İskoç yazar Martin MacInnes’in bilimkurgu alanında prestijli Arthur C. Clark Ödülü’nü kazandığı ‘Yükseliş’, özellikle karakter derinliğiyle türün sınırlarını genişleten bir roman. Yazar, derinliğini öyle maharetle kuruyor ki, vurucu bir finalle son sayfayı çevirdikten sonra okyanusun dibinden bir anda yüzeye çıkmış gibi hissediyoruz.
İnsan hayatının bir döneminde, bir anında, bir deneyimle birlikte, muhakkak sorguluyordur: Evrenin hangi parçasıyım? Büyük bir okyanusta su damlası mıyım? Yaşamın merkezinde ben mi varım yoksa ekolojik sistemde, döngüsel süreci destekleyen bir çark mıyım? Varoluşumuzu sorgulamak epeyce normal ve bunu edebiyat yoluyla yapabilmek de sahip olduğumuz iyi bir lüks. Çünkü edebiyat da bir okyanus kadar engin, pek çok imkân sağlıyor insana: Düşünmek, irdelemek, sorgulamak gibi.
İskoç yazar Martin MacInnes’in yazınının nüvesini oluşturan temalar da bu çerçevede: Kimlik, doğa, çevre, evren, varoluş, baskın teknoloji, toplu kıyım, insanın konumu vb. Yazdığı üç romanda bunları aleni biçimde görebiliyoruz, bir anlamda edebiyat aracılığıyla yapılan sorgulamalara iyi bir temel oluşturan eserler denebilir.
‘YÜKSELİŞ’LE GELEN ÇIKIŞ
Martin MacInnes, Inverness doğumlu bir yazar. 30’lu yaşlarında kitap yayımlamaya başlıyor, 2016’da çıkan ilk romanı ‘Infinite Ground’, Saltire Ödülü’nde kısa listeye kalıyor ve Somerset Maugham ödülünü kazanıyor. İsimsiz bir Latin Amerika ülkesinde geçiyor, orada kaybolan idari bir çalışanın bulunması için sürdürülen aramayı konu alıyor. 2020’de yayımlanan ikinci romanı ‘Gathering Evidence’ da ilk romanın izinden giderek aynı minvalde tehlike altındaki bir ailenin hikâyesine odaklanıyor. İki romanda da karakterlerinin bu organik dünyadaki konumunu sorguluyor MacInnes. Virginia Woolf üzerine yazdığı tezi Edward ve Thomas Lunt ödülünü alıyor, kısa öyküsü ‘Our Disorder’ ise Manchester Kurmaca Ödülü’nü. Şu sıralar Yapı Kredi’den çıkan 2023 tarihli romanı ‘Yükseliş’ (Çeviren: Ebru Kılıç) ise bilimkurgu alanında prestijli Arthur C. Clark Ödülü’nü kazanarak, Booker Ödülü’nde uzun listeye kalarak dikkat çekiyor ve yazarın ismi diğer ülkelerde de duyuluyor.
BİLİMKURGUNUN SINIRLARINI GENİŞLETEN ROMAN
‘Yükseliş’ edebi bilimkurgu olarak sınıflandırılan bir roman olsa da en dikkat çekici özelliği bu janrı genişleterek hem epik özelliğini koruması hem de karakter bazında daha fazla derinlik katması. MacInnes, bilimkurgu türünün belli kalıplara sığdırılmaya çalışılmasına karşı olduğunu söylüyor.
Romanın oluşum süreci pandemi dönemine dayanıyor; evlere kapanılan bir dönemde ara vermeksizin yazılan ‘Yükseliş’, yazarın Ascension adasına yaptığı bir gezide aklına düşen bir fikirden ortaya çıkmış. Derin bilimsel gerçeklere dayanan bölümler için kapsamlı araştırmalar yapan MacInnes, aynı zamanda bunlarla ilgili yüzlerce sayfa notlar tutmuş, romanı yazarken de büyük oranda bu bilgilerden faydanlanmış. Romanı okurkenki gözlemlerim, iyi bir gözlemci olan MacInnes’in, doğal yaşamla ilgili tespit ve sorgulamalarının, bilhassa ana karakterin anlayışında ve algılayışında etkili olduğunu gösteriyor, bu da karakter derinliğini açıklar nitelikte. Ayrıca yazarın bu kitabın bir ‘iklim krizi’ romanı olarak algılanıp okunmasına karşı çıktığı söylenebilir.
