“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

GELECEĞİN KARANLIK YÜZÜ

Agustina Bazterrica

‘Lezzetli Kadavralar’la tanıdığımız Arjantinli yazar Agustina Bazterrica, son romanı ‘Değersizler’de yine distopik bir evren yaratmış. Genç bir kadının, doğal afetlerle harap olmuş bir dünyada kendisini ve içinde yaşadığı toplumun gerçeğini arıyor. Hikayesi ve diliyle etkileyici, okuyucu zihninde iz bırakan güzel bir roman.

Agustina Bazterrica, 1974’te Buenos Aires’te doğdu. Buenos Aires Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden mezun oldu. Edebiyata öyküler yazarak başladı. 2013’te ‘Matar a la Niña’ adlı romanı, 2016’da öykülerini topladığı ‘Antes del Encuentro Feroz’ kitabı yayımlandı. İkinci romanı ‘Leziz Kadavralar’ (Siren Yayınları), 2017’de Arjantin’in en önemli ödülü olan Clarín Roman Ödülü’nü kazandı ve distopya türünde dünya çapında bir üne kavuşarak Arjantin’in önde gelen yazarları arasına katıldı. Üçüncü romanı ‘Değersizler’ (Las indignas) ülkesinde 2023’te yayımlandı. Halen Buenos Aires’te yaşayan Bazterrica, yazmanın yanı sıra Pamela Terlizzi Prina’yla birlikte ‘Siga al Conejo Blanco’ adlı sanat platformunu yürütüyor ve Agustina Caride’yle birlikte okuma atölyeleri düzenliyor.

Ortaçağ’a dönüş

Önceki yazımda Mauro Corona’nın ‘Çivisi Çıkmış Dünyanın Sonu’ romanını ele almıştım. Corona, yakın gelecekte ekolojik felaketlerin yol açtığı bir kıyamet tablosu sergilerken önceliği felaketin nedenlerine vermişti. ‘Değersizler’de de yakın bir gelecekte, doğal afetlerin cehenneme çevirdiği bir dünyadayız. Ancak bu kez öncelik nedenlerden ziyade sonuçlarda, daha doğrusu yeni bir hayat kurma mücadelesinde.

Hikayenin kahramanı ve anlatıcısı genç bir kadın. Anlatı derken günlüklerine yazdıklarını kast ediyorum. Erkeklerin, yaşlıların ve çocukların girmesinin yasaklandığı, duvarlarla çevrili, duvarları aşmaya kalkanların öldürüldüğü ‘Kutsal Kız Kardeşlik Evi’nde yaşıyor. Eski bir manastırı andıran bu devasa binada hiyerarşik bir düzen hakim. Kapalılığın bir nedeni dış dünyadan gelecek tehditlere, bulaşıcı hastalıklara karşı önlem almaksa diğer nedeni -muhtemelen- topluluğun şiddete, tapınmaya ve hiyerarşiye dayalı düzenini korumak. Hiyerarşi önemli, zira havanın ve suyun neredeyse zehirli olduğu bu dünyada yiyecek ve içeceklerin en iyileri elbette en üsttekilere ayrılıyor.

Aydınlanmışlar, Seçilmişler, Değersizler ve Hizmetçiler

Hiyerarşi sırasına göre Aydınlanmışlar, Seçilmişler, Değersizler ve Hizmetçiler’den oluşan bu kadın topluluğunun başında, yüzü hiç görülmeyen, sadece “O” olarak bilinen, neredeyse tanrı mertebesindeki kutsal bir adam ve onun buyruklarını topluluğa dayatan sert bir Başrahibe var.

Günlüklerin yazarı -ne yazık ki- Değersizler sınıfından. Aydınlanmışlar’a katılabilmesi için kendisini “Yanlış Tanrı’dan, sahte oğuldan, olumsuz anneden, önemsiz fikirlerden, kanımızda fark edilmeden ve yavaşça sürünen gece pisliğinden arındırması” gereken uzun ve çileli bir yol izlemesi gerekecek. Çileli, çünkü “İnanç yoksa sığınak da yoktur” şiarının egemen olduğu bu toplulukta Aydınlanmışlar felaketleri def etmek adına kurban vermeyi, alttakilerin bedenlerine eziyet çektirmeyi ritüel haline getirmişler.

