Deniz Gezgin “Ahraz”dan sonra “YerKuşAğı” romanıyla çıkageldi. Kitapta beşerden yara alan çocuk, hayvan ve kuşların yokyere doğru yolculuğu var. İtilmişlerin, ötekileştirilenlerin, yarası olanların birbirinin yarasını sarması… İnsanın kendisiyle ve diğer canlılarla yüzleşme çağrısı… İçimizdeki beşeri sökmek için de boyuna sorular soruyor. Bu sorulara ve başka sorulara cevap bulduğumuzda belki bir gün bütün kötülüklerimizden arınıp Gülay Tunç imzalı kapak resminde olduğu gibi bir geyik gibi suya dalabiliriz.
“Sustukça duyduklarım çoğaldı, ne duydum ne gördüysem onu YerKuşAğı’nda topladım. Kurşuna dizilen katırlar, keskiye dönüşen diller, el arabalarında, lastik botlarda göçenler, göç yolları dikine kesilenler hepsinin birbiriyle ve dilimdeki tüyle bir ilgisi vardı. Boğazıma dayanan korkuyla, dilimi buran utançla belki de en çok “hayatta nasıl kalınır?” sorusuyla yazdım” diyen Gezgin’le YerKuşAğı’nı konuştuk.
İlk romanın “Ahraz”dan sonra beş yıl geçti. Bu kadar ara vermenin nedeni neydi? İsrafil yani Ahraz’ın iyilikler dolusu hayatını öğrenelim, bilelim diye mi bekledin? Zira “Kötülüklerin büsbütün egemen olduğu” bir dünyada iyilikler geç duyuluyor.
Beş yıl bana uzun bir zaman gibi gelmiyor. Edebiyat dünyasında takvim yazara dayatılan bir şey ne yazık ki. Oysa bir yere ya da şeye yetişme hırsı, zamana karşı yazma telaşı başlı başına bir engel. Hayatı takvim yapraklarına dizmediğim gibi düşüncemi ve hayalimi de bu ölçekten uzak tutmaya çalışıyorum. Gerçek bir yaprağın filiz vermesi, su çekmesi, kendiliğinden ya da bir ısırıkla incelip dönüşmesi düşünülürse zaman ne ki. Yoktan var olan bir evrenin içine giriyorsunuz yazarken, onu tanıyacak, orada gezinecek sonra da bunu bir biçimde canlandıracak vakte ihtiyacınız var. İlla ağır ağır, uzun aralıklarla yazmaktan da söz etmiyorum, bu metne ve yazarın yordamına göre değişebilir. Bir dayatmaya, yasaya bağlı olmasın yeter.
Böyle olduğunda metinler de çarpıştırılıyor sanki. Bir yazarın farklı metinleri ya da farklı yazarların metinleri takvim sırasına diziliyor, her yeni gelenle biri raftan düşürülecek. YerKuşAğı ve Ahraz’ı zaman çizgisi üzerinde sıralı düşünemiyorum. Buradan “iyiliklerin geç duyulması” mevzuuna geçebilirim sanıyorum. Ahraz tam da bunu anlatıyordu, kötülüğü hep başkalarından bilişimizi, kendimizden hiç şüphe duymayışımızı. Eğer onda bir iyilik varsa bunun anlaşılması İsrafil gibi kancayı tutan kendi ellerimize bakmakla mümkün. Varsın geç duyulsun.
YerKuşAğı nerede belirdi? Nasıl çıkageldi? Seni yazmaya zorlayan neden ya da nedenler neydi?
