GEÇEN SENE ÇAĞDAŞ SANAT SAHNESİNDE NELER YAŞANDI?
2025 çağdaş sanatı, büyük iddialardan çok net pozisyonlar üzerinden okunuyor. Teknoloji, figürasyon, kimlik, ekoloji ve coğrafya; bu yıl yalnızca üretimi değil, sanatın dolaşım ve sergilenme biçimlerini de belirleyen temel eksenler olarak öne çıkıyor.
2025 yılı, çağdaş sanatta satış hacimleri daraldı. Sansasyonel müzayede satışlarına rağmen piyasa daha kontrollü ölçeklere çekilirken belirli temalar, coğrafyalar ve üretim biçimleri öne çıktı. Artprice’ın Contemporary Art Market Report 2025 raporu başta olmak üzere Singulart ve Art Basel’in yıllık değerlendirmeleri, pazarın sınırlandığı yerde sanat üretiminin yeni yoğunlaşma alanları yarattığını gösteriyor.
2025’te çağdaş sanatı belirleyen ana eğilimleri Sanatatak okurları için derledik.
1- DİJİTAL ÜRETİMLER KURUMLARIN GÜNDEMİNDEN DÜŞMÜYOR
NFT’ler, spekülatif genişlemenin ardından 2025’te daha sınırlı ama kurumsal bir çerçeve içinde varlığını sürdürüyor. Yapay zekâ ise artık bir “yenilik” başlığı olarak değil, üretimin doğal bir bileşeni olarak ele alınıyor.
Türkiye’de de bu dönüşümün kurumsal karşılıkları görünür hale gelmiş durumda. Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi’nin Refik Anadol’un veri temelli üretimlerinden Büyük Doğa Modeli Türkiye – Flora adlı işini kalıcı koleksiyonuna katması, dijital sanatın müze bağlamında kalıcı bir yer edindiğini gösteriyor. Eser, yapay zekâ, büyük veri ve algoritmalarla Türkiye’nin doğal zenginliklerini dijital olarak yeniden yorumluyor. Otuz üç milli parktan toplanan veri setleriyle oluşturulan Türkiye-Flora, endemik bitki türlerinin kırılgan güzelliğini odağa alıyor. Bu eser, müzenin koleksiyonuna giren ilk yapay zekâ veri heykeli olarak kaydedildi.

