“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

YILIN EN İYİ 10 KİTABI: NEW YORK TIMES 2025 SEÇKİSİ

New York Times, 2025’in en iyi on kitabını açıkladı. Savaş, aile, göç, sanat, tarih ve toplumsal eşitsizlik gibi farklı alanlarda öne çıkan kurgu ve kurgu dışı eserleri bir araya getiren seçki, böylece yılın en çok konuşulan temalarını daha görünür kılıyor.

New York Times’ın her yıl hazırladığı ‘En İyi 10 Kitap’ listesi hem kurgu hem kurgu dışı alanda dikkat çeken çalışmaların bir araya geldiği kapsamlı bir seçki. Bu yılın listesinde yer alan kitapların ortak noktası, kişisel hikâyeleri daha geniş toplumsal ve tarihsel bağlamlarla ilişkilendirmeleri.

Kurgu eserlerde savaşın dönüştürdüğü hayatlar, baskıcı rejimler altında sıkışan sanatçılar, göç ve kimlik arayışları, aile bağlarının kırılganlığı ve bireysel seçimlerin sonuçları öne çıkıyor. ‘Angel Down’ gibi tek cümlelik yoğun bir savaş anlatısından, ‘The Director’ın Nazi dönemindeki sıkışmışlığına, ‘The Loneliness of Sonia and Sunny’nin göç ve yalnızlıkla örülü ilişkilerine kadar uzanan geniş bir yelpaze mevcut.

Kurgu dışı kitaplarda ise kişisel tarihler, biyografiler, toplumsal gerçeklikler ve araştırmacı gazetecilik ağırlık kazanıyor. Arundhati Roy’un annesiyle ilişkisini merkez alan anıları, Gauguin’in farklı bir açıdan bakılan yaşamı, çalışan evsizlerin görünmezliği, 118 günlük bir hayatta kalma mücadelesinin gerçekliği ve bir kilise katliamının tarihsel arka planı bu yılın belirgin başlıkları arasında.

Liste hem bireysel hikâyeleri hem de bu hikâyelerin parçası olduğu daha büyük yapıları anlaşılır bir şekilde görünür kılıyor. Biz de bu seçkide yer alan kitapları ve odaklandıkları temaları derledik. Bu yılın listesine geçmeden önce 2024 yılının listesini de hatırlatmak isteriz. Bu listede yer alan kitaplardan ‘Dört Ayak Üstünde’ ve ‘Şehit!’ Türkçeye çevrildi. Umarız 2025 yılı seçkisinden daha fazla kitap Türkçeye çevrilir.

Kurgu

Angel Down - Daniel Kraus

Daniel Kraus’ın ‘Angel Down’ romanı, savaşın kaosunu, insanın karanlık yönünü ve mucize ile dehşetin yan yana durabildiği noktaları olağanüstü bir üslupla bir araya getiren sıradışı bir eser. Tek bir cümleden oluşan kesintisiz bir anlatımı olan ‘Angel Down’, I. Dünya Savaşı’nın kanlı cepheleri ve savaş alanında bulunan bir melek gibi bir araya gelmesi zor görünen unsurları bir araya getiriyor. Hikâyenin merkezinde, hayatta kalma becerisini hile ve kurnazlıkla sürdüren Piyade Cyril Bagger var. Savaşın yıkıcı ortamında her fırsatı kendi lehine çevirerek günlerini geçiren Bagger, dört askerle birlikte tehlikeli bir göreve gönderiliyor: Ölmek üzere olan bir askeri ortadan kaldırmak. Ancak hedeflerine vardıklarında karşılarında bir asker değil, dikenli teller arasında sıkışmış yaralı bir melek buluyorlar. Bu varlığın savaşı bitirebilecek bir güce sahip olabileceği düşüncesi, grubu hem umutla hem de tehlikeyle karşı karşıya bırakıyor. Kıskançlık, açgözlülük, korku ve paranoya askerlerin içini kemirdikçe, bu olağanüstü karşılaşma onları birlik olmaktan uzaklaştırıp adım adım felakete sürüklüyor. Savaşın gerçek yüzünü gösteren sert bir anlatı olan ‘Angel Down’ aynı zamanda doğaüstü unsurlarla örülmüş ahlaki bir sorgulama.
Yazarın 'Balina Düşüşü' adlı kitabının Can Evrenol çevirisiyle İthaki Yayınları tarafından yayımlandığını da ekleyelim.