“Nerede belirdi?” diye sorulunca ister istemez dilde, dilimde diyesim geliyor. Bu her haliyle böyle oluşup gelişti. Dilimde bir tüy topağıyla uyandığım bir sabah söze çeviremediklerimin peşinden gittim: seslerin. Sahip olduklarımı idrak edip onlardan soyunmam duyuşumu artıracaktı anladım, önce konuşmayı bıraktım sonra eğilerek toprakla, suyla aramda açılan mesafeyi olabildiğince kapattım. Sustukça duyduklarım çoğaldı, ne duydum ne gördüysem onu YerKuşAğı’nda topladım. Kurşuna dizilen katırlar, keskiye dönüşen diller, el arabalarında, lastik botlarda göçenler, göç yolları dikine kesilenler hepsinin birbiriyle ve dilimdeki tüyle bir ilgisi vardı. Boğazıma dayanan korkuyla, dilimi buran utançla belki de en çok “hayatta nasıl kalınır?” sorusuyla yazdım.
Ahraz’da itilmişlerin, ötekilerin bir birlik olma hali vardı. Son romanında da bunu görüyorum. Bu yeryüzünde yarası olanlar mı birbirine en çok sarılıyor, bir diğerinin yarasına merhem oluyor?
Bedenimizin de bir hafızası var, açılan her yaranın bilgisi etimize işliyor. Bir ağacın darbe almış gövdesine toprağı sulandırıp da sıvayınca o bere nasıl kapanıyorsa aynı yerden yara alanlar da ortak bir öz taşıyorlar, çamurla ağaç gibi. Bu dil dışı bir çekim, hamuru faklı olanların konuşmaya gerek olmaksızın kokusundan, sızısından bir yarayı hissetmesi, yabanıl sezgilere dayalı bir duyum. Tüyünün rengine, biçimine, yanındakine bakmaksızın yargısız, sağaltıcı bir yakınlaşma. Bunun ötesindeki birlik oluşlar incinmişlerden bile oluşsa tekliğe, farksızlığa hatta yaralamaya dolayısıyla cansızlığa kadar varan bir örtünmeye dönüşüyor, orada “biz” var işte, ağır mı ağır bir adlandırma, önüne gelene tekme savuran, kendinden olmayanı yok sayan yekpare “biz”. Böyle bir yapıda hiçbir yara iyileşemez ancak bilenir.
Ahraz’da İsrafil’le köpek Mavi’nin birlikteliği bir olmak değildi, birbirlerini yaralarından tanıyıp yalayarak iyileştirdi onlar, iki dilsiz olarak. Bütün canlıların ilk eğilimi budur. Şüphe etmeyi, karşıdakinin cismini yoklamayı dilden öğreniriz. YerKuşAğı’nda Hagrin diyor ya: “İnsan acısını unutmayı yalayıp iyileştirmeye yeğliyor.” Dilimiz konuşmaya tutulmuş. Bu, dünyamıza sınır çektiğimizden, kendimizi her şeyden ayırıp “içeri” kilitlediğimizden beri böyle. Birbirimizi yalayıp iyileştirmektense yiyip bitirmeyi seçtik.
YerKuşAğı’nda çocuk, hayvan ve kuşların yokyere olan yolculuğu var. Yolculuklarına başladıklarında bize insanlığımızı unutturacak yaraları olduğunu öğreniyoruz onların. Ondan mıdır beşer yok bu yolculukta?
Şuri’nin kanadındaki diş izinde, Moy’un iştahından duyduğu şüphede, taşıdığı korkuda bir türün birikimi var. Aslında ancak onun yokluğunda yokyer mümkün, o varsa yokyer bir yer oluyor. Her birinin bedenlerini hapsetmeden döne değişe yol almaları da bu yüzden. Yerin halleri gibi sonsuzca halden geçerek yabanıl olunur, bunu sezmişler bir kere.
Bir anlamda hayvanların gözünden yeryüzüyle ve insanın kendisiyle yüzleşme çağrısı var. Ve bunun içinde sorular soruyorsun boyuna. Senin sorunu sana sorayım “İçimizdeki beşeri ne sökecek?”
