Cumhuriyet’in ilk yıllarına, kurucu kadrolara, tek parti dönemine dair eleştiri de içeren Tağrık Buğra’nın ‘Yağmuru Beklerken’i küçük kasaba yaşamının düşmanlıklarını, dostluklarını, kıskançlıklarını müthiş bir zenginlikle anlatıyor. En çok da bu nedenle iyi bir kitap. Vigdis Hjorth’un ‘Miras’ı, hakikaten gördüğü ilgiyi hak eden güzel bir roman.
Kuzey rüzgarı epeydir Türk okurunun içini ısıtıyor. Benim çalıştığım Doğan Kitap’ta da on-on beş yıldır kuzeyli polisiye yazarlarının kitaplarını basıyoruz. Bazıları çok başarılı olmuş çok sevilmiş yazarlar. Mesela Jo Nesbo ve Camilla Lackberg... Zaten ‘kuzey polisiyesi’ tüm dünyada, polisiyenin kabul gören bir alt türüne dönüştü. Bu romanlardan uyarlanmış diziler, filmler bile var. Son yıllarda kuzey rüzgarını güçlendiren ise daha edebi başlıklar oldu. İskandinavya’nın en küçük ve yoksul ülkesi Norveç’ten birbiri ardına çok başarılı isimler çıkıyor ve bizde de çok seviliyorlar. Mesela Vigdis Hjorth, mesela Dag Solstad. Bu iki yazardan sonuncusunu tanıyorum, okudum; ama ‘Miras’ adlı romanı hakkında çok şey duyduğum Hjorthn’u hiç okumamıştım. Bu nedenle internet kitapçımdan sipariş ettim ve geçen aylarda okuyup bitirdim.
‘Miras’ hakikaten gördüğü ilgiyi hak eden güzel bir roman. Türkiye’de çeviri edebiyatı takip eden bir kitle oluştu. Bu topluluğa kendini dahil eden hemen herkesin mutlaka okuduğu kitaplardan biri oldu ‘Miras’. Hakkında pek çok da yazı yayımlandı, sosyal medya paylaşımlarını saymak mümkün değil.
Romanın anlatıcısı Bergljot adlı bir kadın tiyatro yazarı. Bergljot daha yirmili yaşlardan itibaren ailesiyle arasına mesafe koymuş, onlarla pek görüşmez olmuş. Annesi bunu hiç kabullenmemiş, bazen kardeşlerini bazen babasını ve hastalıkları, bazen yeğenlerini bahane ederek ilişkiyi devam ettirmeye çalışmışsa da bu sıkıcı çabalara direnmiş Bergljot ve o uzak mesafeyi korumuş. Ama babasının ölümü üstüne sayfiye evinin (bu ev doğanın içinde iki tahta kulübeden oluşuyor) iki küçük kardeşe bırakılacağını öğrenince kendisini ağabeyi ile birlikte bir miras tartışmasının içine sürüklenmiş buluyor. Ağabeyi de kendisi gibi ailenin biraz uzak duran çocuğu… Bu meseleyle birlikte kahramanımız aile sorunlarıyla mecburen ilgilenmeye başlıyor, ama konu deştikçe altından çirkin bir takım sırlar, görmezden gelinen geldiği travmatik hatıralar çıkmaya başlıyor.
Bu hatıraların ne olduğunu anlamak zor değil. Bana unutulmaz Danimarka filmi, Thomas Vinterberg’in yönettiği ‘Festen’i (Şölen) hatırlattı. Orada da bir şölende bir araya gelen ailenin geçmişindeki ‘taciz’ ve ‘ensest’ ortaya dökülür. ‘Miras’ı da okudukça anlarız ki Bergljot’un ailesinden uzaklaşmasının temel sebebi küçük bir çocukken babasından gördüğü tacizdir. Ama ailesi bu konuyu o kadar reddeder ki sanki kendisi nedensizce ailesinden uzaklaşmış gibi davranırlar. Bu tacizin diğer bir kurbanı olan ağabey de aynı muameleyi görür. Ebeveynler, sayfiye evlerini kendilerinden uzaklaşmayan iki küçük kardeşe bırakmayı adil bulmaktadır.
Ben kitabın aileden uzaklaşma, uzak durma meselesini ve miras paylaşma kavgasını da ilginç buldum. Bizim Akdenizli modern toplumumuzda da sıkça karşılaştığımız konular bunlar. Tıpkı ensest gibi. Bu kitabı da tabii ki öncelikle ensestin yarattığı tavma ve aile sırlarının kahredici mirası bağlamında okumak gerek. Sanıyorum Türkiye’de gördüğü ilgiyi biraz da buna bağlayabiliriz. Batılıların çok sık ele aldığı bu konu bizde daha nadir yazılıp çiziliyor. Ama mesela 10 yıl önce yayımladığım bir kitap ‘Kardeşini Doğurmak’ gibi, böyle bir konu ele alındığında da çok ilgi görüyor ve çok okunuyor.
