“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

KARANLIKLAR İÇİNDE AYDINLIK BİR ROMAN

Devrim Koçak

Devrim Koçak’ın 2015 gar katliamı sonrasında geçen romanı ‘Yağmurdan Sonra Bahardan Önce’de Ankara’yı karakter gibi derinleştiriyor. Ele aldıkları ve unutmamıza izin vermedikleriyle bu yangın çağında bize iyi gelecek bir roman. Devrim Koçak ne denli ağır şeyler anlatırsa anlatsın onu bir biçimde aşk gibi, umut gibi güzel duygularla yumuşatmayı biliyor. 

Sosyal medyada yerli edebiyat suya sabuna dokunmuyor mızıldanmaları sürerken biz ilk romanıyla Everest Yayınları İlk Roman Ödülü’nü alan, ikinci romanıyla da maalesef son on yıldır yaşamak zorunda bırakıldığımız karanlığı didikleyen Devrim Koçak’a odaklanalım. Geçtiğimiz aylarda yayımlanan ‘Yağmurdan Sonra Bahardan Önce’ ilk romanı ‘Nergis Hanım Hakkında Bazı Şeyler’ gibi Ankara’yı mekân seçen, hatta Ankara’yı karakter gibi derinleştiren bir roman. Bu kez 2016’nın ilkbaharındayız, 2015 yılı tüm Türkiye’nin üzerinden bir kamyon gibi geçmiş, Ankaralılar 10 Ekim patlamasının sesini hâlâ yüreklerinde duyuyor, Suriye savaşı ve İşid belası son hız devam ediyor, düzensiz göç herkesi rahatsız etmeye başlamış.

Romanın ana karakteri suya sabuna dokunmayan, bundan da keyif alan, dümdüz bir adam, Suphi, Mustafa Suphi. Adından tahmin edeceğimiz üzere solcu bir ailede doğmuş, çok yakın olduğu annesi ölmüş, 12 Eylül sonrası uzun yıllar hapis yatmış ve sonra onları terk etmiş babasıyla görüşmüyor. Aslında ‘Yağmurdan Sonra Bahardan Önce’ tam da Suphi’nin kahraman olmaya en uzak mesleği, muhasebeciliği seçmişken nasıl da kendisini göçmen mafyasıyla savaş halinde ve kentsel dönüşüm tuzağına karşı çıkan yegâne insan pozisyonunda bulduğunu anlatıyor. Tabii arada Ankara baharıyla insanın yüzüne yüzüne çarpan bir aşk hikâyesi de var.

Devrim Koçak ne denli ağır şeyler anlatırsa anlatsın onu bir biçimde aşk gibi, umut gibi güzel duygularla yumuşatmayı biliyor. Roman, Suphi’nin muhasebe bürosunda başlıyor ve eve döndüğünde merdivenlerde karşılaştığı yeni kiracı İnci’yle devam ediyor.

“Çocuk değildi. Saçlarının arasında, alnına doğru bozuk para büyüklüğünde oyuntular vardı. Yalnız başınaymış gibi apartmanın giriş kapısına bakarken bir taraftan da siyah eldiveniyle saç diplerini ovuşturuyordu. ‘Hasta, deli, saçkıranı var…’ Diline gelenleri yuttu.”

Romanda İnci’nin hikâyesi en can acıtanlardan, kısa bir süre sonra 10 Ekim patlamasında garda olduğunu, sevdiği adamı kaybettiğini, akciğerleri söndüğü için aylarca hastanede tedavi gördüğünü, psikiyatriste devam etse de saçını yolma halinin devam ettiğini, buna çözüm olarak bilardocu eldiveni taktığını, babasıyla yaşadığını, her şeyi öğreneceğiz. 