The Director - Daniel Kehlmann

‘The Director’, ünlü Avusturyalı yönetmen G. W. Pabst’ın Nazi döneminde yaşadığı büyük çıkmazı anlatan çarpıcı bir roman. Kitap, Pabst’ın hem kişisel hem de mesleki hayatının en zor dönemine odaklanıyor. Kariyerinin zirvesindeyken Avrupa’nın siyasi karanlığıyla karşı karşıya kalan Pabst, Naziler iktidara geldikten sonra önce Fransa’ya, ardından Hollywood’a kaçıyor. Ancak Hollywood’da beklediği saygıyı bulamıyor; yeteneğine rağmen kimsenin onu ciddiye almadığını fark ediyor. Annesinin hastalığı nedeniyle Avusturya’ya döndüğünde ise işler daha da karışıyor. Artık ‘Ostmark’ adıyla anılan bu topraklarda, kendisini rejimin kuşattığı bir hayatın içinde buluyor. Pabst, ailesiyle birlikte sürekli baskı ve tehdit altında yaşarken bir yandan da sanatını yapmak için çabalıyor. Tam bu noktada Joseph Goebbels, Pabst’a Nazi sinema propagandasında kullanmak üzere bir teklifte bulunuyor. Bu teklif, dışarıdan bakıldığında güvence gibi görünse de aslında reddedilmesi zor bir emir niteliğinde. Roman, Pabst’ın bu süreçte yaşadığı ikilemleri sade ve akıcı bir dille anlatıyor: Bir yandan ailesini korumak, diğer yandan da diktatörlüğe hizmet etmek istemeyen bir sanatçı. Hikâye ilerledikçe, baskıcı bir yönetim altında sanat üretmenin nasıl zorlaştığı, insanların nasıl yavaş yavaş sessiz bir uyuma sürüklendiği görülüyor. ‘The Director’, tarihi olaylara dayanan, sinema dünyasının arka planını gösteren ve özellikle sanat, etik ve siyasi baskı konularıyla ilgilenen okurlar için etkileyici bir roman.
Yazarın ‘Dünyanın Ölçümü’, ‘Tyll’, ‘Ben ve Kaminski’, ‘F’, ‘En Uzak Yer’, ‘Gitmeliydin’ gibi kitaplarının Can Yayınları tarafından Türkçede yayımlandığını hatırlatalım.

The Loneliness of Sonia and Sunny - Kiran Desai

The Loneliness of Sonia and Sunny’, Hindistan ile Amerika arasında geçen, aşkı, aileyi ve ait olma duygusunu merkeze alan geniş bir aile ve göç hikâyesi. Vermont’ta üniversite okuyan ve yazar olma hayali kuran Sonia, Hindistan’a duyduğu özlemle ve yalnızlık duygusuyla baş etmeye çalışırken ilham almak için kendisinden çok büyük, ünlü bir ressama yakınlaşıyor. Bu ilişki, onun hayatında uzun yıllar sürecek izler bırakıyor. Brooklyn’de yaşayan Sunny ise Delhi’den Amerika’ya gelmiş genç bir gazeteci; hem sevgilisine hem de yeni ülkesine alışmaya çalışırken kendi kimliğini, mutluluk ve başarı tanımını sorguluyor. Hindistan’daki aileler ise bu yalnızlık halini anlamakta zorlanıyor. Onlara göre dünya kalabalık, hayat hareketli ve yalnızlık neredeyse anlaşılmaz bir lüks. İki aile, Sonia ve Sunny’yi bir araya getirmeye karar veriyor; ancak bu iyi niyetli ama beceriksiz girişim, ikisini yakınlaştırmak yerine daha da uzaklaştırıyor. Desai’nin romanı, göç, sınıf, gelenek-modernlik çatışması, aile bağları ve kuşaklar arası gerilimler üzerinden, kişisel hikâyelerin nasıl daha büyük tarihsel ve toplumsal dinamiklerle iç içe geçtiğini gösteren geniş soluklu bir anlatı sunuyor.
Yazarın Booker ödüllü 'Kaybın Türküsü' adlı kitabı Türkçede Can Yayınları'ndan çıkmıştı.