İstanbul’da son yıllarda açılan ve dijital üretime odaklanan yeni galeriler, NFT platformları ve hibrit sergileme alanları da bu alanın yalnızca deneysel değil, sürdürülebilir bir ekosistem olarak ele alındığını gösteriyor.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin iştirak şirketlerinden Kültür AŞ tarafından hayata geçirilen ve “Van Gogh: Işığın İzinde” sergisiyle izleyicileri ağırlayan Dijital Deneyim Merkezi, CCN Holding desteğiyle hayata geçirilen, Confluence seçkisiyle açılış yapan The Cube, çocuklar için Küçük Prens’in sayfalarını mekâna taşıyan 3 boyutlu dev kitap deneyimi sunan Sanata Dokunduğunuz, Hikâyeyi Hissettiğiniz Bir Küçük Prens Deneyimi isimli dijital sergi, AKM Galeride gösterilen Salvador Dali - Sürrealizmin Başyapıtları Sergisi bu dijital sanat merkezlerine örnek oluşturuyor.
Yapay zekâ, sanatçılar için artık bir araçtan öte; fikir üretme, taslak oluşturma ve kompozisyon geliştirme süreçlerinde aktif bir ortak olarak kullanılıyor. Dijital sanatın ekonomik ve kurumsal meşruiyeti artarken, teknoloji yaratım süreçlerini yeniden tanımlayan yeni üretim ve dolaşım modelleri ortaya koyuyor.
2- JAPON ÇAĞDAŞ SANATININ YÜKSELİŞİ
2025 verileri, Japon çağdaş sanatının uluslararası dolaşımda belirgin bir ivme kazandığını ortaya koyuyor. Bu yükseliş, büyük jestlerden çok; içe dönük, psikolojik ve gündelik olanı merkeze alan anlatılar üzerinden gerçekleşiyor.
Tetsuya Ishida’nın geç kapitalizm eleştirisini beden üzerinden kuran resimleri, sanatçının erken kaybına rağmen bugün yeniden yoğun biçimde dolaşıma giriyor. Yu Nishimura, gündelik sahneleri donuk ve askıya alınmış anlar olarak ele alırken; Japon figürasyonunun sessiz ama kalıcı bir hattını temsil ediyor.
David Zwirner gibi büyük galerilerin Japon sanatçılara yönelik ilgisi de bu görünürlüğü destekliyor. Zwirner çatısı altında yer alan isimler arasında, mekân ve mimariyle kurduğu ilişkilerle öne çıkan Katayama Masanori gibi sanatçılar dikkat çekiyor. Bu bağlamda öne çıkan isimlerden biri Katayama Masanori. Mimarlık, heykel ve yerleştirme arasında konumlanan üretimiyle Katayama, mekânın psikolojik ve bedensel algısını sorgulayan işleriyle dikkat çekiyor.
2025’te Japon çağdaş sanatının uluslararası dolaşımını güçlendiren önemli örneklerden biri de Chiharu Shiota’nın üretimi etrafında şekillenen sergi hattı oldu. İstanbul Modern’de açılan Shiota sergisi, sanatçının hafıza, beden ve aidiyet kavramlarını mekânsal yerleştirmeler üzerinden ele alan pratiğini Türkiye izleyicisiyle buluştururken; bu serginin ardından sanatçı, Paris Grand Palais’de açılan kapsamlı sergisiyle Avrupa’daki kurumsal görünürlüğünü pekiştirdi. İstanbul’dan Paris’e uzanan bu sergi hattı, Japon çağdaş sanatının bugün nasıl istikrarlı ve planlı bir uluslararası dolaşım ağı içinde ilerlediğini gösteren çarpıcı örneklerden biri olarak öne çıkıyor.

Bu dolaşımın arkasında yalnızca bireysel kariyerler değil, kurumsal ve kamusal destek mekanizmaları da yer alıyor. Art Basel kapsamında gerçekleştirilen panellerde, Japon çağdaş sanatının son yıllardaki görünürlüğü tartışılırken; özellikle Japonya hükümetinin kültür politikaları ve The Japan Foundation aracılığıyla sağlanan desteklerin, sanatçıların uluslararası sergi ve bienal programlarına erişiminde belirleyici olduğu vurgulandı. Basel’deki bu tartışmalarda Japon sahnesi, devlet destekli ama içerik açısından bağımsız ilerleyen nadir örneklerden biri olarak anıldı; bu modelin, sanatçıların küresel dolaşıma daha sürdürülebilir biçimde dahil olmasını sağladığı ifade edildi.
Önümüzdeki dönemde Japon sahnesine dair bir diğer önemli başlık ise Yoko Ono’nun İstanbul’da Sakıp Sabancı Müzesi’nde gerçekleşmesi planlanan sergisi. Ono’nun Türkiye’deki bu görünürlüğü, Japon çağdaş sanatının tarihsel ve kavramsal derinliğini yeniden gündeme taşıyacak önemli bir durak olarak öne çıkıyor.
3- JAPONYA’DAN AFRİKA’YA
Japonya’nın yanı sıra Afrika ve Latin Amerika sahneleri, dekolonyalist bakış açısına sahip sergiler, siyahi sanatçıların daha çok görünür olması da bir diğer 2025 eğilimleri arasında.
2025 yılında siyahi sanatçılar hiç olmadıkları ve çoktan hak ettikleri gibi koleksiyoner radarında güçlü biçimde yer almaya başladılar.
Amoako Boafo, figüratif resimde siyahi beden temsiline yeni bir görsel dil kazandırırken; El Anatsui, tarih, malzeme ve sömürgecilik ilişkisini heykel üzerinden çok katmanlı biçimde aktarmayı ve bunu yaparken tanınmayı sürdürdü.

