“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

ÖLÜMÜ BEKLEYEN KADINLAR

Sanatatak’taki ilk yazımın konusu Selva Almada’nın ‘Ölü Kızlar’ romanıydı. Bu kez aynı adı taşıyan bir başka romanı, Jorge Ibargüengoitia’nın ‘Ölü Kızlar’ını ele alacağım. Meksika’da 1960’lı yıllarda bir genelev çevresinde gelişen hikayesinde mal gibi alınıp satılan, kapatılan, şiddete maruz kalan, öldürülen yoksul kadınların cehennemini anlatan yazar, siyasi ve toplumsal hicvin çarpıcı bir örneğini sergiliyor. Rahatsız edici gerçekliği çok iyi kurgulanmış hikaye içinde anlatan ‘özel’ bir roman.

Yazar, gazeteci, oyun yazarı Jorge Ibargüengoitia, 1928’de Meksika’nın Guanajuato şehrinde doğdu. UNAM Üniversitesi Dramatik Sanatlar bölümünde eğitim gördü. 1950’lerde başladığı yazarlık kariyerinde birçok ödüle layık görülen 17 oyun yazdıktan sonra, romana yöneldi ve kuşağının en önemli romancıları arasına girdi. Gerçek olayları keskin bir ahlak eleştirisinin aracı olarak kullandığı kara mizahla harmanlayan yazar, en ünlü eseri ‘Ölü Kızlar’ (Las muertas, 1977) başta olmak üzere, ‘Maten al león’ (1969), ‘Estas ruinas que ves’ (1975), ‘Dos crímenes’ (1979), ‘Los pasos de López’ (1982) ve diğer eserlerinde, Meksika’nın resmi tarihine soğukkanlı, süssüz ve grotesk bir dille ışık tutmuştu. Jorge Ibargüengoitia 27 Kasım 1983’te bir uçak kazasında hayatını kaybetti.

KOKUŞMUŞ BİR DÜZEN

İlk kez 1977 yılında yayımlanan ‘Ölü Kızlar’, bu yıl aynı adlı dizi uyarlaması sayesinde güncellenmiş oldu. Roman gerçek bir olaydan esinlenmiş; 1960’lı yıllarda Meksika’nın merkezinde bir genelev işleten Las Poquianchis lakaplı kız kardeşlerin yönettiği suç şebekesinin işlediği cinayetlere dayanıyor. 1964 yılında tesadüf eseri başlatılan bir soruşturmada mülklerinde 80 kadın, 11 erkek ve bir dizi cenin cesedi bulununca tutuklanan genelev çetesinin hikayesi elbette romanlara konu edilecek kadar şaşırtıcı. Jorge Ibargüengoitia, belleğinde derin iz bırakan olayı, üzerinden yaklaşık 10 yıl geçtikten sonra gerçeklerle kurmacayı harmanlayarak edebiyata taşımış. Polis ve mahkeme tutanaklarının soğukkanlılığıyla yazılan roman, kız kardeşlerin genelev patroniçeliğine yükselmesine, nüfuz edinmesine, kendilerini her şeye kadir görmelerine olanak sağlayan siyasi ve toplumsal atmosferi hedef alıyor.

Hikaye, içinde birisi kadın, dört yolcu barındıran ‘kobalt mavisi bir araba’nın yolculuk sahnesiyle başlıyor. Arabadakiler belli ki tekinsiz tipler. İstikamet küçük, ıssız bir kasaba. Vardıklarında -adının Serafino Baladro olduğunu öğreneceğimiz- kadın kiliseye girip planladıkları ‘eylem’in yolunda gitmesi için dua ediyor. Ardından yoldan geçen birinden fırının yerini soruyorlar. Ancak üç fırın var kasabada. Aradıkları ise ziyaret ettikleri üçüncü fırında çıkıyor karşılarına; fırıncı Simon Corona. İşte o zaman Serafina Baladro’nun ateşli karakterine tanık oluyoruz. Kadın eline aldığı otomatik silahla hiç sakınmadan dükkanı taramaya girişiyor. Ama belli ki niyeti öldürmek değil, korkutmak ve adama olan hıncını çıkarmak. Serafino Baladro’nun kendi yüreğini soğutmak için Simon Corona’nın dükkanını ateşe verdiğini de ekleyelim. Ve saldırganlar ellerini kollarını sallayarak olay mahallinden ayrılıyorlar. 

Olay mahalline gelen polisler ifadesine başvurduğunda Simón Corona saldırganı tanıdığını, aralarında gerilimli bir ilişki yaşadıklarını, kadını terk ettiği için saldırıya uğradığını anlatacak ve bir soruşturma başlamasına yol açacaktır. Basit bir tutku ve intikam hikayesi gibi görülen saldırı eylemi Simon Corona’nın ifadesinde sözünü ettiği bir kadın cesedi üzerinden dallanıp budaklanır; tam da yeni atanan valinin genelevlere yönelik kısıtlamalar getirdiği sırada... Güvendikleri kesimlerin desteğini alamayan Baladrolar’ın suç imparatorluğu çöküşe geçerken işlenen suçların inanılmaz boyutları da ortaya çıkmak üzeredir.