YerKuşAğı boyunca sorduğum tüm sorular bir başkasını doğurdu, soruların illa birer yanıta açıldığı bilgisi de böylece geride kaldı. Hagrin olsaydı “Gelin şu yamaca tırmanalım ha” derdi, susarak tuza varırdık birlikte, tuzdan dilimiz yanıp da kabarınca konuşamaz tat alamaz, önümüzdeki kristal ışıktan ötesini göremez sonunda belki bir uzvumuzu sözden arınmış haliyle baştan duyardık. Çok derin bir sancıda, aklımızı başımızdan alacak bir korkuda konuşmayı unutup derinden haykırdığımız gibi, her şeyin başındaki sesimizi geri çağırırdık. Orada hatırlanmaya muhtaç bir şeyler olabilir, o çıplaklıkta duyacaklarımız bizi yüklerimizden kurtarmasa da onları fark etmemize yarayabilir.
O zaman içeride oluşumuzu, içeriye aldıklarımızı, yukarıdan bakıp hüküm verdiklerimizi de eşit bir düzlemde görebiliriz. Ölümsüzlüğün peşinden koşarken göğü deldiğini sanıp yere batanlarız, iki ayaklı varlığımız kendi çektiği sınır çizgisine vardı varacak. Bütün birikimimiz ölüler. Biraz eğilmekle, toprağa ağaca başımızı yaslamakla, başka varlıkları duymaya yanaşmakla ne kaybederiz? İçimize sinen beşer böyle sökülse fena mı olur? Hayat her şeyle dolaşık, kıvrıla döküle sürüp giderken bizim başta bedenimiz sonra da her şeyimizle bu sabitliğimiz yeterince can sıkıcı değil mi?
Romanda bir ortaklık sezdim. Hayvan ve çocukların ortaklığını… Onları birbirine dost ve yoldaş eden nedir?
Hayvanlar, çocuklar her şeyden önce kapatılmışlıklarıyla ortaklar, tuhaf olarak addedilen her şeyle de arkadaş. Onların dizginlenemez hayat coşkusu birbiriyle dilsizce anlaşıp oyuna durur. Orada yetişkinlere fazla gelecek bir haz ve katlanılamaz bir dolaysızlık vardır. Dil ötesi temasları kültür dışıdır. Sesleri, salyaları, anlam katılığından uzak kavrama yetileri onları hayata öyle bir bağlar ki dokunulmasa her şeyin bilgisine kendiliğinden varırlar. Ne kapı ne çit durur önlerinde ister içinden geçer ister üstünden atlarlar. Kapatıldıklarında bir müddet daha sürer bu yetileri, halıların deseninde geyiklerin, dalların izini sürerek bir yolunu bulup yine dışarı taşarlar.
Su, hayvan ve bitki mitosları adlı kitapların var. Bu konudaki derin bilgilerinin etkileri romanlarında da hissediliyor. Bazı konuları iyi bilmek yazar olmaya yeter mi? Başka daha neler gereklidir yazar olmak için?
Hiçbir konuda uzmanlığım yok, o kitapları merakla, konuya duyduğum ilgiyle çalışıp hazırladım. Elbette bu yoğunlaşma sürecinde edindiğim bilgiler sorularımı oluştururken türlü türlü imkân sundu bana. Mitoslar bütün bir insan uygarlığının geçmişten bugüne rüya kayıtları gibi adeta, aralarında gezinmek kültür, tarih, insan oluş ve uygarlık üzerine düşünürken çok elzem ipuçları sunuyor. Fakat bunları bilgi olarak biriktirip muhafaza etmekten daha önemli olan tartışmaya açmak. Amaçları, inşa ettikleri, yol açtıkları, yok ettikleriyle birlikte okunmadıkça ezberden öteye taşınamazlar. Bu anlamda mitos dizisinin çok yararını gördüm, dili neresinden eğip bükeceğimi ve niçin “hikâye” anlatmayacağımı artık daha iyi biliyorum en azından. Yazar olmak için neler gerekir sorusuna ise verecek tek bir yanıtım dahi yok, olamaz. Bilmiyorum, düşünmedim, belki de hiç ilgilenmedim çünkü yazar olmakla da sorunları olan biriyim. O ya da şu olmaktan geri durmak için yazıya yönelmişken yazar olmanın altın kurallarını bulmayı üstüne üstlük bir de bunları başkasına öğütlemeyi zül sayarım.
