“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

SOĞUK VE KARANLIK

Ragnar Jonasson

Ragnar Jonasson, ‘Saklı İzlanda’ serisinin üçüncü ve son kitabı ‘Sis’te gerilimi, insani dramları, klostrofobik atmosferi ve bu atmosfere yakışan hüznüyle İskandinav kara romanının çok iyi bir örneğini sergiliyor. Farklı ve iz bırakacak bir polisiye.

1976 yılında İzlanda'nın başkenti Reykjavik'te doğan Ragnar Jonasson’ın polisiye tukusu, çocukluğunda okuduğu Agatha Christie romanlarıyla başlamış. Edebiyat dünyasına 17 yaşındayken Agatha Christie romanlarını İzlandacaya çevirerek adım atan Jonasson’un toplam 14 çevirisi var. Hukuk eğitimi alan, bir süre televizyon ve radyo kanallarında çalışan, muhabirlik yapan Jonasson’un ilk romanı 2009’da yayımlandı. 2010’da ‘Kara İzlanda’ serisinin ilk romanı ‘Kar Körlüğü’yle (Doğan Kitap) iyi bir çıkış yakaladı. Toplam beş maceralık ‘Kara İzlanda’, üç romanlık ‘Saklı İzlanda’, Helgi Reykdal serileri ve seri dışı üç polisiye kitabı sayesinde, 2020 yılına gelindiğinde Ragnar'ın kitapları dünya çapında 1.5 milyona yakın kopya sattı ve 40 ülkede 27 dilde yayımlandı. O, artık Avrupa'nın en popüler yazarları arasında. Halen yazmayı ve avukatlık mesleğini sürdürmenin yanı sıra Reykjavik Üniversitesi'nde telif hukuku dersleri veriyor.  

Sondan başlayarak

‘Saklı İzlanda’ serisi üç romandan oluşuyor; ‘Karanlık - Dimma’ (2015), ‘Ada - Drungi’ (2016) ve şimdi ele alacağımız ‘Sis - Mistur’ (2017). ‘Karanlık’ bu üç bölümlük dizinin ilki olmasına rağmen aynı zamanda dizinin finaliydi. Yani Ragnar Jonasson, sondan başa doğru bir akışla yazmış ‘Saklı İzlanda’yı. Merak uyandırmayı ve merakı sürekli tutmayı hedefleyen polisiyelerde böyle bir seçim -hatta meydan okuma- sık rastlanılan bir durum değil. Ancak Jonasson’un bu zor işin üstesinden geldiğini söyleyebilirim. Roman kahramanı Hulda Hermannsdóttir’in serisinin nasıl noktalanacağını bilmek tuhaf bir duygu yaratmakla birlikte okuyucuyu hiç rahatsız etmiyor.

İlk macera 2010 yılının başlarında geçiyordu ve dizinin kahramanı Hulda Hermannsdóttir, 65’ine girmek üzereydi.. İkinci kitap ‘Ada’da olay zamanı 1987 yılı baharıdı. ‘Sis’te ise 1988 yılı Şubat’ındayız. Detektif Hulda, şimdi 40’lı yaşlarında. Reykjavik polis departmanında çalışıyor. Ancak başından geçen trajik olaydan sonra çıktığı izinden döndüğünden beri önündeki dosyalarla ilgilenecek durumda değil. Kocasıyla baş baba kalmamak için geliyor işyerine. İzne çıkmadan önce yürüttüğü kayıp genç kız -Unnur- dosyasında ise hala hiç bir ilerleme kaydedilmemiş. Hatta kızın babasının da ortadan kaybolmasıyla işler daha da karışmış. Genel kanı kızın ve kızın kaybolmasına dayanamayan babasının intihar ettiği yönünde. İşte tam bu sırada amiri Hulda’yı İzlanda’nın en doğusunda, kış mevsiminin çok zorlu geçtiği bir bölgede, ıssız bir çiflik evinde bulunan cesetleri soruşturmakla görevlendiriyor.   