Romanın merkezinde mikrobiyolojist Leigh Hasenbosch var. Bu noktada MacInnes’in yararlandığı gerçek karakteri de not düşmek isterim: 5 Mayıs 1725’te, orijinal adı Vereenijde Oostindische Compagnie olan - romanda da VOC diye geçen - şirketin çalışanı Hollandalı Lendert Hasenbosch, eşcinsellik suçuyla Ascension Adası’na sürgüne gönderiliyor. Yazarın, bu gerçek bilim insanından yola çıktığını düşünüyorum. Ayrıca hikâyesi için Rotterdam’ı seçme sebebi, dünyada su baskını riskinin en yüksek olduğu ülkenin Hollanda olması; bir anlamda kıyı bölgelerinin bu tip bir baskın için arketipi.
KARAKTER DERİNLİĞİ VE İNSAN OLMAYA DAİR
Tekrar ana karakterimize dönersek, mikrobiyolojist Leigh, Endeavour isimli gemiyle Atlantik Okyanusu’na, bir yaşamsal tür yahut alan olduğu düşünülen taban yarığını incelemeye gidiyor. Romanı iki ana bölüme ayırabiliriz esasında: Bilimsel gerçeklerin temelini oluşturduğu bilimkurgu tarafı ve karakterlerinin travmaları ve geçmişlerinin merkezinde olduğu kişisel derinlik tarafı. İkinci bölümün temelinde ise Leigh’in, babası Geert tarafından istismara uğraması var. Romanın ilerisi için akılda tutulması gereken bir sahnede Leigh, 9-10 yaşlarında, belki de evdeki gerçeklikten kaçmak için yüzmeye gidiyor, derine dalıyor ve okyanusun her bir zerresinin canlı, yaşam dolu olduğunu keşfediyor. Kitabın bir yalnızlık ile diğerleriyle kurulan bağlantılar arasında gidip gelen bir dinamizmi olduğunu da buradan anlıyoruz.
Leigh’i anlamak için onun babasıyla olduğu kadar annesi Fenna ve kız kardeşi Helena’yla ilişkilerini de göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Kızının maruz kaldığı şiddete gözlerini yumup matematiğe sığınan anne ile bu şiddetten nasibini almayan, Leigh’e göre şanslı olan, ilk fırsatta da millerce uzağa kaçan kız kardeş. Tüm bu kaosun içinde, önce okyanusa, sonra uzaya sığınan bir kadın.
Bir bilimkurgu romanında bu derinliği kavramak, insan olmaya dair bir şeyler hissetmek büyük bir şans okur için. Okyanus Leigh için ne denli yaşamın kanıtı, evrenin bir parçası olduğunun göstergesiyse uzay da yalnızlığının sembolü oluyor.
VIRGINIA WOOLF’U HATIRLATAN DUYGU
Bir insan nerede başlar ve nerede biter? Tikel bir organizma olarak düşünürsek dünyanın, evrenin, neresine tekâbül eder? Leigh’in arayışının nüvelerini bu sorular oluşturuyor. Fakat bir yandan da geçmişin hayaletlerinden kaçamıyor: Annesinin yalnızlığı, Helena’nın sitemleri... Tüm bunlar psikolojik bir karakter okumasını mümkün kılıyor.