Bu yükselişin kurumsal ölçekteki en güçlü işaretlerinden biri, 9 Mayıs 2026'da açılacak Venedik Bienali'nin Cape Town'daki Zeitz Çağdaş Sanat Müzesi'nin (Zeitz MOCAA) genel müdürü ve baş küratörü Koyo Kouoh’un seçilmesiydi. Ancak Kouoh, Mayıs 2025’te hanüz 57 yaşında vefat etti. Yine de Venek seçimini Kouoh’dan yana kullandı ve onun sergiye dair vizyonunun, kendisinin seçtiği, birlikte çalıştığı beş kişilik bir ekip tarafından hayata geçirilmesine karar verdi. Bu ekipte küratörler Gabe Beckhurst Feijoo, Marie Hélène Pereira ve Rasha Salti; eleştirmen ve Bienal’in yayın yönetmeni Siddhartha Mitter; araştırmacı Rory Tsapayi yer alıyor.
Afrika kökenli siyahi sanatçılar yalnızca çağdaş sanat alanında değil; moda, tasarım ve popüler kültürde de görünürlük kazanıyor.
Pharrell Williams gibi müzik kökenli figürlerin Afrika estetiğine referans veren stilleri, bu sanat rüzgârının disiplinler arası bir yayılım gösterdiğini ortaya koyuyor.
4- KADIN SANATÇILAR VE CİNSİYET ÇEŞİTLİLİĞİ
2025’te kadın sanatçıların görünürlüğü artık geçici bir denge arayışı olarak değil, yapısal bir gerçeklik olarak okunuyor.
Kadın sanatçılar hem müzayede sonuçlarında hem de kurumsal sergi programlarında kalıcı bir merkez ediniyor. Bu görünürlük, yalnızca bireysel başarılar üzerinden değil; sanat tarihinin birlikte üretim, etkileşim ve eş zamanlılık üzerinden yeniden okunmasına imkân tanıyan sergi kurgularıyla da güçleniyor.
Uluslararası ölçekte Julie Mehretu, Amy Sherald, Njideka Akunyili Crosby ve Cecily Brown, Christie’s, Sotheby’s ve Phillips’te yeni fiyat rekorlarına imza atan isimler arasında yer alıyor.
Müze programları da bu görünürlüğü destekliyor: Hilma af Klint: What Lies Behind the Flowers (MoMA, 11 Mayıs – 27 Eylül 2025), Faith Ringgold (Guggenheim, 9 Mayıs – 7 Eylül 2025), Lorna Simpson: Source Notes (Metropolitan Museum of Art, Mayıs – Kasım 2025) ve Ruth Asawa: A Retrospective (SFMOMA, 5 Nisan – 2 Eylül 2025) bu hattın öne çıkan örnekleri arasında.
Türkiye’de ise kadın sanatçıların üretimi 2025’te, bireysel görünürlüklerin ötesine geçen, birlikte üretim ve ortak yaşam pratiklerini merkeze alansergi modelleriyle dikkat çekiyor. Türkiye İş Bankası Resim ve Heykel Müzesi’nde açılan “Yan Yana” sergisi, bu yaklaşımın en belirgin örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. Sergi, sanat dünyamızın iki önemli sanatçı çiftini bir araya getiriyor: Melahat ve Eşref ÜrenileEren ve Bedri Rahmi Eyüboğlu.
“Yan Yana”, ortak yaşam, üretim ve etkileşim alanları içinde konumlandırarak sanat tarihine çok sesli bir okuma öneriyor. Sergi, kadın sanatçıların üretimini eşlik eden, dönüştüren bağlamlarıyla birlikte ele alması bakımından 2025’in kurumsal ölçekte en dikkat çekici sergilerinden biri olarak öne çıkıyor.
Gülsün Karamustafa eserleriyle, Maxim Gorki Tiyatrosu'nda, 7. Berliner Herbstsalon – Re:Imagine: The Red House etkinliğinde yer aldı. Nil Yalter, Süsse Haimat isimli karma sergi kapsamında, 1 Mart 2026 tarihine kadar Kunstmuseum Ahlen'de görülebilecek sanatçılar arasında. Ayşe Erkmen’in Left Overs 2 (2025) projesi 5. Autostrada Bienali’nde sergilendi. İnci Eviner’in Türkiye’de ilk kez sergilenen dört hareketli görüntü yapıtını bir araya getiren “Şüpheli Uzlaşmalar” sergisi, MSGSÜ Tophane-i Âmire Kültür ve Sanat Merkezi’nde izleyicilerle buluştu.
Hem Türkiye’de hem de uluslararası alanda süren projeleri, kadın sanatçıların kuşaklar arası süreklilik içinde yeniden değerlendirilmesine olanak tanıyor. Nilbar Güreş’in Arter’de gerçekleşen retrospektifi ise, bireysel anlatıların kurumsal ölçekte nasıl güçlü bir politik ve estetik zemine taşınabildiğini gösteren önemli örneklerden biri olarak dikkat çekiyor. Ayrıca Nilbar Güreş’in 2026 Venedik Bienali Türkiye Pavyonu için seçilen isimler arasında yer aldığını hatırlatmakta da fayda var.