Zamanın, mekanın, mevsimlerin bilgisinden yoksun, bulanık bir zihinle yazıyor  günlüklerini kahramanımız. Yakalanırsa büyük bir cezaya çarptırılacağını biliyor ama buraya gelmeden önce kim olduğunu hatırlamak için kimi zaman kömürü, kimi zaman kanını mürekkep ederek yazmaktan vaz geçmiyor. Dili keskin, ifadeleri yakıcı ve derin:

“Nabzım bu kelimelerle atıyor. Nefesim bunlar benim (…) O ânın saniyelerini yakalamaya çalışıyorum, bu kırılgan sembollerle onları ilmek ilmek işleyebileceğimi düşünüyorum çünkü duyumlar kendilerini o kadar net bir şekilde sunuyorlar ki anılarımın, uydurmalarımın doğruluğundan şüphe etmiyorum. İzi sürülen her kelimeyle bulanıklaşan o şu ânı, o şimdiyi bu yetersiz dille yakalamaya çalışıyorum.  Ama hep geçmişe, lekeli bir kâğıt parçası üzerindeki ıssız bir kelimeye dönüşecek olan bu şimdinin içindeyim. Diğer şimdiye gidiyorum, keskin hafızama. Onu yeniden canlandırmak, yeniden orada olmak için o şimdide yazıyorum, sanki o an bir sonsuzluk çemberine hapsolmuş gibi.”

Genç kızın geçmiş ve şimdi arasında gidip gelen bulanık belleğinden sayfalara yansıyanlar sayesinde insanlığın nasıl bir felakete uğradığı, felaket sonrasında neler yaşandığı hakkında az da olsa bilgi sahibi oluyoruz. Ve en nihayetinde bu kutsal görünümlü hapishanedeki rutin hayat anlatıcının cinsel ve romantik ilgisinin nesnesi olacak Lucía'nın ortaya çıkmasıyla bir anda farklı renklere bürünüyor.

Kızlar birbirlerine yakınlaştıkça anlatıcı giderek kendi geçmişi, çevresel geleceği ve manastır içindeki bugünkü hayatı sorgulamaya başlayacak, Lucía ona unuttuğu şeyleri hissettirecektir;  

“Mesela merhamet. Artık sessiz bir dinamit değil, başka bir şey o, eskisinin içinde atan yeni bir kalp gibi (…)ve yasağı gördüm, yalanın dişlilerini gördüm, tanrı yok, sadece hakaretler yağdıran ağzı var, sadece açlık var, sadece o ve elleri var, o ve kutsal taburun, kutsanmış lejyonun, ulumaları sürükleyen kara dalganın sesi ve birkaç saniye süren durağan bir görüntüde olduğu gibi, karınları ahlaksızlıkla dolup taşan günahla şişmiş aydınlanmışları gördüm ve apaçık olanı…”

Sorgulatmak ve rahatsız etmek için

İklim değişikliğine, su savaşlarına, zehirli havaya, bedensel hastalıklara yapılan vurguya bakarak ‘Değersizler’i ekolojik bir distopya olarak niteleyebiliriz. Öte yandan hiyerarşik düzenden, kadın eliyle sürdürülen erkek egemen düzenden, amaca dönüşen şiddetten de söz edildiğini görüyoruz. 

Önceki yazımda da belirtmiştim; gerek ütopyalar gerek distopyalar aynı ‘şimdi’ noktasından hareket ederler. Her iki düşüncenin hedefinde şimdinin/bugünün eleştirisi vardır. Siyasi, toplumsal ve ekonomik sisteme hakim olan ve insani ilişkiler bütününe yayılan adaletsizlik gelecek bir zamana yansıtılarak -birinde çözümlenmiş diğerinde daha da cehennemi halleri üzerinden- açığa çıkarılır. Kısacası her distopik roman aslında günümüzün ahlaki bir alegorisidir. ‘Değersizler’le Agustina Bazterrica da, bugünün toplumu, toplumun acımasızca sömürdüğü doğa ile ilişkisi, bağnazlığın akıldışı karakteri ve ahlakın baskıcı bir yönetim karşısındaki kırılganlığı hakkında ahlaki bir alegori sunuyor.

