“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

SEMİHA BERKSOY’UN ARYASI HÂLÂ SÜRÜYOR

“Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası” sergi alanı

Nazım Hikmet’in “mert kızım” dediği, Fikret Mualla’nın vefalı dostu, kızı Zeliha Berksoy’un “sanatın içinde, sanki bir rüya aleminde dolaşan ama her anı son derece bilinçli yaşayan bir insan” diye andığı, sanatı meslek olarak görmeyen sanat için yaşayan bir isim Semiha Berksoy.

Merkezinde figürlerin olduğu, duyguların fazlasıyla canlı hissedildiği “Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası” adlı sergi İstanbul Modern’de açıldı. Sergi, retrospektiften çok, perdesi hiç kapanmamış bir hayatın içine davet gibi. Semiha Berksoy’un sesini, bakışını, öfkesini, inatçılığını ve çelişkilerini bir arada tutan kişisel bir evrenle karşılaşıyoruz. Resimler, filmler, efemeralar, ses kayıtları… Geçen yıl küratörlüğünü müzenin direktörleri Sam Bardaouil ve Till Fellrath’ın üstlendiği Berlin’deki Hamburger Bahnhof’ta açılan —Berksoy’un 1936’dan 1939’a kadar Berlin’deki Hochschule für Musik’te öğrenim gördüğünü hatırlatmakta yarar var—retrospektif, yeni bir küratöryel bakış açısıyla ele alınmış.

Sergi, Semiha Berksoy’un hayatının kırılma anlarından yola çıkan tematik bir kurgu sunuyor. Bu yaklaşım, Berksoy’un kişisel mitolojisini doğrudan görünür kılıyor.

Sahne atmosferini çağrıştıran “Kırmızı Oda”, serginin omurgasını oluşturuyor. Bu alanın çevresinde, opera sahnesinden beslenen resimler, erken dönem desenler, annesi Fatma Saime Hanım’a adanan çalışmalar, otoportreler ve portreler yer alıyor.

Gündelik kumaşlar üzerine üretilmiş çarşaf resimleri ise Berksoy’un malzemeyle kurduğu ilişkiye işaret ediyor. Sergi, resimlerin yanı sıra 1935’te yayımlanan “Mezardan Gelen Mektup” öyküsünden hareketle kurgulanan özel bir bölüm, Türkiye’nin ilk sesli filmi “İstanbul Sokaklarında” ve sanatçının rol aldığı “Söz Bir Allah Bir” filminden kesitler ile fotoğraf ve çeşitli efemeralardan oluşan bir seçkiyi de bir araya getiriyor.

1910 doğumlu Berksoy, yalnızca Türkiye’nin ilk yüksek dramatik sopranosu değil; aynı zamanda Cumhuriyet’in erken döneminde “Kadının sahnede işi ne?” sorusunu fiilen geçersiz kılan bir figür. Namık İsmail’in öğrencisi, üst düzey bir ailenin kızı. Annesi Fatma Saime Hanım, sergide defalarca karşımıza çıkan bir hayalet gibi… Oldukça renkli ve şık kıyafetlerle hep bir kolu bir başkasını kavrar vaziyette resmedilmiş. Semiha Berksoy’un henüz sekiz yaşındayken kaybettiği annesiyle kurduğu bağ oldukça sarsıcı. 

HAYATINI BİR SANAT OLARAK KURGULAYAN SANATÇI 

Serginin ana ekseni, Semiha Berksoy’un sanatı bir meslekten çok bir yaşam biçimi olarak kavrayışına dayanıyor. Opera ve müzikle kurduğu ilişki, sahnedeki karakterlerin renge, desene ve bedene dönüşmesiyle resimlerine sızıyor. Şef küratör Öykü Özsoy Sağnak, “Semiha Berksoy sanatı meslek olarak gören değil, tam tersine onu içselleştiren ve hayatını bir sanat olarak kurgulayan, kendi mitolojisini yaratan bir sanatçı,” diyor.

Lise zamanlarında kendini keşfeden ve ders almak için kapı kapı dolaşan Semiha Berksoy için kızı, tiyatro ve sinema sanatçısı Zeliha Berksoy, “Bu cesaret ve bu ileri görüşlülükle tam anlamıyla Cumhuriyetin döneminin Türk kızı oluyor,” diyerek sanata dair tutkusunun altını çiziyor. 

Sanatçı dostlukları söz konusu olduğunda ise annesinin vefasını Nazım Hikmet ve Fikret Mualla ile anlatıyor. Nazım Hikmet, Semiha Berksoy’a hep “vefalı, mert kızım” dermiş. Fikret Mualla ile dostlukları ise yolları, mekanları aşıyormuş: “Mualla’ya ölümüne kadar her ay Ankara’dan paket gönderirdi. Rakı, leblebi, pastırma… Bir de mektup yazar ‘Hepsini birden içme’ diye tembih ederdi.”

OPERADAN TUVALE

Cemal Reşit Rey’den şan dersleri alan Berksoy’un operaya girişi, Türkiye’nin ilk operası Özsoy ile kesişiyor. 1930’lar Türkiyesinde bu, sıradan bir kariyer adımı değil; ideolojik, kültürel ve kişisel bir eşik. Ardından Almanya, Berlin, Richard Strauss… 1936’da Batı’da sahneye çıkan ilk Türk kadın opera sanatçısı olarak kayıtlara geçiyor. Ama sergi, bu başarıyı bir madalya gibi sunmaktan kaçınıyor, bu deneyimin bedende ve zihinde bıraktığı izlerle ilgileniyor.