The Sisters - Jonas Hassen Khemiri

‘The Sisters’, üç kız kardeşin ve onları uzaktan izleyen Jonas’ın hikâyesi üzerinden aile bağlarını, kimlik arayışını ve yetişkinliğe geçişin zorluklarını anlatan geniş bir aile romanı. Romanın merkezinde Mikkola kardeşler var: Düzenli ve kontrollü Ina, çekici Evelyn ve özgür ruhlu, öfkesi çabuk kabaran Anastasia. Üçü de İsveçli bir baba ile Tunuslu bir annenin çocukları; farklı kimliklere ait olmanın yarattığı karmaşayı kendi hayatlarında taşırken, birbirlerinden çok farklı yönlere savruluyorlar. Onları yıllar boyunca uzaktan takip eden Jonas da İsveç-Tunus kökenli bir genç. Hem kökeni hem de dünyadaki yerini bulma çabasıyla kardeşlerin hikâyeleriyle kendininkini sık sık kesiştiriyor. Aralarındaki bağ bazen uzak, bazen beklenmedik biçimde yakın. Roman, 2000 yılından 2035’e uzanan zaman diliminde aile sırlarını, kayboluşları, yeniden buluşmaları ve kimliğin farklı ülkelerde, farklı koşullarda nasıl şekillendiğini anlatıyor.
Khemiri'nin 'Kardeşlerimi Arıyorum' adlı kitabı Pegasus Yayınları tarafından Türkçeye çevrilmişti.

Stone Yard Devotional - Charlotte Wood

Charlotte Wood’un ‘Stone Yard Devotional’ romanı, bir kadının sessizlik, suçluluk, affetme ve “iyi bir insan olma” arayışı etrafında şekillenen iç dünyasını güçlü bir dille aktarıyor. Şehirdeki hayatını ve evliliğini geride bırakan anlatıcı, çocukluğunun geçtiği bölgeye dönerek uçsuz bucaksız düzlüklerde yer alan küçük bir dini topluluğun yanına sığınıyor. İnancı olmayan, dua etmeyi bile bilmeyen bu kadın, kendini neredeyse tesadüfen içine düştüğü bu kapalı ve sakin yaşamın ritmine bırakıyor. Sessizlik, gündelik görevler, tekrar eden ritimler ve hafızanın kıvrımları arasında anlatıcı, zararsız yaşamanın mümkün olup olmadığını, affetmenin ne anlama geldiğini ve umudu kaybetmenin bir ahlaki yenilgi sayılıp sayılmayacağını sorguluyor.

Kurgu Dışı

Mother Mary Comes to Me - Arundhati Roy

‘Mother Mary Comes to Me’, Arundhati Roy’un hem yazarlığını hem de kişiliğini derinden şekillendiren annesi Mary Roy’la ilişkisini anlattığı, açık sözlü ve duygusal bir anı kitabı. Kitapta Roy, 2022’de annesini kaybettikten sonra hissettiği yoğun yas duygusunu anlamaya çalışırken çocukluğuna, gençliğine ve annesinden kaçışıyla başlayan yıllarına geri dönüyor. Roy, annesini tek boyutlu bir ‘zor anne’ figürü değil; hem korkutucu hem ilham verici, hem koruyan hem inciten, ‘sığınağım ve fırtınam’ dediği karmaşık bir karakter olarak anlatıyor. Kızını ve oğlunu sertçe eleştiren, zaman zaman şiddete başvuran, öfkesini saklamayan bir anne ama aynı zamanda Kerala’da bir okul kuran, kadınların miras hakkı için ülkenin en yüksek mahkemesine kadar giden, eğitim ve özgürlük için savaşan bir figür. Roy da ünlü bir yazar ve politik aktivist oluşunu, her şeyi zor yoldan öğrenmiş bu anneye bağlıyor.
Roy’un, aralarında ‘Küçük Şeylerin Tanrısı’ (Can Yayınları), ‘Mutlak Mutluluk Bakanlığı’ (Can) ve ‘Sonsuz Adaletin Muhasebesi’nin (Everest Yayınları) de olduğu birçok kitabını Türkçede bulmak mümkün.