Acımamıza izin vermiyor

Ben romanda en çok İnci karakterini sevdim çünkü başına gelenlere rağmen ona acımamıza hiçbir zaman izin vermiyor. Son derece komik, hatta kitabın tek komik insanı. Suphi’yi habire bozması, halı saha maçlarında kaleci olmasıyla dalga geçmesi, hastaneden beri onu takip edip yoldaş olan karga Nemo’yla ilişkisiyle çok nev-i şahsına münhasır bir karakter İnci. Üstelik geceleri kapıcı dairesinden gelen inleme seslerini duyup Suphi’yi dedektifçilik oynamaya ikna eden de o.

Bir romana bunca trajik olay ağır gelebilir diye düşünebilir insan. Oysa hayat her zaman sanatın önünde bu konuda. Biz aynen bu romanda olduğu gibi, patlama üstüne patlama yaşadık, yüzlerce insan öldü, acımızla dalga geçildi, göçmenler AB parası için zorla ülkede tutuldu, pek çoğu yasadışı şekilde bu ülkeden kaçmaya çalışırken boğuldu, göçmenlerin kızları üç kuruşa satıldı, İşid’in esir aldığı Ezidi kadınlar köle yapıldı, bu sırada ‘İnşaat ya Resulallah’ iktidarı tam hız ülkenin üstünden geçmeye devam ediyordu. Yani romanda üç ayrı koldan ilerleyen 10 Ekim mağdurluğu, Suriyeli göçmen çocuğun aradığı kız kardeşi ve delirmişçesine apartmanları yıkılıp evleri yenilensin isteyen ev sahipleri gerçek. Hem de hâlâ çok gerçek. Ne yazık ki.

Böyle eserlerin yazılmasına ihtiyacımız var

Bunların dışında romanda hızlıca geçilse de Konyaspor taraftarlarının 10 Ekim sonrası ölenleri yuhalaması, İnci’nin patlamada kaybettiği erkek arkadaşı Yılmaz’ın mezarına beton dökülmek zorunda kalınması gibi hakikatler, okurken bir ara benim bile nefesimi kesti ve ‘Biz neler yaşadık, biz neler yaşıyoruz’ diye küçük çaplı bir kriz geçirmeme sebep oldu. Çünkü evet, insanız, unutuyoruz, hayata devam edebilmemiz gerek. Sanat ise burada sahneye giriyor. Böyle eserlerin yazılmasına ihtiyacımız var. Unutsak da bir şekilde hafızamıza kazımak için.

Roman üç bölüme ayrılmış, ilk bölüm tanışmalar, kaynaşmalar, apartmandaki gizemli ses ve Suriyeli göçmen çocuk meselesiyle ilerliyor. İkinci bölümde ise Mustafa Suphi’nin geçmişine, görüşmediği şair babası Macit’in hayatına doğru yolculuk yapıyoruz. 

Devrim Koçak’ın 12 Eylül karanlığını ne denli ustaca anlattığını bir önceki romanından biliyoruz ama bu kez Ankara’nın gecekonduları, yoksulları, işçileri de devrimci hareketle beraber hikâyeye katılıyor. Sonrasında ise Mamak günleriyle beraber devletin korkunç yüzüyle bir kez daha karşılaşıyoruz. Hapisten çıktığında neden Macit’in eski Macit olmadığını ve gittiğini ise yavaş yavaş öğreneceğiz. 

Bir avuç iyi insanın verdiği umut

Son bölümde ise hemen hemen bütün düğümler çözülüyor, baba oğul meselesi bile yumuşuyor. Bu bölüm her ne kadar göçmen düşmanları, insan kaçakçıları, gözünü para hırsı bürümüşlerle dolu bir dünyada yaşasak da bir avuç iyi insanın geleceğe umutla bakmaya yeterli olacağını bize muştular nitelikte.

Romanın anlatımı bazen fazla romantizme kaçıyor ve Tanrı anlatıcı gereğinden fazla açıklama yapıyor. Bunlar ilk romana göre biraz daha fazla göze çarpan aksaklıklar. 

Her şeye rağmen ele aldıkları ve unutmamıza izin vermedikleriyle bu yangın çağında bize iyi gelecek bir roman ‘Yağmurdan Sonra Bahardan Önce’.


Ayrıca okuyun