“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

MRS. DALLOWAY 100 YAŞINDA HÂLÂ ÇİÇEKLERİ KADAR TAZE VE ÇİÇEKLERİN ARASINDA İFŞA VAR

Virginia Woolf’un en bilinen eserlerinden ‘Mrs. Dalloway’ tam 100 yaşında. Peki bu romanı bugün okumak beni neden bu denli etkiledi? Çünkü ‘Mrs. Dalloway’i okumak, bana 100 sene öncesiyle şimdi arasındaki paralellikleri düşündürdü. Özellikle Septimus karakterinin insanlığa dair duyduğu dehşet, şu an haberlere her baktığımızda hissettiğimizden pek de farklı değil. Romanın insanın kendini aşmasına aracı olan muazzam bir edebiyat türü olduğuna ikna olması gereken varsa ‘Mrs.Dalloway’i okusun!

Bu sene Virginia Woolf’un en bilinen eserlerinden ‘Mrs. Dalloway’ tam 100 yaşında. Bu yıl dönümü, kitabı yeniden keşfetmek için mükemmel bir sebep diye düşündüm ve nitekim romanı elimden bırakamadım. Ünlü açılış cümlesinden (“Mrs. Dalloway çiçekleri kendi alacağını söyledi”) itibaren roman okuyucuyu bir zihinden diğer zihne taşıyor; bir yandan Birinci Dünya Savaşı’nın, patriyarkinin ve emperyalizmin muhasebesini yaparken, öte yandan kadınlık klişelerini inceliyor. Romanın insanın kendini aşmasına aracı olan muazzam bir edebiyat türü olduğuna ikna olması gereken varsa ‘Mrs.Dalloway’i okusun!

Woolf’un açık sırrı

Virginia Woolf, son derece entelektüel bir ailenin kızı. 1882 doğumlu. Çağdaşları diğer kadınlar gibi evde eğitim alır, üniversiteye gidemez. Buna rağmen abileri, babası ve babasının geniş kütüphanesi aracılığıyla gayet donanımlı yetişir. 13 yaşında annesini kaybetmek, akıl sağlığı sorunlarını beraberinde getirir. Zaman içinde bu sorunlar artar. İlk romanının çıktığı yıl olan 1915’te ilk kez intihara teşebbüs eder.

Peki Woolf’un akıl sağlığı sorunları neden kaynaklanır? Çokça yazıldığı üzere ailesinde peş peşe yaşanan ölümlerden mi? Daha az bilinen bir gerçek olsa da cinsel tacize uğramış olmasından mı? Evet, Woolf çocukken üvey abilerinin cinsel tacizine uğrar. Eşi yazar Leonard Woolf başta olmak üzere yakın çevresinin bu tacizden haberi olduğu düşünülür. Woolf’un 1939’da yazdığı ve ancak öldükten sonra basılan anılarında, kendi de bu tacizi açık seçik ifade eder. Ama Woolf’un ‘itibarını korumak’ uğruna başta eşi, sonra biyografilerini yazanlar, Woolf’u daha çok ‘hassas sanatçı’ olarak konumlandırırlar ve bu tacizi Woolf anlatılarının parçası kılmaz, öne çıkarmazlar. Nihayet 1970’lerde feminizmin yükselişi ve Louise de Salvo gibi yazarların katkılarıyla, bu tacizin Woolf’un edebiyatını şekillendiren ana unsurlardan biri ve önemli bir travma olduğu teslim edilir. Geçen haftalarda patlak veren ifşaları gel de düşünme… Woolf da bir ifşaat yapmış, ancak 30 yıl sonra kayda değer bulunmuş.

Birinci Dünya Savaşı, modernizm, bilinç akışı

‘Mrs. Dalloway’in arka planında Birinci Dünya Savaşı var. Birinci Dünya Savaşı’nda yaşanan o güne dek görülmemiş ölçüdeki vahşet, Aydınlanma döneminde hâkim olan iyimserliği, aklın yolunun bir olduğu, o yolun da hep iyiye doğru gittiği inancını yerle bir eder. Kökleri Birinci Dünya Savaşı öncesine gitse de modernizm akımının hele edebiyatta kendini bulması tam da böyle bir ortamda gerçekleşir.

T.S.Elliot, Ernest Hemingway, John Dos Passos gibi yazarlar insanlığa dair hayal kırıklıklarını tüm büyük anlatıları reddeden, ruhsal kırık döküklüğe paralel biçimde parçalanmış ya da süslerden arınmış metinler üreterek ortaya koyarlar. Özellikle James Joyce, Virginia Woolf, William Faulkner gibi yazarlar dış dünyayı vatan, millet, sadakat, şeref gibi büyük fikirleri idealize ederek tarif etmektense insan zihninde olan bitenin peşine düşerler. Zihin, konudan konuya atlayışıyla, büyük resme anında hâkim olamayışıyla, bölük pörçüklüğüyle anlatılmaya daha değer, hakikatin doğasına daha yakındır. Edebiyatta zihin akışı üslubu işte böyle ortaya çıkar. ‘Mrs. Dalloway’ de zihin akışı halinde yazılmış romanların en güzellerinden biri bana kalırsa.