Martin MacInnes’in en sevdiği yazar olan Virginia Woolf’u hatırlatan bir duygu, bir his bulaşıyor okura. MacInnes’e göre, Woolf’un eserlerini karamsarlıkla, çıkışsızlıkla, umarsızlıkla bağdaştırmak pek de doğru bir yaklaşım değil. Onun eserlerinin yaşam enerjisiyle dolu olduğunu, karakterlerinin derinliğiyle hayatlarının zenginliği arasında epey güçlü bir bağ bulunduğunu dile getiriyor. Nitekim ‘Yükseliş’ romanında da bu minvâlde bir yaklaşım göze çarpıyor: Bir yandan baş karakterinin açmazlarına hayıflanırken öte yandan etrafımızda zuhur eden okyanusun, uzayın ritmiyle yaşamın renklerini, güzelliğini, canlılığını ve sonsuz olasılığını algılıyor, anlamlandırıyoruz.
Bu kitabın en güzel yanı, bilimkurgu hayranı olmayan, bu alanda okuma yapmayan okurların da ilgiyle okuyabileceği, kendilerinden bir parça bulabileceği alan açması. Çünkü Leigh’in arayışında son derece insanı yanlar buluyoruz. Helena’nın anlatısında görebileceğimiz bir kibri var mesela. Babasının onun ruhu üzerindeki tesirine rağmen babasına benzetilmesi, ailesinden uzak durması da bir başka önemli nokta. Yoğun bilimsel anlatının olduğu yerlerin yanında edebi bir okumayı mümkün kılan kişisel alan da okurun ilgisini diri tutuyor.
ANLATICI DEĞİŞİKLİĞİNİN RİTİMSEL ETKİSİ
Romanın sonuna doğru anlatıcı değişikliğine gitmesi de çok başarılı bir ritimsel etki sunuyor, ben anlatıcı Leigh’den, Helena’ya geçiyoruz. Onun yer yer saldırgan tavrının kökenine inmemize olanak sağlayan bu bölüm, aynı zamanda yaşananları da doğru bir zemine yerleştirmemizi sağlıyor.
Finalde yeniden Leigh’e döndüğümüzde sanki tüm eksik parçalar yerine oturmuş oluyor. Kişisel bir okuma şekli olarak: Leigh içindeki boşluk ve karanlıkla beraber uzayı simgeliyor, ayakları yere basan, dünyevi ve konuşkan olan Helena ise dünya/okyanus birlikteliğini. Romanın dünyadan okyanusa, oradan da uzaya (Leigh’in NASA vesilesiyle Mojave Çölü’ndeki işi) uzanan bir süreç sanki Leigh’in zihinsel hareketleriyle de bir paralellik oluşturuyor.
AKILDAN ÇIKMAYAN BİR ROMAN
Roman sona erdiğinde okurun şaşkınlık içinde kalmaması bir parça zor çünkü böylesi epik bir kitabın vurucu bir finalle nihayete ermesini beklemiyoruz okumaya başlarken. Edebi bir bilim kurgu ürünü olduğunu bilsek de, Martin MacInnes derinliğini öyle maharetle kuruyor ki, son sayfayı çevirdikten sonra okyanusun dibinden bir anda yüzeye çıkmış gibi hissediyoruz. Kulağımızdaki basınç, burnumuzda yanan tuzlu su ve geçmişin hayaletleriyle kalakalıyoruz. Bu da iyi edebiyatın emarelerini teşkil ediyor. Janrlar arasındaki keskin çizgileri genişletmek bazen en doğru seçim olabiliyor. Bazı kitapların başka bir biçimde yazılması mümkün olmuyor, bu esneklik de daha fazla anlatı biçimine imkân sunuyor.
‘Yükseliş’ okuruna çok özel bir okuma sağlayan, her anlamda tatmin edici ve akıldan çıkmayan bir roman. Bitirdiğinizde tekrar ilk sayfaya dönme isteği uyandıran, bazı bölümleri yeniden okumayı telkin eden, başardıklarıyla ima ettikleri arasında başarılı bir köprü kuran, iyi yazılmış bir roman olmakla birlikte geleceğe kalacak bir klâsik olma adayı.