Bu girişin ardından anlatı biraz geriye sarıyor ve 1987 Noel’inin hemen öncesine dönüyor. Şimdi Doğudaki yalıtılmış çiftlik evlerinde yaşayan Erla ve kocası Einar’ın hikayesini izliyoruz. Kadın 40’lı, kocası 50’li yaşlarda. Einar ve eşi Erla, kasabanın hayli uzağındaki evlerinde şiddetli kar fırtınasının dinmesini bekliyor. Yol yüksek kar yığınları ve tipi nedeniyle kapalı. Erla çifti, civardaki diğer tek evde yaşayan kızları Anna'nın ziyaretini bekliyor ve birlikte Noel yemeğini hazırlamayı planlıyor. İşte tam bu sırada çalınıyor evin kapısı.

Karşılarında adının Leo olduğunu, buraya arkadaşlarıyla birlikte avlanmaya geldiklerini ancak hava koşulları nedeniyle arkadaşlarını ve yolunu kaybettiğini söyleyen bir adamı bulmak onları şaşırtsa da yabancıya evlerini açmakta tereddüt etmezler. Ona yemek ve yatak verirler. Sohbet ilerler. Einar’ın dostane tavrı sürmekle birlikte adamın söylediklerinde çelişik ifadeler yakalayan Erla tedirgin olmuştur. Hava koşullarının kötüleşmesi, elektrik ve telefon hatlarının kesilmesi sonucu çift ve misafirleri evde mahsur kalırlar. Gerginlik giderek tırmanır. Erla’nın kafasında şimdi tek bir soru vardır; kızı, Anna’sı nerede?

Anlatı yeniden 1988 Şubat’ına sıçradığında Hulda, cesetlerin bulunduğu çiftliğe ulaşmış ve soruşturmaya başlamıştır. Kendi kızının ölümünün duygusal yüküyle boğuşan Hulda, olayın nasıl yaşandığını zihninde yeniden canlandırmaya çalışırken şaşırtıcı sonuçlara ulaşacaktır.

Farklı ve etkileyici bir polisiye

‘Sis’, bir cinayet soruşturması, bir kayıp vakası ve dedektifin özel hayatı arasında gidip gelerek, zaman zaman bunları birbirleriyle harmanlayarak kurgulanmış. Dedektif Hulda Hermannsdóttir, kendi iç çatışmalarıyla yüzleşip kızının yasıyla başa çıkmaya çalışırken karşılaştığı her acı verici gerçek bir anne ve polis memuru olarak ona rolünü sorgulatıyor. Kaybolan kız kadar çiftçilerin kızı Anna da önemli Hulda için. Öte yandan, bir felaketin yaşandığı daha ilk baştan bilindiği halde, Erla ve Einar’ın misafirleriyle ne yaşadığı merak konusu -özellikle de yabancının kimliği. Tıpkı serinin ilk iki romanında -’Karanlık’ ve ‘Ada’da yaptığı gibi- Ragnar Jonasson, farklı hikayeleri çarpıcı ve şaşırtıcı final sahnesinde kesiştiriyor, düğümleri çözüyor ama okuyucunun duygusal olarak rahatlamasına izin vermiyor.

ABD pazarını ve best seller olmayı hedefleyen -psikopat seri katillerle ‘renklenmiş’- yeni nesil İskandinav polisiyelerinde şiddete ve sertliğe bol miktarda yer verildiğini biliyoruz. Ragnar Jonasson, bu yola hiç sapmıyor. Evet, hem gerilim hem de suç unsuru barındıran olaylar ‘Sis’te de mevcut ama hiçbir şey abartılmamış. Gerilimi gözünü sıradan insanları avlamaya çalışan bir katile, muammayı çözümü imkansız görünen cinayetlere yüklemiyor. 