HİCİV VE VAHŞETİN KARIŞIMI

Jorge Ibargüengoitia, ‘Ölü Kızlar’la (1977) başladığı suç temalı romanlarını ‘Dos crímenes’ (1979) ve son romanı ‘Los pasos de López’le (1982) sürdürmüştü. Birbirleriyle bağlantılı değiller ama Ibargüengoitia’nın memleketi Guanajuato’ya çok benzeyen kurgusal Plan de Abajo kentinde geçen hikayeleri nedeniyle ‘Plan de Abajo Üçlemesi’ olarak anılıyorlar. Suç ve suçlular etrafında kurgulanmalarına rağmen -’Ölü Kızlar’dan yola çıkarak- bu romanların polisiye türde olmadığını da eklemek gerekir. Zira siyasi kepazelikleri, rüşvete bulaşmış güvenlik güçlerini, ahlaki değerlerden yoksun gazetecileri, topluma egemen olan maço zihniyeti, yoksulluğu, toplumun boyun eğmişliğini sergilemesiyle ‘Ölü Kızlar’ radikal bir Meksika eleştirisi. Yazarın apaçık ortaya koyduğu üzere, bu çürümüş dünyada suç hayatın doğal bir parçası.

‘Ölü Kızlar’ın yayımlandığı yıllarda Güney Amerika’da Büyülü Gerçekçilik akımının edebiyat üzerinde hem büyük bir hakimiyeti, hem de dünya çapında saygınlığı ve popülaritesi vardı. Jorge Ibargüengoitia, hazır bir okuyucu kesimine hitap etme kolaycılığına kaçmamış; kendine has bir gerçekçiliği, Meksika'da gündelik hayatın parçası olan zulüm ve cinayetleri anlatabileceği bir dili aramış. Geçen yazımda da sözünü etmiştim, Roberto Bolaño'nun ‘2666’sına ve Selva Almada’nın ‘Ölü Kızlar’ına esin veren tam da bu tarz bir gerçekçiliktir. 

Kimi zaman resmi polis kayıtlarılarını hatırlatan, “Sadece suçu/suçluyu değil, yaşamın ta kendisini dedektif titizliğiyle ortaya seren bir edebi tutanak biçiminde” kaleme alınan ‘Ölü Kızlar’ kimi zaman da gazete haberlerinin kuru ve duygusuz, olup bitenleri aktaran ama hakikati açıklamakta yetersiz kalan dilini ödünç alıyor. Bu, böyle bir insanlık dramına devletin ve kamuoyunun yaklaşımındaki yüzeyselliği/yetersizliği ortaya çıkaran bilinçli bir tercih. Hakikati bütün çıplaklığıyla gösterecek olan polis tutanakları ve gazete haberlerinin geri planındaki olaylar ve ilişkiler zinciri. Söz konusu olay ve ilişkilerin gelişimini doğrusal bir zaman akışıyla anlatmamış Ibargüengoitia; zaman içerisinde ileri geri gidip gelerek bir yandan şimdiki zamandaki bir olayın geçmişle bağlantısını kuruyor, diğer yandan hafızanın yanıltıcı doğasına işaret ederek tanık ifadelerini muğlaklaştırıyor. 

GÜVENİLMEZ BAKIŞ AÇISI BİLİNÇLİ TERCİH

Belgeselci tarz anlatımıyla Ibargüengoitia, sansasyonel ve trajik bir skandalın gözden nasıl kaçırıldığını göstermek için yetkililerin, mağdurların ve suçluların güvenilmez bakış açılarını kullanmış. Çok sayıda çelişik, abartılı ya da kaçamak ifadenin yer aldığı bu açıklamalardan herkesin kendi suçunu hafifletmek ya da başka birinin üzerine atmak refleksiyle davrandığını, herkesin bilip de bilmezden geldiğini, ölen kadınlar kimsenin umursamadığını ve en nihayetinde ortada büyük bir toplumsal suç ortaklığının yattığını anlıyoruz. 

Kızkardeşler -Arcángela ve Serafina- elbette kötüler ama şeytani bir kötülük değil içinden çıkıp geldikleri koşulların yarattığı bir durum. Kadın olarak kadınlara zulmetmeleri rahatsız edici ama bu erkek egemen toplumda kadın olmak mümkün de değil. Baladro kardeşler ve hatta onların mağdurları olan kadınlar erkeklerin dünyasında yoğrulmuş zihniyet biçimleriyle maluller. Arcángela ve Serafina, kadınların güç sahibi olmasının yegane yolunun ataerkil araçları kullanmak, yani erkekleşmek olduğunun farkına vardıkları için kadın bedenlerini sömürmeyi, çalışanları köleleştirmeyi, isyan edenleri yok etmeyi becerebilmişler. 

Belki kısa bir roman olduğu belki de gerçek yaşamdaki güçsüzlükleri nedeniyledir, diğer kadınların -kurbanların- kişilikleri üzerinde fazla durulmamış. Kaderlerine razı oluşlarıyla, ölüme karşı kayıtsızlıklarıyla, özellikle Blanca’nın trajedisiyle Ibargüengoitia, kadınların düştükleri cehennemi durumu ortaya koyuyor elbette ama geldikleri dünyanın cennet olmadığını unutturmadan. 

KARA MİZAHLA KASVETLİ GERÇEKLİK ARASINDAKİ HASSAS DENGE

Trajedi dedim ama Blanca’nın hayatı mizahı da barındırıyor. İşte Ibargüengoitia üslubunun en karakteristik özelliği; kara mizahla kasvetli gerçeklik arasında tutturduğu hassas denge. Hicivinin okları en çok “dönemin maçoluğunu, din adamlarının ikiyüzlülüğünü ve politikacıların göstermelik tavırlarını” hedef alıyor. Mizahın acıyı ve eleştiriyi törpüleyeceğini düşünebilirsiniz. Ancak Ibargüengoitia’nın mizahı dehşeti yumuşatmadığı gibi bu tür vahşetlerin sıradanlaşmasına olanak veren çürümüş sistemin eleştirisini keskinleştiriyor. 

Güney Amerika edebiyatı içinde özel bir yeri olan ‘Ölü Kızlar’ rahatsız edici bir gerçekliği çok iyi kurgulanmış hikaye içinde anlatan ‘özel’ bir roman.


Ayrıca okuyun