Evden çalışan expat’lar Anna ve Tom’un Berlin’de yaşadığı eve konuk oluyoruz. Tek başına anlam ifade etmeyen yaşamları sanki nesneler dünyasının bir parçası. İtalyan yazar Vincenzo Latronico, ‘Kusursuzluk’ta Georges Perec’in 1965 tarihli romanı ‘Şeyler’den ilham alıyor, bireyin çevresindeki nesneleri ana kahraman yapıyor. Sanki Latronico, 21. yüzyıl jenerasyonunu saygı duruşuna davet eder. Perec’in şeyler dünyasına gelecekten bakar gibidir.
Dünyada kusursuz hiçbir şey yoktur, hatta kusurlarıyla tamız gibi bir anlayış da tutturulabilir. Bazı kültürlerde kusurları örtmek bir sanat kabul edilir. Japonların Kintsugi inancı gibi, şeylerin kırılıp dökülmesi onları kusurlu hâle getirmez fakat bireye daha iyi bir biçime dönüştürme imkânı tanır. Yine de insan doğası gereği nesnelere bağımlıdır, bir biçimde etrafındaki şeyler dünyasında kusursuzluğu arayarak ruhunu zenginleştirebileceğini düşünür. Bu bir hakikat mi yanılsama mıdır? İşte bu da, insan var olduğundan beri bir sorgulama biçimidir, hem sanata hem edebiyata nüfuz etmiştir.
İtalyan yazar Vincenzo Latronico, dördüncü romanı ‘Kusursuzluk’ta bu düşünceden yola çıkar fakat onun son sözde söylediği üzere ilhamını Georges Perec’in 1965 tarihli ‘Şeyler’ romanından alır. İki romanda da bireyin çevresindeki nesneler dünyası ana kahramandır, hatta başat bir bakış açısı verir okura. Nesnelerle var olma felsefesine kadar dayanan bir yapıdadır bu teknik. Sanki Latronico, 21. yüzyıl jenerasyonunu saygı duruşuna davet eder. Perec’in şeyler dünyasına gelecekten bakar gibidir.
Vincenzo Latronico Roma doğumlu bir yazar ve sanat eleştirmeni. Sanatla olan yakın münesabetini, İngilizceye ilk çevrilen ve Uluslararası Booker Ödülü’ne aday olan romanı ‘Kusursuzluk’ta bariz biçimde görebiliyoruz. Sıradan nesnelerin sanatsal dokunuşları yahut anlam açmazına katkıda bulunması anlatının tam ortasında yer alıyor. Romanın karakterleri Anna ve Tom’un Berlin’de yaşayan expat’lar olması önem arz ediyor, çünkü sınıfsal olarak nesnelerle kurulan ilişkileri anlamamızda elzem noktada duruyor. Evden çalışan bu iki insanın yaratmaya çalıştığı kusursuz yaşam ne kadar kusursuz? Bunu başarma olasılıkları nedir? Dış ile iç arasındaki fark hangi katmanlarda daha belirginken hangilerinde daha muğlak? Hem soru hem de cevaplarla dolu kısacık bir roman bu.
Roman yine Perec’te olduğu gibi Anna ile Tom’un yaşadığı evin uzun uzun betimlenmesiyle başlıyor. Bu giriş epeyce dikkat çekici ve hikâyeyi anlamamız adına mühim. Yaratılarının hangi noktalarda kırılganlaştığını ileriki aşamalarda anlayacağız fakat öncelikle eşyaları bir tanımamız gerekiyor okur olarak. Zihnimizde net bir fotoğraf çekip yerleştiriyoruz.
Ardından Anna ile Tom’la tanışıyoruz ama onları ayrı ayrı görmüyoruz hiç. Bir takım olarak geliyorlar çünkü burada bireyden ziyade bir jenerasyon temsili söz konusu. Tek başına bir anlam ifade etmeyen yaşamları sanki nesneler dünyasının bir parçası. Kozmopolit karakterlerin böylesi stil sahibi bir anlatıya -üstelik kısacık bir metin- yerleştirilmesi zarif bir temsil örneği dünya edebiyatında. Aslında bu iki karakterin düz olması, sınıfsal temsilinin çizgilerinin bulanık durması onları daha hüzünlü kılıyor çünkü bunca ‘eşyanın’ arasında yalnız ve ıssızlar. Üstelik Berlin gibi sanatın bu denli ön plânda olduğu bir şehirde.
