredeyse yok. Elbette nü veya politika tek başına bir kalite göstergesi değildir. Ancak burada daha temel olan sorun, riskin sistematik bir biçimde geri çekilmesidir.

Galeriden içeri girer girmez o tanıdık canlılık başlıyor. Kalabalık açılış coşkusu, şarap kadehleri, limitsiz beğeni ifadeleri, birbirine benzeyen cümleler… Birileri duvardaki eserlerin “çok güçlü” olduğunu söylüyor, diğerleri “çok iyi iş” diye tekrarlıyor. Herkes bir şekilde birbirini tanıyor ya da o an tanıştırılıyor. Benzer yüzler zaten birbirine aşina. Doğrusu, bu manzarayı sevmiyor değilim. Sanatın etrafında bir topluluk duygusu kuruyor, insanları birbirine yaklaştırıyor. Ayrıca bu sahneler, sanat tarihinin uzun sürekliliğini de hatırlatıyor. Zira 19. yüzyıl salon kültüründen itibaren sergiler, kamusal görünürlüğün ve kültürel otoritenin üretildiği bir toplumsal buluşma biçimi olageldi. Bugün açılışlarda gördüğümüz yakınlık da şüphesiz bunun devamı. İnsanın “yalnız değilim” dediği, kentsel hayatta parçalanmış bağların kısa süreliğine yeniden örüldüğü bir ilişkisellik hali. Hatta çağdaş sanatın kimi damarları bu ilişkiselliği doğrudan estetik bir mesele olarak ele alıp, serginin sosyal enerjisini üretken bir malzemeye dönüştürdü. Üstelik bu topluluk duygusu, sanat dünyasının salt bir “yalnız deha” mitinden ibaret olmadığını da bizlere fısıldıyor.

Ancak bu coşkulu ve birleştirici atmosferde bazı tuhaflıklar var. Tuhaf olan kalabalık değil. Aksine, galerinin ta kendisi.  Açılışların ritmi öylesine hızlanıyor ki, sergi bir süre sonra kendi temposundan uzaklaşıp sosyal akışın hızıyla varlık kazanmaya başlıyor. İşlerin önünde durma süresi kısalıyor, cümleler çoğalıyor ama giderek etkisizleşiyor. “Çok güçlü” deniyor fakat, güçlü olan ne? Forma ilişkin bir tartışma mı, tarihsel bir gerilim mi, bir düşünce hamlesi mi, yoksa sadece anlık bir etki mi? Neredeyse hiçbir zemine oturmaksızın, iltifat bir değerlendirme olmaktan çıkıp otomatik bir jeste dönüşüyor.

Övgünün içinin boşalması

Oysa övgülerin içinin bu denli boşalması, serginin temel varlık nedenini aşındırıyor. Çünkü sergiler, her şeyden önce sıradan olmayan bir seçim mantığı üzerine kurulur. Bir galeri, neyi sergilediği kadar, onu niçin sergilediğini de tartışmaya açabilmelidir. İşlerin birbirine nasıl bağlandığını, hangi sorunun etrafında toplandığını, hangi kavramsal riskleri göze aldığını görünür kılmak zorundadır. Aksi halde sergi, iyi niyetli bir buluşmaya dönüşür. Buluşma güzeldir ama serginin kendisi, yani yoğun düşünme pratiğimiz seyrelir. Galeri duvarları görünürlük kazanır fakat görünürlüğün gerekçesi yoksa, bu durum bir değere dönüşmeksizin sıradan bir alışkanlık halini alır.

Bu seçici mantığın kaybolduğu noktada, İstanbul’un mevcut pek çok galeri sergisini bir tür heves ekonomisinin ürünleri olarak tanımlamak istiyorum. Elbette ki ülke sanat yaşamına yön veren, sayıları birkaçı geçmeyen, köklü bazı galerileri bu genellemenin dışında tutmak gerek. Ayrıca hevesin, sahneyi canlı tuttuğunu da inkâr etmiyorum. Ama heves, nesnel ölçütlerin yerini aldığında sanatın varlığını dayandırdığı tüm gerilimleri yumuşatır. Zor soruların yerini güvenli cümleler, tartışmanın yerini ise hızlı bir uzlaşı alır. Sergi sanatsal bir süreç olmaktan çıkıp anlık bir olaya dönüşür. Dışarıdan bakınca şık bir akış gibi dursa da içeriden bakıldığında eleştirinin geri çekildiği devasa bir konfor alanı üretir.