Önümüzdeki dönemde Semiha Berksoy’un Ocak ayında İstanbul Modern’de açılması planlanan “Tüm Renklerin Aryası” sergisi, Türkiye’de kadın sanatçıların tarihsel görünürlüğünü yeniden gündeme taşıyacak bir başka önemli durak olarak öne çıkıyor. Paula Modersohn-Becker ve Tracey Emin gibi isimlerin son dönem üretimleri ve sergi programları ise, kadın sanatçıların bireysel deneyimlerinden beslenen anlatıların farklı kuşaklar arasında nasıl yan yana getirilebildiğini gösteriyor.
5- FİGÜRATİF RESMİN SÜREKLİLİĞİ
Soyut, dijital ve kavramsal eğilimlere rağmen figüratif resim 2025’te de merkezde kalmaya devam ediyor. Bunun temel nedeni, figürasyonun anlatı kurma kapasitesi ve izleyiciyle doğrudan bağ kurabilme gücü.
Beden, kimlik, gündelik hayat ve psikolojik durumlar; figüratif resim üzerinden yeniden ve ısrarla ele alınıyor.

Türkiye’den örnek vermemiz gerekirse figüratif resimde ısrarlı arayışları ve otantik duruşlarıyla Tayfun Gülnar, Kader Genç, Hakan Gürsoytrak, Şevket Sönmez, Başak Çalışır, Gökçe Çelikel, Burcu Perçin öne çıktı.
6- EKOLOJİ VE SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK
Ekolojik meseleler 2025’te yalnızca tematik bir başlık olarak değil, üretim biçimleri üzerinden de ele alınıyor. İstanbul Modern’de daha önce gerçekleşen Olafur Eliasson sergisi, bu yaklaşımın yerel bağlamdaki güçlü örneklerinden biri olarak hafızadaki yerini koruyor.

