Anne de Marcken’in Ursula K. Le Guin ödüllü zombi romanı ‘Sonsuza Dek Sürüyor, Derken Bitiyor’ günümüz dünyasına cuk oturan bir kitap. Zombileştikçe kaybettiklerimizi ve kirlettiklerimizi düşündürdü. Öfke ve kederin neden el ele gittiğini, mücadele ederken bir yandan nasıl da yas tuttuğumuzu gösterdi.
Zombileri benim gibi sadece filmlere, dizilere yakıştıranlardansanız, bu önyargıyı yıkabilecek bir roman var: Anne de Marcken’in yazdığı 2024 Ursula K. Le Guin Kurgu Ödülü’nü alan ‘Sonsuza Dek Sürüyor, Derken Bitiyor’ (Metis Yayınları). Nedense bilim kurgu olabileceğini varsayarak bu kısa romanı elime aldım. Sonra da bırakamadım.
Kitap, zombi olduğunu sonradan anladığımız bir anlatıcının perspektifinden. De Marcken, zombileşmenin nasıl gerçekleştiğini açıklamadan, hatta pek de olay örgüsüne dayanmadan, unutulmaz imgelerle, zombi ‘canavarını’ güçlü bir metafora çeviriyor: Kederden yaşarken ölmek.
İsimsiz zombi anlatıcı, kaybolmuş bir düzenin, anlamı yitmiş bir varoluşun ve sevgilisinin yasını tutuyor. Kişisel, varoluşsal ve politik bir yas. Zombiliğin alamet-i farikası olan doymak bilmezlikle baş ederken, kederi de geçmişten, anılardan besleniyor ve bir türlü son bulmuyor.
Çok mu karanlık geliyor kulağa? Başlığının da işaret ettiği gibi, ‘Sonsuza Dek Sürüyor, Derken Bitiyor’ asla ümitsiz bir roman değil. Dayanışma, doğa, empati, direnme/kabullenme dengesi… Romanda, hayatta olduğu gibi, anlama işaret eden öğeler bunlar: Hayatın tümüyle bir gizem olduğunu kabullenmek, gene de inandıklarımız uğruna direnmek.
Bu hiç tanımadığım yazarı bir nebze de olsa tanımak için biraz Internet detektifliği yaptım. Bir söyleşiye rastladım. De Marcken bu söyleşide şöyle diyor:
“Popüler kültürde zombilere duyulan ilginin bizim hakkımızda ne söylediğini merak ettim, roman bu meraktan doğdu. Canavarlarımız belli kültürel anlarda bizi yansıtır veya konuyu bizden saptırır. Doymak bilmeyen, ölü olmayan bir zombinin kalbinde ne var? Bu bende neye tekabül ediyor? Bu sorulara verdiğim cevap keder oldu. Sevdiklerim ve kaybetmekten korktuklarım, hatırlayıp tutunduklarım ve hatırlamadıklarım- bunlar arasındaki o korkunç ve çözümsüz gerilimin açtığı alanda durmak demek o kalp.”
Roman epigraflarla dolu. Biri Toni Morrison’un Pulitzer Ödülünü alan ağıtı, başyapıtı ‘Sevilen’den (Beloved) benim de çok sevdiğim bir pasaj. ‘Sevilen’ yaşayanla ölen arasında kurduğu eşsiz ilişkiyle, ‘Sonsuza Dek Sürüyor, Derken Bitiyor’un bilge bir atası gibi. Nitekim aynı söyleşide De Marcken bu epigraflarla ilgili şöyle demiş: “Epigrafları bir nevi düşünce akışımın soy kütüğü gibi kullandım. Roman ve yazma üzerine uzun, özel bir sohbetten alıntılar gibi. Butler, Brand, Pessoa, Simic, Cixous, Howe, Calvino, Morrison. Her biriyle ilişkim farklı. Bazıları çok küçük yaştan beri benimle. Mesela küçükken babamın ‘Görünmez Şehirler’den bana bir şeyler okuduğunu hatırlıyorum. ‘Sevgili’yi ergenken okudum ve okur okumaz baştan başladığım ilk kitap oldu. Tekrar tekrar döndüğüm bir kitap. Oradaki keder ve öfke benim kökenim bir nevi. Susan Howe beni zorlayan bir yazar. Charles Simic bana daha az yalnız hissettirir. Dionne Brand okyanus gibi. Büyüklüğünden ötürü tarif etmesi zor. Tüm bu yazarlar bende bu roman için elzem bir farkındalığın gelişmesini sağladı. O da şu: Umutsuzluk, ironi, sevinç, dehşet, güzellik, öfke ve keder aynı anda doğuyor.”
Evet, bu devire, bu dünyaya cuk oturdu bu kitap. Zombileştikçe kaybettiklerimizi ve kirlettiklerimizi düşündürdü. Öfke ve kederin neden el ele gittiğini, mücadele ederken bir yandan nasıl da yas tuttuğumuzu gösterdi.
