Gaye Boralıoğlu’nun yeni romanı ‘Her Şey Normalmiş Gibi’, -miş gibi yaptığımız hayatlarımızda vicdanımıza saplanan dikenleri birer birer çekiyor. İki birbirine benzemez karakter üstünden hem yarım kalan bir aşkın hem de bu coğrafyada yarım kalan yaşamların hikayesini anlatıyor.
Gaye Boralıoğlu’nun İletişim Yayınları’dan çıkan son romanı hayatın önce bir araya getirip sonra ayırdığı iki genç insanı anlatıyor. Birbirinin tam tersi denebilecek iki karakterin arasındaki bu tezatlık hikayenin ana ekseninde önemli bir yürüteç. Aynı zamanda hikayenin sesi Arda’nın atıl, cansız, amaçsız ve ancak kendisine yetecek kadar dünyasının karşısında Lora’nın hayat dolu, ele avuca sığmaz, mücadeleci ve dünya derdine düşmüş kararlılığı var. Lora’ya göre bir ‘umutsuz vaka’ olan Arda, hiç yeni bir güne başlayamayan, geçmişin hayaletleri ve geleceğin kabuslarının tepesinde cin dansı yaptığı birisi. En tatlı hayallerin peşine takılacak gücü bile kendinde bulamıyor çoğu zaman. Ve fakat elbette bunu değiştirecek bir şey oluyor. Bu şey -belki uyanış- duygusal bir kayıp değil, toplumsal bir sarsıntıdan doğuyor. Beyoğlu’nda gerçekleşen patlamadan.
Coğrafya aşıklar için de kader
“En temelde memleketin iki ucunu bir araya getirmek istedim” diyen Boralıoğlu, biri İstanbullu diğeri Diyarbakırlı iki eski aşığın hikayesini anlatırken günümüzün siyasi ve toplumsal atmosferini de arkasına alıyor. Coğrafya bu aşıklar için kader. Arda’nın hayatında bir şeylere yeniden başlayabilmek için şart olan amaç beklenmedik bir yerden geliyor. Malum patlama ve penceresinin karşısına yerleşen kara bulutlardan. O kara bulutlar Arda’nın kafasının içindeki sisin dağılması için de bir araca dönüşüyorlar. O zamana dek bilmemenin ya da merak etmemenin yarattığı bir sis önce patlamada yaralandığını tesadüfen öğrendiği öğretmeni, ardından sevdiği ve kaybettiği kadının peşinde dayanılmaz hale geliyor. Ve elbette bu sarsıntının vicdanında dürttüğü yerlerin sesine nihayet kulak veriyor.
Hayatı şimdiye dek Lora’nın anlattığı masallar ile görmüş ancak içine dalacak tutkuyu hiç duymamış Arda’nın edilgenliği son buluyor ve yolculuk başlıyor. Bu yolculuk sadece kaybedilen aşka (Lora’ya) değil aynı zamanda yaşamın kendisine de duyulan bir bilme arzusuna dönüşüyor. Fakat yine de hala bir şehirli Arda. Nereden başlayacağını bilmek için Lora’yı anlamaya ihtiyacı var. Bunun yolunu Diyarbakır’a gitmekte buluyor. Gidiyor gitmesine de hala bir yabancı, hala bir turist. Boralıoğlu bu yaşantıların ve tarihin kitabın iki karakterine nasıl sirayet ettiğini daha iyi yorumlamak için kullanmayı tercih etmiş.
Masalların gerçeğiyle yüzleşiyor
Diyarbakırdayken yolunun kesiştiği Lorin (Lora’nın kardeşi), Arda için yeni bir sayfa açıyor. Masalların aslında hakikatin birer yansıması olduğu gerçeğiyle yüzleşiyor. Haberlerde izlediği Diyarbakır ile o zamana dek kafasının ardında biriktirdiği hikayeler bir ifade kazanıyor. Ve yavaş yavaş anlamaya başlıyor. Lora’nın hayattaki azmi de inadı da bu toprakların çetinliğinden besleniyor. Nihayet bu anlayış onu malum ‘kayıtsız adam’ halinden çıkartıyor. Ve o zaman kendinde mücadele edecek ve meydan okuyacak gücü buluyor. Lora’da görüp anlam veremediği o tutku, vicdanında açılan odaya yerleşiyor.
Yarım kalmışlık hissi
Kitap, Arda’nın gözünden anlatılırken Arda’nın hayata bakışı ve yaşam ritmi değiştikçe anlatının temposu da değişiyor. Bir şeyler tamamına eriyor da her şey ‘normal’e dönüyor mu derseniz, hayır aksine yarım kalmışlık hissi kitabın okuruna bıraktığı duygu. Tıpkı coğrafyamızın yarıda kalmış hikayeleri, sesleri, hayatları gibi. Ancak umuda hala yer var. Arda’nın penceresinden dağılan kara bulutlar hayatta artık ‘normalmiş gibi’ yapmadığı, her şeyin aslında normal olmadığını kabul etmesiyle yeşeren bir inadı da ona bağışlıyor.