Estetik açıdan bir kaygısı olmadığını düşünüyoruz okurken fakat Latronico’nun zekice başardığı şey tam da bu: Estetik kaygısı bulunmayan, kısa ve yalın metnin bir bütün olarak son derece estetik ve sanatsal olması; bir yandan da çağrışımlarla ilerlemesi.
Büyük resmi görmek için minimal seviyeden anlatıya dahil olup kırıntıları toplayarak zihnimizdeki fotoğrafı kuvvetlendirmiş. Bu fotoğraf da esas soruya götürüyor: çağımızda bunca kalabalık arasında hakikat nerede? Materyal dünyada mı yoksa bir türlü huzur bulamayan ruhumuzun derinliklerinde mi? Anna ile Tom’un epey ‘huzursuz’ karakterler olduğunu, elitist dünyalarında bir yere konuşlanamadıklarını anlıyoruz romanda.
Anlatıyor Latronico uzun uzun fakat aynı zamanda gösteriyor da.
Proust’a da selam
Edebiyatta nesnelerle ilişkili dünya anlatımı zaman zaman görülse de, çağımızın dijitalleşen normlarının yazıya aktarılması pek popüler olmadı. Lâkin Latronico bu romanda biraz kurcalamış bu mevzuuyu. Sosyal medyada görünen bir anın, bir noktanın gerisinde neler var neler yok buna odaklanarak anlatıyı derinleştirmiş fakat bunu yaparken zamanın getirdiklerini de göz önünde bulundurmuş, doğrudan bir birey-eşya-zaman ilişkisi kurmamış. Söz konusu fotoğrafa bakarken ne düşündüğümüzü, yanılsamalarımızı ve bunun bakan/gören üzerindeki tesirini Anna ile Tom adında iki karakter üzerinden vermeye gayret etmiş. İşte yüzeysel görünen bir konunun derinliğine böyle inebiliyoruz biz de okurlar olarak. İllaki sınıfsal olarak ayrım yapmak zorunda değiliz.
Roman birçok katmanıyla Proust’a da bir selam gönderiyor. İlkin Proust evrenindeki detaycılık, bireyin eşyalarla anlam kazanması ve onlara anlam yüklemesi yönüyle. Bir de tabii zaman meselesi var, öteden beri çözülemeyen bir muamma olarak zuhur ediyor edebiyatta. Latronico’nun romanında zaman görünmeyen bir el misali anlatının üzerinde kol geziyor.
Eşyaların arasındaki yerimiz
Bir yanıyla da epey politik: her ne kadar Anna ile Tom expat tanımı içinde değerlendirilse de aslında birer göçmen olarak yaşıyorlar, Kuzey Avrupa’nın bir ülkesinden gelip Berlin’de İngilizce statülerle (Almanca olmamasına dikkat!) hayatlarına devam ediyorlar, sosyal hayata karışıp sosyalleşiyorlar fakat Avrupa’nın kapıları Suriyeli mültecilere açılınca ne oluyor, göçmenlik ehemmiyet kazanıyor ve her ne kadar çalışan statüsünde bile olsalar psikolojik olarak farklı bir konuma adım atıyorlar. Bunu sanatsal/politik/siyasi bir düzleme oturtmak da okura kalıyor ama birtakım detaylardan bunun Anna ile Tom’u huzursuz kıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bir açıdan da apolitikliğe meyyal bir jenerasyona dünya siyasetinden kaçmanın imkânsızlığını işaret etmesi bakımından önem arz ediyor. Göçmenliğin kolektif hafızası her halükarda dünya siyasetiyle beslenmeye devam ediyor.
Son tahlilde kolay okunan, kısa fakat yoğun bir anlatı sunuyor Kusursuzluk ve nerede yaşarsa yaşasın okurunu mükemmellik arayışan dair sorgulamaya sevk ediyor. Romanı okuduktan sonra etrafınızdaki eşyalara veyahut insanlara göz gezdirip onlar arasındaki konumunuzu sorguluyorsunuz. Bir müddet düşünceli düşünceli dolandıktan sonra da hayatınızın ne kadar keyifli olduğuna dair sosyal medyada bir paylaşım yapıyorsunuz. Tıpkı romanda olduğu gibi ‘kusursuz’ nedir sorusu da havada asılı kalıyor.