Olafur Eliasson: Senin Beklenmedik Karşılaşman sergisi, sanatçının otuz yıllık pratiğinden seçkin yapıtları bir araya getirirken su, ışık, renk, algı, hareket, geometri ve çevre gibi başlıklara odaklanıyor ve izleyiciyi eserlerle kurduğu aktif ilişki üzerinden çevresel meselelerle yüzleştiriyor.
Uluslararası alanda Otobong Nkanga, doğa, emek ve sömürgecilik ilişkisini heykel ve yerleştirme üzerinden çok katmanlı biçimde ele alırken; çevre temalı sergiler kurumsal programların vazgeçilmez başlıkları arasında yer alıyor.
Abdülmecid Efendi Köşkü’nde geniş izleyici kitlesini hâlâ ağırlamaya devam eden Folis sergisi de doğadaki döngü üzerine farklı okumaları bir araya getiriyor.
7- KÜÇÜK ÖLÇEKLİ İŞLERİN POPÜLERLİĞİ
“Mini Art, Major Impact” eserler koleksiyonerlerin ilgi odağında. Küçük ölçek, erişilebilirlik ve ev içi uyum da bu trendi besliyor.

Küçük ölçekli işlerin 2025’te daha fazla dolaşıma girdiği görülüyor. Ekonomik belirsizlik kadar, mekânsal tercihler de bu yönelimi artırıyor.
8- TOPLUMSAL ANLATI
2025’te anıtsal ölçekteki sanat üretimi, ağırlıklı olarak kamusal alan üzerinden okunuyor. Sanat, müze ve galeri mekânlarının dışına taşarak sokaklar, adliye binaları, kamusal avlular ve açık alanlar üzerinden güncel politik ve toplumsal meselelerle doğrudan temas kuruyor. Bu üretimler, estetik bir jestten çok, görünür olma ve müdahale etme haliyle öne çıkıyor.

Bu hattın en çarpıcı örneklerinden biri, Banksy’nin gerçekleştirdiği kamusal müdahaleler. Sanatçının Londra’da, Royal Courts of Justice binasının duvarında ortaya çıkan ve Filistin’e destek gösterileri sırasında yaşanan polis şiddetine göndermede bulunan duvar resmi, sanatın güncel politik olaylara anlık ve doğrudan nasıl dahil olabildiğini bir kez daha gösterdi. Banksy, yalnızca birkaç gün önce paylaştığı yeni işiyle de bu hattı sürdürüyor. Resimde yağmur çizmeleri, kalın montlar ve kışlık ponponlu şapkalar giymiş iki çocuk yerde uzanıyor; çocuklardan biri dikkat çekici biçimde gökyüzünü işaret ediyor. Banksy’nin bu müdahaleleri, kamusal alandaki anıtsal sanatın artık kalıcılık iddiasından çok, etki anına odaklandığını düşündürüyor. İşler, fiziksel olarak silinmeye ya da müdahaleye açık olsa da dolaşıma girdikleri an itibarıyla güçlü bir görsel ve politik iz bırakıyor.

Kamusal alandaki bir diğer güçlü örnek ise, ABD-Meksika sınırında çekilen ve göçmenlerin bedenleriyle “SOS” yazısını oluşturduğu havadan çekilmiş seri fotoğraf. Göçmenlerin yardım çağrısını doğrudan bedenler üzerinden kuran bu görüntü, anıtsallığı ölçekte değil,kolektif jestte arıyor. Fotoğraf, bireysel hikâyeleri tek bir dramatik çerçeveye sıkıştırmak yerine, birlikte hareket eden bir topluluğun sessiz ama güçlü çağrısını görünür kılıyor.
Bu tür işler, kamusal alandaki anıtsal sanatın yalnızca heykel ya da kalıcı yerleştirme üzerinden değil; fotoğraf, performatif eylem ve belge niteliği taşıyan görüntüler aracılığıyla da şekillendiğini gösteriyor. 2025’te anıtsallık, kalıcılıktan çok toplumsal yankıüzerinden tanımlanıyor.
Göç, adalet, polis şiddeti ve politik temsil gibi başlıklar, kamusal alanda üretilen bu işler aracılığıyla sanatın temel gündemleri arasında yer almaya devam ediyor. Anıtsal sanat, bu bağlamda, izleyiciyi edilgen bir konumdan çıkararak, güncel olaylarla yüz yüze bırakan bir araç olarak işlev görüyor.