Kimseyi rahatsız etmeyen görsel konfor

Galeri sergilerinde filizlenen bu konfor alanı, fuar ve toplu organizasyonlarda çok daha net bir şekilde karşımıza çıkıyor. Son dönemde İstanbul merkezli gezdiğim Galeriler Buluşması, Artweeks gibi büyük sergi kümelenmelerinde tuhaf bir ortaklaşma var: Nü neredeyse yok, politik dil neredeyse yok, sert bir gerilim neredeyse yok. Elbette nü veya politika tek başına bir kalite göstergesi değildir. Ancak burada daha temel olan sorun, riskin sistematik bir biçimde geri çekilmesidir. Sanki herkes aynı anda sorun çıkarmamayı vaat eden işler etrafında toplanmış gibi. Bir nevi güvenli liman estetiği. Piyasayı ürkütmeyen, izleyiciyi yormayan, kimseyi rahatsız etmeyen, kimseyle kavga etmeyen bir görsel konfor... Bu durum, ilk bakışta bir dinginlik gibi görünse de çoğu zaman sanatın asıl gücü olan çatışma yaratma, çelişkiyi görünür kılma ve yerleşik dili bozma kapasitesini içten içe buduyor.

Üstelik bu güvenli liman hali, yalnızca içeriksel bir tercih değil. Daha çok galerilerin ve organizasyonların hıza dayalı mantığının da bir dayatması. Fuar temposu hızlıdır. Çok iş, çok stant, çok yüz, çok kartvizit barındırır. Böylesine baş döndürücü bir hız içinde en kolay dolaşıma giren şey, zaten pürüzsüz olan işlerdir. Tartışmalı olan, zor olan, bedenle ya da politikayla doğrudan temas eden iş ise daha fazla açıklama, bağlam ve sorumluluk talep eder. Tam da bu bağlam ve sorumluluk ihtiyacı, bizi doğrudan piyasanın en zayıf karnına götürüyor: kültür-sanat okuryazarlığı eksikliği. Çünkü bağlam üretmek, sadece duvara bir metin asmaktan ibaret değildir. Kürasyon dört duvarın simetrisini almak hiç değildir. Esas olan bir eseri tarihe, dile, düşünceye, üretim koşullarına ve etik sınırlara bağlayabilmek demektir. Bu bağ kurma becerisi zayıfladığında sistem refleks olarak kendini korumaya alır ve sanatın tarihsel gücünü borçlu olduğu risk geri çekilir. Sert sorular yumuşatılır, rahatsız eden iş ise anlaşılmayan, marjinal bir çalışma ambalajıyla sunulup ehlileştirilir.

Bağlam üretme becerisindeki bu çöküş, en nihayetinde galeri fikrinin de sessizce biçim değiştirmesine yol açıyor. Galeri, estetik bir tartışmayı yönlendiren mesleki bir aracılık kurumu olmaktan çıkıp, sanatseverlerin ve sermaye sahiplerinin boş vakitlerini değerlendirdiği lüks bir hobi mekânına dönüşebiliyor. İşin en acı tarafı ise şu: Birilerinin prestij devşirdiği bu pahalı hobi, sanatı meslek olarak icra eden gençlerin kanlı canlı yaşam ve hayatta kalma mücadelesine dönüşmüş durumda.