‘Miras’ta çok önemli bir unsur ise hikayenin otobiyografik olması. Yani yazar Hjorthn’un benzer bir hikayesi var. Ve bu konuda ailesiyle epey bir çatışma yaşamış, Bu konunun detayları için Litera’da Şule Tüzül’ün yazısını okumanızı öneririm, gayet iyi özetlemiş.

Büyük Taarruzu’un kahramanları
Popüler tarihçileri seviyorum, onları tanımaya çalışıyorum. Naim Babüroğlu kitapları İstanbul Kitap Fuarı’nda dikkatimi çekti. Kendisi bir emekli general ve Atatürk üstüne yakın tarihimiz üstüne çok sayıda kitabı var. Tabii ki belli bir çevrede epey tanınan, gazetelerde yazan tv’lere çıkan biri Naim Babüroğlu. Kitaplarından ‘Büyük Taarruz-Sarışın Kurt’u okudum, hem de 1 Ocak günü. Yılbaşı ertesinin mahmurluğu içinde ilgiyle okudum bitirdim kitabı. Kısa, rahat okunan bir kitap.
Bir askerin elinden çıkmış olması fark ettiriyor sanki. Mesela savaşın aşamaları ve izlenen stratejileri çok anlaşılır yazmış. Okullardan başlayarak defalarca dinlediğimiz Büyük Taarruz anlatısını farklı ayrıntılarıyla anlatan bir kitap olduğunu da söyleyebilirim. Özellikle sürecin kahramanları, dönemin komutanları, onların aralarındaki ilişkiler üstüne ilginç detaylar var. Tabii kitabın temel argümanı, Mustafa Kemal Paşa’nın burada gösterdiği kararlılık, aldığı risk ve dolayısıyla sahip olduğu öngörünün büyüklüğü. Çünkü pek çok kişi itiraz ediyor böyle bir taarruza; bunların içinde tecrübeli generaller ordu kumandanları da var. Mesela hepsinin hocam dediği, Harbiye’de strateji dersleri veren Yakup Şevki Paşa bile plana itiraz ediyor; “Sürpriz etkisini yitirirse bir daha bu kadar güç toplayamayız, mahvoluruz” diyor. Fakat Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü’nün de desteğiyle bu planı uygulamaya karar veriliyor. Bu da Atatürk’ün yıldızının parladığı anlardan biri oluyor. Babüroğlu, “Büyük zaferler risk almadan kazanılmaz” diyor.
Kitapta ilgimi çeken hikayelerden biri Ali İhsan Sabis hakkında. Kendisi 1. Ordu Komutanı’ymış ama üstü olan Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’yı küçümsediği ve astları karşısında zor durumda bıraktığı için görevden alınmış. Ali Sabis Paşa, Mustafa Kemal’in sınıf arkadaşı, dönem birincisi, çok parlak ve dolayısıyla kendinden çok emin bir kişilik. İşin ilginci görev Refet ve Ali Fuat paşalara teklif edilir ama onlar da kabul etmez. En son Sakallı Nurettin Paşa’ya teklif edilir, o da hemen kabul eder. Kaderin cilvesi, taarruzu yapacak ve İzmir’i girecek olan 1. Ordu’dur. Gaddarlığını, Atatürk’ün bile ‘Nutuk’ta anmadan geçemediği Nurettin Paşa yerine kibirli, gururlu ama eski model kuralcı Ali İhsan Sabis girseydi İzmir’e, acaba o korkunç yangın gerçekleşir miydi? İnsan bunu da sormadan edemiyor.
Tarih ‘olsaydı, etseydi’ meselesi değil tabii ama insanın geçmişten öğrenmesinin dersler çıkartmasının bir yolu da bu.

Devrimciler gitti çeteler geldi
Heybeliada’da yaşıyor, yazları sık sık gördüğüm gazeteci arkadaşlardan biri Sadık Güleç. Tecrübeli, iyi bir gazeteci olduğunu biliyorum. Osman Çaklı ile birlikte yazdıkları ‘Yeni Nesil Çeteler: Daltonlar, Red Kitler, Casperlar’ (Tekin Yayınları, 2026) kitabı adalı bir ortak arkadaşımızdan ödünç alıp okudum. Kentin yoksul mahallelerinde devrimci örgütlerin etkinliğini kaybetmeye başlamasıyla birlikte ‘yeni nesil çeteler’in palazlandığını anlatıyorlar. Gülsuyu’nun bütün bu dönüşümde nasıl önemli bir yer olduğunu da bu kitaptan öğrenebilirsiniz. Siyasi davalarla çete hesaplaşmaları ve büyük uyuşturucu kaçakçılıkları arasındaki ilişkileri, isimleri öğrenmek de kitabın okurlarına vaatleri arasında yer alıyor. Çetelerin yapısı, gençleri nasıl kendilerine bağladıkları, sosyal medyayı nasıl kullandıkları, bazı ünlü çete liderleri ve aralarındaki ilişkiler aktarılıyor.