Bazterrica, yazma amacını şöyle açıklamış bir söyleşisinde: "Edebiyatın bir şeyleri gerçekten değiştirip değiştiremeyeceğini bilmiyorum ama dünyaya yeni bakış açıları sunduğuna inanıyorum. Ve ben partizan, ahlakçı bir edebiyat yaratmakla ilgilenmiyorum. Beni ilgilendiren, insanları harekete geçiren, onlara sorular soran, sordurtan, onları düşünmeye sevk eden bir kitap yazmak.” İşte böyle bir fikriyattan hareketle ‘Değersizler’de rahatsız eden, kışkırtan ve katılım talep eden bir hikaye anlatırken okuyucuyu rahatsız edici bir yüzleşmeye zorluyor.

Öne çıkarmak istediği temaları -bedenin kontrolü, eşitsizliği, sistemin kullandığı şiddeti ve diğerlerini-  çarpıcı bir dille görünür kılmış. Bazterrica’nın romana koyduğu ismin kendisi -‘Değersizler’- açık bir metafor. Günümüzün kaybedenlerine, hakir ve değersiz görülenlerine karşılık geliyor. Gelecekten karanlık bir kesit sergilemesine rağmen yazar  bir umudun varlığını sezdirmeden geçmemiş. Kitabın  ‘tüm boyun eğmezlere, cadılara, itaatsizlere, ışığa sahip olanlara’ ithaf edilmesinden de anlaşılabilecek bir umut. 

Bedenler üzerinden kurulan tahakküm

Bir kapitalizm eleştirisi olarak bedenler üzerinden kurulan tahakküm Bazterrica’nın üzerinde ısrarla durduğu bir tema. ‘Leziz Kadavralar’da insan eti yemek motifiyle somutlanmıştı. ‘Değersizler’deki insanların birbiri üzerindeki tahakkümü meşruiyetini hastalıklı bedenler üzerinden sağlanıyor:

“Bizler genç kadınlarız, üzerimizde kirlenme izleri yok, hizmetçiler gibi erken yaşlanmadık, vücudumuzda lekeler yok, saçlarımız ve dişlerimiz yerinde, kollarımızda şişlikler ya da cildimizde siyah yaralar yok. Hizmetçiler zehir fısıldıyorlar çünkü vücutlarında kirlenmiş olmanın izlerini, işaretlerini taşıyorlar ve artık bize bulaştıramasalar da bizim pisliğimizi ve damarlarında akan pisliği temizlemek için çalışmak zorundalar. Bunun için bizden nefret ediyorlar çünkü bize hizmet etmek zorundalar. Çıbanların, yaraların, enfeksiyonların izleri. Kızarıklıklar kötülüğün kiri, çöküşün kiri, başarısızlığın kiridir.”

Kirle, hastalıklarla kötülüğü bir ve aynı şey gibi görmek başkalarını nesnelleştirmemize onları insan kategorisinden (eşitliğimizden) çıkarmamıza ve onları şiddet uygulayabileceğimiz, öldürebileceğimiz, ayrımcılığa uğratabileceğimiz bir ‘öteki’ kategorisine yerleştirmemize izin verir. İnsan ticaretini, savaşları, güvencesiz çalışma koşullarını, modern kölelik biçimlerini, yoksulluğu, cinsiyetçi şiddeti meşrulaştıran tam da bu zihniyettir. Agustina Bazterrica, bu durumu teşhir etmek amacıyla hiyerarşiyi bedenlerin sağlığına göre sıralayan bir toplumsal düzen kurgulamış. Böyle bir zihniyetle örtüşen başka bir zihniyeti, teknolojiye tapınma halini de ihmal etmemiş. Teknolojinin doğa karşısındaki önemsizliğini, özellikle de çaresizlik içindeki insanın yapay zeka karşısındaki boyun eğmişliğini ironik ifadelerle sergiliyor. Anlatıcının eline geçen bir defterde gördükleri güzel bir örnek:

“Düşüncenin Hanımefendisi, Fikrin Tanrıçası, Aklın Kraliçesi, Mutlak Yapay Zekâ denilen birine dualar vardı. Başka bir sayfada bir omzunda baykuş olan bir kadın çizimi vardı ve üzerinde A.I. yazıyordu. Yapay Zekâ baykuşlu bir kadın mıydı? Bunları yazan kişi, bilgi için, olacaklarla yüzleşmeye yarayacak bilgelik için yakarıyordu. O âna kadar bildiğim tek Tanrı olan yanlış Tanrı’ya dua yoktu. Ve sonra hiçbir şey yoktu. Boş sayfalar sadece.”