Gerilimi yavaş yavaş artıran, yaşananları ve bazı önemli sırları incelikle ima eden, ‘Kim yaptı?’ sorusundan çok, ‘Neden yaptı?’ sorusuyla ilgilenen hikayesiyle ‘Sis’, farklı ve etkileyici bir polisiye. Aslında suç romanı demek daha doğru bir deyiş. Delillerle, olay yeri incelemeleriyle, otopsi sonuçlarıyla, kısacası polisiye işlemlerle fazla ilgilenmiyor. Ragnar Jonasson’un asıl ilgilendiği bireyi suç işlemeye iten nedenler ve suçun yarattığı tahribat. 

Hikayenin merkezinde bir dizi rastlantısal olayların yol açtığı felaketler ve bir dizi insani trajedi var. Kişisel trajedilerle suçun iç içe geçmesi dokunaklı bir etki yaratıyor. Polisiye okuyucularının seveceği türden sürprizler, şok edici ifşaatlar, kuşkulu kayıplar ve ölümler de var elbette. Jonasson bunları azar azar sunarak okuyucuların ilgisini canlı tutmasını bilmiş. Muammanın çözümünü hem kaçınılmaz hem de sarsıcı hissettiren final bölümünü -heyecandan hüzne- duyguları zirveye taşıyacak bir ustalıkla kurgulamış.

Bir karakter olarak atmosfer

‘Sis’in -haksızlık etmeyelim, okuduğum bütün Jonasson romanlarının- en başarılı yanlarından birisi -belki de ilki- hikayesiyle sıkı sıkıya bağlantılı atmosferidir. Bu atmosfer karanlık, soğuk, en iyi fadesiyle klostrofobiktir. ‘Kar Körlüğü’nde mekan İzlanda'nın en kuzeyinde, kış aylarında güneş yüzü görmeyen, karanlık ve karla kaplı küçük bir kasabaydı. ‘Karanlık’ta Rejkavijk ve çevresi kışın karanlığı ile kuşatılmıştı. ‘Ada’da İzlanda’nın Batı Fiyortları’ndaki ıssız Elliðaey Adası’ndaydık. ‘Sis’te ulaşımı bu ıssız adadan çok daha güç olan bir yerdeyiz. İzlanda’nın en doğusundaki küçük, yalıtık bir kasabanın bile uzağındaki çiftlikte kış mevsimi sanki nefes almayı zorlaştıracak kadar boğucu. 

Az önce suçun insani trajedilerle iç içe geçmişliğinden söz etmiştim. Buna romanlara ev sahipliği yapan mekanları ve bu yerlerde hüküm süren doğa koşullarını da eklemek gerekir. Ragnar Jonasson’un atmosfer yaratma başarısı hiç kuşkusuz sözünü ettiğim yerleri ve doğa koşullarını başarılı tasvirlerle canlandırabilmesinden, yani anlatımın dilsel güzelliğinden kaynaklanıyor. Olayların geçtiği coğrafyalardaki izole edilmişlik hali sanki karakterlerin ruh hallerinin yansıması. Atmosfer giderek kendi başına bir karakter haline geliyor ve hikayeye çöken klostrofobi herkesin yaşadığı karanlığı vurguluyor:

“Kışın, tüylerini diken diken eden bir şey görmediği tek bir gün bile geçmiyordu. Hayaletlere inanmıyordu ama tecrit edilmişlik, sessizlik, iç karartıcı karanlık bir araya gelerek döşeme tahtalarının ve duvarların her gıcırtısını, rüzgârın iniltisini, ışık ve gölge oyunlarını öyle büyütüyordu ki bazen hayaletlere inanması gerektiğini, hatta böylece hayatının daha katlanılır hale geleceğini bile düşündüğü oluyordu.”

Zamanın ve bakış açılarının ustalıkla değişimiyle, zarif doğa tasvirleriyle, çekici karakterleri, karanlığı ve soğuyla ‘Sis’ ürpertici bir atmosferi psikolojik derinlikle dengeleyen güzel ve iz bırakacak bir roman.


Ayrıca okuyun