‘Mrs. Dalloway’ hâlâ taze, hatta hâlâ öncü

Peki bu romanı bugün okumak beni neden bu denli etkiledi? Çünkü ‘Mrs. Dalloway’i okumak, bana 100 sene öncesiyle şimdi arasındaki paralellikleri düşündürdü. Özellikle savaştan dönmüş, post travmatik stres sendromundan mustarip Septimus Warren Smith karakterinin insanlığa dair duyduğu dehşet, şu an haberlere her baktığımızda hissettiğimizden pek de farklı değil. Çıkarların her şeyin önüne geçtiği bir dünyada, vahşete duyulan korkunç kayıtsızlıkla anlam arayışının nasıl duvara çarptığını Septimus üzerinden Woolf müthiş anlatıyor. Günümüz için o denli anlamlı saptamalar var ki, neredeyse kitapta altı çizilmemiş satır bırakmadım.

Mrs. Dalloway’in kendisi ise hayatın güzelliklerini, çiçekleri kuşları fark ettiği kadar yaşlıları, yalnızları da fark eden, hem merhametli hem bencil, hem akıllı hem tembel, hem derin hem sığ bir karakter. İmtiyazın dinamikleri üzerine muhteşem bir portre. Bu çelişkili karakter, hayatın anlamı ve anlamsızlığı üzerine kaçınarak da olsa düşünüyor. Ve ‘hayat madem böyle, madem üzerinde kontrolümüz olmayan büyük dinamikler var, o zaman anın tadını çıkaralım’ noktasına varıyor. Bu nokta günümüzde kimi insanların bilinçle seçtiği, kimilerinin de medya pompalamasıyla vardığı bir durak.

‘Mrs. Dalloway’de çok hoşuma giden ve günümüzle pek de paralellik göstermeyen bir şey de yok değil. Mrs. Dalloway 52 yaşında ve cazip, hâlâ bir erkeğin başını döndürebilen bir kadın. Bu edebiyatta sıklıkla rastladığımız bir durum değil, hatta neredeyse hayatta zar zor rastlıyoruz. Edebiyatta kanonik eserlerin aksine, Mrs. Dalloway’de kadınlar bütünüyle iktidarsız değil, hatta romanda iktidar mekanizmalarını aşarak masada kendilerine yer açmayı bilenler de var. Örneğin Lady Bruton. Roman kadınlara dair alışıla geldik bazı klişeleri de ters yüz ediyor. Mürebbiye Miss Kilman patronu takmıyor, Mrs. Dalloway dört dörtlük bir anne olma gereği duymuyor, ayrıca gençliğinde de erkek sevgilisi kadar, kız sevgilisi de olmuş biri.

Belki de Woolf’un gizli ifşası 

Mrs. Dalloway bir açıdan daha öncü bir roman. Akıl sağlığı konusunu hassasiyetle ele alıyor, delirmenin son derece etkili bir resmini çiziyor, bu konuda bir doktor karakteri (Sir William Bradshaw) üzerinden tıp sistemine eleştiri getiriyor. Sistemin susturma, dinlememe, azımsama, görmezden gelme eğilimini ifşa ediyor. Belki de bu ifşaat Woolf için taciz ifşaatının yerini tutuyor. Kimbilir? Kesin olan bu duyarlılık başka birçok ögenin yanı sıra romanı zamanının ötesine taşıyor. Woolf’un kurduğu bu eleştirel çerçeve, günümüz edebiyatında ‘bastırılan seslerin duyulur kılınması’ eğiliminin öncülü sayılabilir. Mrs. Dalloway, hem bireysel delirme deneyimini duyarlılıkla görünür kılıyor hem de bu deneyimin bastırılışını teşhir ederek, çok daha geniş bir iktidar eleştirisine kapı aralıyor.

Sonraki durak ‘Saatler’!

Ne diyeyim, okumadıysanız muhakkak okuyun! Hatta hızınızı kesmeyip buradan Michael Cunningham’ın ‘Saatler’ine geçin. Hem Pulitzer, hem Pen/Faulkner ödüllerine sahip bu roman, ‘Mrs. Dalloway’ ile bariz bir ilişki kurarak ilerler; hatta ‘Saatler’ Woolf’un kitaba ‘Mrs. Dalloway’ adını koymadan önce düşündüğü isim deniyor. Benim niyetim ‘Saatler’i de tekrar okumak.

‘Mrs. Dalloway’in 100’ncü yaşını kutluyorum; verdiği ilhamla, günümüze açtığı kapılarla, ışıldayan cümleleriyle her dem taze.

*Zeynep Karaarslan Başaran’ın kitaplar ve popüler kültür hakkındaki tüm yazılarına zeyneplekitaplar.substack.com adresinden ulaşabilirsiniz.




Ayrıca okuyun