Kibirli bir güç odağına dönüşmek

Bu yapısal eşitsizliği ve güç zehirlenmesini daha da derinleştiren unsur ise, sanat tarihi, estetik felsefe veya küratoryal pratik konusunda hiçbir temel donanımı olmayan eğitimsiz galeri sahiplerinin sahneyi domine etmesidir. Yalnızca sermayesi ve sosyal ağı (network) ile var olan bu profil, sanat dünyamızda sanatın bizatihi kendisini kaçınılmaz olarak ikincil bir değere indirgiyor. Daha da tehlikelisi, bu entelektüel donanımsızlık, galerinin sanatçıyla omuz omuza yürüyen bir yol arkadaşı olmasını engelliyor. Bunun yerine galeriyi sanatçıya güya alan açan, lütufta bulunan ve adeta ona görünürlük bahşeden kibirli bir güç odağına dönüştürüyor. Oysa sanatçıya, sadece geniş çevresi olan ve duvarını kiralayan tüccarlar gerekmiyor. Sanattan anlayan, o felsefi riski göğüsleyebilecek entelektüel muhataplar lazımdır. Eser, galeri sahibinin sosyal statüsünü parlatan şık bir araç veya alıcının risksiz gördüğü dekoratif bir meta muamelesi gördüğünde vizyon yerini ticari pragmatizme, küratoryal sorumluluk ise pazarlama stratejilerine bırakıyor.

Elbette burada kimsenin kişisel niyetiyle uğraşmak istemiyorum. Çoğu zaman niyetler gerçekten iyi de olabilir. Fakat bu iyi niyet, profesyonel ve kuramsal bir yetkinlikle desteklenmediğinde bedelini, stüdyosunda kirasını denkleştirmeye çalışırken bir yandan da özgün dilini korumaya çabalayan o genç sanatçı ödüyor.

Görünmez bir otosansür mekanizması

Asıl büyük ve kalıcı sorun ise bu entelektüel zayıflığın ve salt ticari zihniyetin geçici bir kriz olarak kalmayıp, yeni ve sarsılmaz bir standart olarak kanıksanmasıdır. Galeri mekânı bir düşünce laboratuvarı olmaktan çıkıp, arz-talep dengelerinin gözetildiği şık bir mağazaya dönüştüğünde, eserin değeri de barındırdığı felsefi riskle değil, satılabilirlik potansiyeliyle ölçülmeye başlanıyor. Piyasada dolaşım garantisi olan, tabiri caizse "kasa yapan" işlerin sınırları artık öylesine net ve köşeli çizgilerle belirleniyor ki, sistem dayatmacı bir şekilde kendi risksiz prototiplerini üretiyor. Bu sessiz dayatmanın en yıkıcı sonucu ise sanatçının henüz stüdyosunda, ham malzemenin karşısına geçtiği o ilk yalnızlık anında yaşanıyor. Sanatçı, dışarıdan herhangi bir sansür kurumuna ihtiyaç duymaksızın, görünmez bir otosansür mekanizmasını bizzat kendi zihninde devreye sokuyor. Yaratım sürecinin o vahşi ve kural tanımaz doğası, yerini usulca hesaplı kaygılara bırakıyor. Sanat, dünyayı sarsma ve sorgulatma iddiasını kaybedip, şık evlerin duvarlarında uslu uslu oturan estetik bir rehin sürüsüne dönüşüyor.

Açılışların kadeh sesleri dindiğinde

Nihayetinde unutmamak gerekir ki güvenli limanlarda demirlemiş gemiler belki fırtınadan hasar görmezler ancak hiçbir zaman yeni kıtalar da keşfedemezler. Çağdaş sanatın bu konforlu, şık ve kalabalık odalardan çıkıp, yeniden tekinsiz sularda yelken açmaya, yeniden bizleri rahatsız etmeye ihtiyacı var. Zira o bitmek bilmeyen açılışların kadeh sesleri dindiğinde ve o eğitimsiz hevesler kendilerine başka hobiler bulduğunda, geriye sadece duvardaki izlerin anlattığı hakikat ve o hakikati tırnaklarıyla kazıyarak üretenlerin direnişi kalacak. Zira birilerinin pahalı hobileri, birilerinin yaşam mücadelesi haline geldiğinde bunun kanlı canlı bir varoluş mücadelesine dönüşmesi kaçınılmazdır.


Ayrıca okuyun