Wild Thing - Sue Prideaux

‘Wild Thing: A Life of Paul Gauguin’, Fransız Post-Empresyonizminin en tartışmalı isimlerinden birine dair yerleşik yargıları sarsan, ayrıntılı ve akıcı bir biyografi. Sue Prideaux, Gauguin’in hayatına yalnızca “skandalların ressamı” olarak değil, karmaşık, çelişkilerle dolu ama son derece üretken bir sanatçı olarak bakıyor. Kitap, Gauguin’in borsacı olarak rahat ve zengin bir hayat sürerken resme giderek daha çok bağlanması, ardından krizle birlikte ailesini geçindiremeyince tüm konforu geride bırakıp yalnızca sanata yönelmesiyle başlıyor. Paris’ten Brittany’e, oradan Martinik’e ve sonunda Tahiti ile Marquesas Adaları’na uzanan yolculuğu hem sanatsal hem kişisel bir her şeyi yakıp yeniden kurma hikâyesi olarak anlatılıyor. Prideaux, Gauguin’in Fransız sömürge yönetimine karşı yerel halkı savunan, gazete yazıları yazan ve mahkemelerde yerli halkın yanında duran tavrını da görünür kılıyor. Buna karşılık, çocuk gelinler, terk ettiği eşi ve beş çocuğu, maddi çöküşleri gibi karanlık yanlarını da saklamıyor.

There Is No Place for Us - Brian Goldstone

Goldstone, antropolojiden gazeteciliğe uzanan birikimiyle yeni kitabında Amerika’nın aslında var olmaması gereken bir kavramla yüzleşmesini sağlıyor; ‘çalışan evsizler’. Tam zamanlı işi olan ama evi bir arabanın arka koltuğu, bir akraba kanepesi ya da haftalık kiralanan döküntü bir otel odası olan beş Atlanta ailesini izlerken hem devletin istatistiklerine girmeyen hem de kamunun bakışından kaçan devasa bir nüfus yavaş yavaş görünür hâle geliyor. Goldstone’un anlatısı yalnızca barınamayan ailelerin yaşam döngüsünü değil, onları bu döngünün içine hapseden yapısal mekanizmaları da açığa çıkarıyor: uzun süreli konaklama tesislerinde özel sermayenin fırsatçılığı, yoksul aileleri korumak için tasarlanmış destek mekanizmalarının işlemez hâle gelişi ve hızlanan kentsel dönüşümün özellikle siyah işçi ailelerini sistemli biçimde yerinden etmesi. Yükselen kiralar, düşük ücretler ve yanlış kurgulanmış kent politikalarının ortasında bu insanlar bir maaşla bile tutunamazken, Goldstone meselenin daha derin bir varsayıma dayandığını söylüyor: Konutun bir hak değil, bir piyasa ürünü olarak görülmesi ve bu ürünü elinde tutan azınlığın, ihtiyacı olan çoğunluk pahasına kazanç yaratmaya devam etmesi. Pandemi sırasında bir gayrimenkul yöneticisinin sarsıcı cümlesi bu gerçeği adeta özetliyor: ‘Nereye gidecekler? Gidecek yerleri yok’. Kitabın yılın en iyileri arasına alınması da buradan geliyor; Goldstone yalnızca görünmez bir topluluğu anlatmakla kalmıyor, Amerika’nın konut krizinin özündeki rahatsız edici denklemi de berrak bir açıklıkla ortaya koyuyor.