Resimlere bakınca, opera sahnesindeki o dramatik bedenin tuvale taşındığını görüyorsunuz. Bazen büyük jestler, bazen çocuksu bakışlar. Tuval de yok bazen; çarşaf var, karton var, buzdolabı kapağı bile var. Malzeme seçimi estetikten çok içgüdüyle ilgili belli ki.

ZOR BİR ANNEYDİ

Serginin belki de en güçlü katmanlarından biri, Semiha Berksoy’un kızı Zeliha Berksoy’un varlığı...

Zeliha Berksoy’a, “Semiha Berksoy’un sanatçı kimliğini biliyoruz, peki nasıl bir anneydi?” diye sorduğumuzda cevabı hiç de yumuşatmaya çalışmıyor, “Zor bir anneydi” diyor. “Sessizlik isteyen, çalışırken kimseyi yanına yaklaştırmayan, kendi dünyasında yaşayan, sadece sanatla nefes alan bir anne.” Hatta örnek bile veriyor: “Ekmek keserken bile aklın başında olacak derdi.” 

Annesinin gündelik yaşamından da söz eden Zeliha Berksoy hayvanlara duyduğu merhametten söz ediyor, “Hayvanlara çok meraklıydı. Evimizde hep köpeklerimiz oldu, kedilerimiz oldu. Kuşlar içinse her sabah mutlaka balkona su konurdu. Önce serçeler gelir, sonra güvercinler, en son kargalar… O, en çok kargalar gelince sevinirdi, kargalara bayılırdı. ‘Çok zekiler, çok şık hayvanlar’ derdi. O siyah duruşlarını çok severdi.”

Kargalar da hayvanlar aleminde aykırı duruş ve tavırlarıyla aklımıza kazındığına göre Semiha Berksoy’un da en çok kargaları sevmesine şaşmamalı. 

ESERLER, SEMİHA BERKSOY’UN TEK BİR KİMLİK ALTINDA TOPLANMASINA DİRENİYOR

Serginin merkezinde figürler var. Anatomik doğruluk hiçbir zaman birinci planda değil, duygu ise fazlasıyla canlı. Yüzler, bedenler ve mekânlar arasında gerçekçi bir oran aramak anlamsız; burada ölçü, duygunun yoğunluğu.

Erken dönem desenler, Berksoy’un disiplinli bir akademik temelden geldiğini gösterirken, ilerleyen işlerde bu disiplinin bilinçli olarak dağıtıldığı görülüyor. Otoportreler ve portreler, bir temsil meselesinden çok, kendini sınama alanı. Bu resimlerde özne sabit değil değişken, çoğu zaman huzursuz.

Çarşaf resimleri ve gündelik malzemeler üzerine yapılan işler, Berksoy’un sanat anlayışındaki hiyerarşi reddini açıkça ortaya koyuyor. Tuval ile yatak çarşafı arasında bir değer farkı kurmayan bu yaklaşım, üretimin içgüdüsel yönünü öne çıkarıyor. 

Sergide yer alan film kesitleri, ses kayıtları ve efemeralar, resimlerle birlikte okunduğunda daha anlamlı hale geliyor. “İstanbul Sokaklarında” gibi erken dönem sinema örnekleri, Berksoy’un kamusal görünürlüğünü hatırlatırken; fotoğraflar ve kişisel belgeler, sahne dışındaki kırılganlığı fısıldıyor. Bu karşıtlık, serginin en güçlü gerilimlerinden birini oluşturuyor.

Sergideki eserler genel olarak, Semiha Berksoy’un tek bir kimlik altında toplanmasına direniyor. Semiha Berksoy, her yönüyle tavizsiz bir sanatçı olarak anılmaya devam ediyor. Sahne değişmiş olabilir ama aryası hâlâ sürüyor.

 “Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası” adlı sergi 6 Eylül’e dek İstanbul Modern’de izlenebilir.

Semiha Berksoy 1910–2004
Türkiye’nin ilk yüksek dramatik sopranosu, Ankara Devlet Operası’nın baş artisti. Ressam, performans, tiyatro ve sinema sanatçısı.
Cumhuriyet’in erken döneminde Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim ve heykel, Tiyatro Okulu’nda drama, İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda müzik eğitimi aldı. Cemal Reşit Rey’den şan dersleri gördü. Türkiye’nin ilk operası Özsoy’da sahneye çıktı.
1936’da Richard Strauss’un eserleriyle Almanya’da sahne alarak Batı’da performans sergileyen ilk Türk kadın opera sanatçısı oldu. Berlin Devlet Yüksek Müzik Akademisi’ni birincilikle tamamladı.
Opera sahnesindeki bedensel ve duygusal deneyimini resme taşıyan Berksoy, tuvalin yanı sıra çarşaf, karton ve gündelik nesneleri de kullandığı işleriyle kişisel bir mitoloji kurdu. Resim, müzik, edebiyat, sinema ve performans arasında dolaşan üretimi, modern Türkiye sanat tarihinin en özgün ve zor sınıflandırılan külliyatlarından biri olarak kabul edilir.  


Ayrıca okuyun