Günümüzün en yakıcı, en ilginç konularından biri. Ben de ilgiyle okudum. Biraz karışık geldi kitap bana. Daha iyi bir editörlükle metin geliştirilip kitap daha güçlü hale getirilebilirmiş. Bir de hiç dipnot ya da kaynakça olmamasını yadırgadım. Ama bu konuya önemli bir katkı yaptığı muhakkak.

Kasabanın insanları
Bir seyahate çıkmadan önce kütüphanemde okunmayı bekleyen kitaplardan birini çantama atarak Tarık Buğra’nın bu çok ilginç kitabını (Yağmuru Beklerken) dağarcığıma katma fırsatı buldum. ‘Yağmuru Beklerken’ ilk olarak Ötüken Yayınları’nda 1981’de yayınlanmış. Bendeki İletişim’e geçtikten sonra 2004’te yapılan ilk baskısı. Dolayısıyla kütüphanemde tam 22 yıl okunmayı beklemiş diyebilirim.
Kitap, 1930 yılındaki çok parti deneyimini, Serbest Fırka’nın kuruluşunu ve kapanmasını anlatıyor. Üstüne çok yazılmış, çok tartışılmış Türkiye’nin entelektüel tarihinde önemli yeri olan bir roman. Tarık Buğra’nın bir çok kitabı gibi.
Tarık Buğra’yı hiç okumayanlar bile 1980’lerde TRT’de gösterilen, başrolünde Fikret Hakan’ın oynadığı ‘Küçük Ağa’ dizisini hatırlar. O romanında Kurtuluş Savaşı yıllarını anlatan Tarık Buğra, Osmancık’ta da imparatorluğun kuruluşunu yorumlar. İyi bir öykücü olarak da tanınır, daha çok insanın iç dünyasıyla ilgili bir yazar. Birçoğu için ‘tezli’ diyebileceğimiz romanlarında da aslında o büyük dönüşüm dönemleri hakkında kendi yaklaşımını aktarmaktan çok bireylerin yaşadığı değişim ve dönüşümü anlatmanın peşinde gibidir.
‘Yağmuru Beklerken’ de Cumhuriyet’in ilk yıllarına, kurucu kadrolara, tek parti dönemine dair bir eleştiri içeriyor. Olayların geçtiği küçük kasabada kuraklık ekinleri kavururken, siyasi bir metafora da dönüşüyor. Suya hasret toprak gibi özgürlüklere hasret bir toplumdan söz ediyor, baskılardan bunalmış, içten içe iktidar sahiplerine kızan insanları anlatıyor. Gazi Mustafa Kemal’i büyük bir saygıyla kabullenen ama ülkedeki aksaklıklar nedeniyle İsmet İnönü’yü eleştiren, ona cephe alanların romanı. Bir türlü yağmayan yağmurlar nedeniyle çiftçinin ekonomik sıkıntıda olduğu bir Anadolu kasabasında yeni fırkanın kuruluşu beklenmedik bir ilgi görür. Partiyi kurduran Atatürk, bir süre sonra rejime olan tepkilerin simgesi haline gelmesi nedeniyle kapatılmasını isteyecek, parti kendini feshedecektir.
Tarık Buğra bu hikayeye büyükçe bir Anadolu kasabasının içinden bakıyor. Halk Partililer, partili olmayanlar, üst düzey memurlar ve eşraf. Avukat Rahmi, hızlı zenginleşen, banka bile kuran amcasının itirazına rağmen kendini parti temsilcisi olarak bulur. Karısı, çocukları, amcasıyla ilişkileri, küçük kasaba yaşamının düşmanlıkları, dostlukları, kıskançlıkları müthiş bir zenginlikle anlatılıyor. Rahmi’yi seviyor ve çok iyi anlıyorsunuz. En çok da bu nedenle iyi bir kitap ‘Yağmuru Beklerken’.
Artık çok yapılmayan, yerel ağız kullanımı, şiveli diyaloglar, delisiyle, zengini yoksulu ve kadınlarıyla kasaba insanları ve onların yaşamı beni o eski okumalara götürdü. Tarık Buğra’nın eleştirisi elbette derinlikli ve çok yönlü. Bu eleştirilerin ilk bakışta bugün tek parti dönemini eleştiren, CHP’yi ve Cumhuriyet devrimlerini tasfiye etmeye çalışan siyasetin benimseyeceği bir tonda olduğu muhakkak. Ama bugün iktidar sahipleri ve onların baskıcı ortamı o kadar yön değiştirmiş ki kitabı bambaşka bir gözle okumak mümkün. Kitabın sonunda, yağmuru beklerken doluya tutulan köylünün her gün ekinlerinin başına gittiği ve ezilip tarumar olmuş buğday başaklarını ‘dirilecekler’ diyerek umutla seyrettiği bölüm çok etkileyici. Şöyle yazmış Tarık Buğra: “Ve -acaba- beklenen yağmurlar vaktinde yağacak mıydı. Ekinler beklenmedik doluların hepsinden sonra da dirilip doğrulabilecekler miydi?”
Şimdi ezilen başaklar başkaları; bakalım dirilip doğrulabilecekler mi?