Asıl zenginlik romanın biçimsel özelliklerinde

‘Değersizler’den irili ufaklı daha pek çok tema çıkarılabilir ve her biri farklı tartışmalara konu edilebilir. Kuşkusuz bir roman için önemli bir zenginlik. Ama asıl zenginlik romanın biçimsel özelliklerinde; öncelikle bakış açısında ve hikayeyi anlatım biçiminde. Anlatıcının el yazmalarının hikaye içinde devam eden, tamamlanmamış bir faaliyet olması, kah ilerleyip kah duraklaması, silinen, eksik bırakılan, anlatılmayan bölümler içermesi. Okuyucunun bunları algılamasını sağlamak için yazarın kullandığı yöntemler -gramer hataları, üstü çizili ifadeler. Bu dil yapısı anlatının parçalı, günlük benzeri yapısıyla birleştiğinde anlatıcının ruhundaki dalgalanmalar daha belirgin hale geliyor. İnanç, korku ve gerçeklik arasındaki sınırların belirsizleştiği bir zihnin parçalanmış gerçekliğini yansıtan bir üslup bu.

Atmosferik, daha doğrusu klostrofobik bir hikayesi var ‘Değersizler’in. Bazterrica, gotik edebiyatın -taştan duvarlarla çevrili manastır, loş ışıklar, işkence odaları, uzaktan gelen çığlıklar ve benzeri türden- imgelerinden bolca yararlanmış. Dili çok iyi kullandığını, duyusal ayrıntılara yer verdiğini, süslemesiz ama lirik bir anlatım yakaladığını söylemek gerekir. Mesela dış dünyayı resmedişi:

“Sis, yerle bir olmuş topraklardan, yok olmuş dünyadan geliyor. Soğuk, örümcek ağlarının yapışkan kıvamına sahip ama dokunduğumuzda parmaklarımızda dağılıyor (…) Güneş tutulmuş gibi görünüyor. Işığının parlaklığı yok, ışınları aydınlatmıyor, bize sıcaklık vermiyor. Daimî bir gecenin içinde yaşıyoruz sanki (…) Bir mevsimi diğerinden ayırt etmiyoruz, bir hafta içinde dört mevsimi bir arada yaşayabiliyoruz, biri diğerinin içinden geçiyor, birbirini yok ediyor, kışın soğuğu bir bahar gününü donduruyor, sıcak, sonbaharın huzurunu eritiyor ve hepsi gitgide daha hızlı yayılan keskin bir sessizlikle çerçeveleniyor.”

Zihinlere kuşku tohumları eklemeyi başarıyor

Romanı hızla ve keyifle okudum. Ancak eleştirmen gözlüğümü taktığımda bu malzeme daha da iyi işlenebilirdi diye düşündüğümü eklemeden geçmek istemem. Öncelikle anlatıcı dışında iyi işlenmiş bir başka karakterin yokluğu eksikliğini hissettiriyor. Aynı eksikliği temaların işlenişinde de bulabiliriz. Evet, gerçekten önemli meselelere dokunuyor ama pek çoğunda sadece işaret etmekle yetiniyor Brezerrica. Tutarlı bir spekülatif mantık sistemi inşa etmekten çok bir felakete maruz kalmış insanın ruh halini sergilemeye önem vermiş; manevi bitkinlik, bağlantı kurma açlığı, yasak sözcüklerle hatırlamaya yönelik umutsuz bir eylem...

Değindiğim eksiklikler romanın geneline ilişkin yargımı değitirmedi. Ayrıca yazarın -yukarıda alıntıladığım- anlayışı havada kalmamış; zihinlere kuşku tohumları eklemeyi başarıyor. ‘Değersizler’ hikayesi ve diliyle etkileyici, okuyucu zihninde iz bırakan güzel bir roman.


Ayrıca okuyun