A Marriage at Sea - Sophie Elmhirst

Sophie Elmhirst, yıllar önce yaşanmış bir deniz kazasını belgelerden ve tanıklıklardan yola çıkarak yeniden kurarken, okuru kurmacayı andıran ama bütünüyle gerçek bir hikâyenin içine yerleştiriyor. Maurice ve Maralyn Bailey, İngiltere’deki yaşamlarını bırakıp Yeni Zelanda’ya yelken açıyor; ancak dokuzuncu ayda bir balinanın teknelerini alttan vurmasıyla Pasifik’te bir salın üzerinde 118 gün boyunca sürüklenmeye başlıyorlar. Elmhirst, bu süreci su toplamak, balık avlamak, sızıntıyla uğraşmak, zihni diri tutmaya çalışmak gibi tekrarların içindeki gerilimle anlatıyor. Bu bekleyişi taşıyan ise iki karakterin birbirine taban tabana zıt yapıları. Maurice içe kapanıp karamsarlığa sürüklenirken, Maralyn şaşırtıcı bir yaratıcılıkla her gün için yeni bir düzen kuruyor: tasarladığı elbiseler, düşündüğü menüler, bir sonraki teknenin planları… Bu küçük ritüeller yalnızca vakit geçirmek değil, hayatta kalmanın bir yolu hâline geliyor. Elmhirst’in anlatısı, olağanüstü bir deneyimi sansasyona kaçmadan, birlikte sürüklenen iki insanın aslında ne kadar farklı yönlere savrulduğunu gösteren bir karakter çözümlemesine dönüştürüyor. Kurgu gibi akan ama tüm ağırlığıyla gerçek bir metin.

Mother Emanuel - Kevin Sack

Kevin Sack, 2015’te Charleston’daki Emanuel Afrika Metodist Episkopal (A.M.E.) Kilisesi’nde dokuz kişinin öldürüldüğü ırkçı saldırının izini sürerken yalnızca bir katliamı değil, Afro-Amerikan cemaatinin yüzyıllardır taşıdığı dini ve toplumsal geleneği de görünür kılıyor. Yaklaşık on yıllık bir araştırmanın ürünü olan ‘Mother Emanuel’, saldırı akşamının ayrıntılarını, hayatta kalanların tanıklıklarını, kentin verdiği tepkileri ve kilisenin kendi içindeki kırılmaları incelikle izliyor. Sack, olayı tek bir fail ve tek bir gün üzerinden okumak yerine, Afrika kökenli Amerikalıların kurduğu bu bağımsız kiliselerin kölelik döneminden sivil haklar mücadelesine uzanan tarihini arka plana yerleştirerek, inanç topluluklarının baskı ve şiddet altında nasıl bir direnç alanı oluşturduğunu gösteriyor. Devlet arşivlerinden cemaat içi tartışmalara uzanan geniş bir malzemeyi sabırlı bir gazetecilikle bir araya getiren kitap, saldırının tekil bir trajedi olmadığını; Amerika’daki ırksal şiddetin sürekliliği içinde okunması gerektiğini hatırlatıyor. Sack, yasın, dayanışmanın ve kırılganlığın iç içe geçtiği bu hikâyeyi büyük bir açıklıkla aktarıyor.

Kaynaklar ve daha fazlası için

The 10 Best Books of 2025

Stone Yard Devotional by Charlotte Wood review – a quiet novel of immense power

An Exquisite, Wrenching Novel of Leaving Your Life Behind

The Director by Daniel Kehlmann review – the author’s best work yet

In Daniel Kehlmann’s Latest Novel, Everyone’s a Collaborator

How to Make Art Under the Nazis (Without Losing Your Soul)

A Harrowing Tale of War, Told in One Long, Urgent Sentence

The Loneliness of Sonia and Sunny by Kiran Desai review – a dazzling epic
Kiran Desai’s Long-Awaited Return Is a Transcendent Triumph

‘The Sisters’ Turns a Family Mystery Into a Transnational Tour de Force

This Swedish family saga is a big baggy triumph

'My mother was my shelter and storm': Arundhati Roy on her fierce new memoir
Mother Mary Comes To Me by Arundhati Roy review – brave and absorbing

She Raged. She Terrified. And She Shaped Arundhati Roy.

Wild Thing: A Life of Paul Gauguin by Sue Prideaux review – savage with a sensitive side
A Splendid New Biography of Gauguin Separates the Man From the Myth

The New Face of Homelessness: Brian Goldstone on THERE IS NO PLACE FOR US

Review of A Marriage at Sea: A True Story of Love, Obsession, and Shipwreck by Sophie Elmhirst


Ayrıca okuyun