“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

DAMIZLIK KIZIN ÖYKÜSÜ 40 YAŞINDA: ORADA BİR GİLEAD VAR UZAKTA (MI?)

Çevre felaketleri ve doğurganlık krizinin ardından darbeyle kurulan Gilead ülkesinde kimliği elinden alınmış bir kadının başından geçenleri anlatan ‘Damızlık Kızın Öyküsü’, 1985’te ilk yayımlandığında pek çok kişi için fazla uçuk görünüyordu. Oysa Margaret Atwood, ısrarla “Ben hiçbir şey uydurmadım. Hepsi tarihte bir yerde yaşandı” diyordu. Bugün ise çoğumuz ona hak veriyoruz. 40 yılı vesile ederek çok tutulan dizisi ve yıllar sonra gelen devam romanıyla genişleyen ‘Damızlık Kızın Öyküsü’ evrenine birlikte göz atalım.

Yıl 1985’ti. Bizde Özal, dünyada Reagan dönemi. Roman ilk çıktığında ‘fazla abartılı’ görünen bir gelecek kurguluyordu: Kadınların isimleri ellerinden alınacak, sadece doğurganlıkları için kullanılacak, sokaklarda kırmızı üniformalarla yürüyeceklerdi. Atwood ise başından beri aynı şeyi söyledi: “Ben hiçbir şey uydurmadım. Hepsi tarihte bir yerde yaşandı.” Bugün baktığımızda haklıydı. ‘Damızlık Kızın Öyküsü’ bir distopya değil, yaşadığımız dünyanın sıkıştırılmış bir hali gibi.

Roman, çevre felaketleri ve doğurganlık krizinin ardından teokratik bir darbeyle kurulan Gilead’da geçer. Anlatıcı Offred, bir zamanlar kitap editörü olan, kimliği elinden alınmış bir kadındır. Yeni Amerika Gilead’da kadınların isimleri ellerinden alınır, kimlikleri silinir, bedenleri yalnızca doğurganlık işlevine indirgenir. Offred, aslında ‘Fred’in malı’dır. Kırmızı elbiseler ve beyaz başlıklar yalnızca üniforma değil, aynı zamanda bir susturma aracıdır. 

KLASİK FEMİNİST DİSTOPYALARIN ÖTESİNDE

Atwood’un yarattığı Gilead Cumhuriyeti, erkeklerin egemen olduğu kadar kadınların da baskıyı yeniden ürettiği bir sistemdir. ‘Komutan eşleri’, ‘teyzeler’, ‘Marthalar’ ve ‘damızlık kızlar’ olarak bölünmüş kadınlar, bu düzenin farklı kademelerinde yer alır. Böylece roman, Atwood’un The Guardian için kaleme aldığı yazıda belirttiği gibi, klasik feminist distopyalardan ayrılır, iktidarın cinsiyet sınırlarını aşan karmaşık doğasını faş eder.

Atwood burada yalnızca Amerika’nın Puritan geçmişine -katı Protestan ahlak anlayışının Amerika’nın kültürel hafızasında bıraktığı izlere- değil Tevrat’ın Tekvin (Genesis) bölümüne de yaslanır. O bölümde Rachel çocuk doğuramayınca hizmetçisi Bilhah’ı Yakup’a verir. Böylece aile, bir kadının doğurganlığı üzerinden ‘tamamlanır’. Atwood bu hikâyeyi bugüne taşırken bize geleceğin değil, geçmişin tekrarlanan senaryosunu gösterir.

KADINLARIN NE GİYECEĞİ HÂLÂ DERT

Ve kitaptaki dikkat çekici bir ironi de şu: Gilead’ın üniformalarına gerek kalmadan da kadınların ne giyeceği dünyanın -hâlâ- en büyük meselelerinden biri. Bir ülkede etek boyu dert, ötekinde mayo, diğerinde başörtüsü. Kadınların bedeni ve kıyafeti hâlâ politik arenanın tam ortasında. Gilead bu bakımdan hiç de bir hayal ürünü gibi gözükmüyor.

Romanın gücü yalnızca kurgusunda değil, anlatımında da gizli. Kitapta Offred’in zihninden okuruz her şeyi; anılar, şimdiki zaman, korkular ve pişmanlıklar birbirine karışır. Okurken bu zaman sıçramaları kafa karıştırıcı olabiliyor ama aslında hayat dediğimiz şeyde de zihnimiz böyle çalışmıyor mu? 

Ve tabi ‘komutanlardan’ bahsetmek gerek. Sistemin mimarları, ayrıcalıkların tepesinde oturan erkekler. Yine de gizli scrabble oyunlarına, yasak dergilere, rahatlayabilecekleri kulüplere kaçıyorlar. Bu arada ‘komutan eşi’ Serena Joy’un ışıltılı (!) hayatına bakın: Kendi elleriyle kurduğu sistemin tutsağı olmuş. Patriyarka, kurucularını bile mutsuz etmeye bayılır. Nokta.

DİZİ VE DEVAM ROMANI: GILEAD’IN GENİŞLEYEN EVRENİ

2017’de dizi uyarlaması geldiğinde Elisabeth Moss’un performansı göz kamaştırmış, ilk sezon hepimizi ekrana çivilemişti. Görsellik, atmosfer, hikâyenin örülüşü nefes kesiciydi gerçekten. Ama sonra bildik şey oldu: Tek kitaplık hikâye sezonlara sündürüldü. Gilead’ın tokadı yerini ‘ütü yaparken izlenecek dizi’ kategorisine bıraktı. ‘Distopya’nın Prime Video hali’ diyelim mi?

Yine de dizinin ‘feminist bir ikonografi’ yarattığı konusunda pek çok kişi hem hemfikir. Çok sayıda insanın roman ve diziyi Trump’ın yükselişiyle ilişkilendirmesi tesadüf değil ancak eserin asıl gücü, cinsiyetçiliğin ve totalitarizmin herhangi bir dönemde kök salabileceğini göstermesinde yatıyor. Feminist yazar Jessica Valenti’ye göreyse dizinin gücü, güncel siyasetten çok gündelik cinsiyetçiliği ifşa etmesinde. Ona göre dizideki en rahatsız edici sahneler, ‘kadınları koruma’ bahanesiyle onları küçümseyen iyi niyetli erkeklerin tavırlarıdır.

BOOKER’LI AHİTLER: GILEAD’IN İÇTEN ÇÖKÜŞÜ

Atwood, 2019’da ‘Ahitler’ kitabıyla Gilead’a geri döner. ‘Bu rejim nasıl çöker?’ sorusundan yola çıkan roman, üç kadının gözünden anlatılır: Teyze Lydia, Kanada’da yaşayan bir Gilead kaçağı ve rejim içinde doğmuş genç bir kız. 

‘Ahitler’, Gilead’ın içten çöküşünü anlatırken aynı zamanda dizinin popülerliğine de bir selam gönderir. Atwood’un 30 yıl önce bıraktığı hikâyeye dönüşüdür bu. Roman, 2019 yılında, Booker Ödülü’ne layık görüldü ve bu ödülü ‘Bernardine Evaristo’nın Kız, Kadın, Öteki’ adlı kitabıyla paylaştı. Yine aynı yıl Goodreads üyelerinin oylarıyla yılın en iyi kurgu eseri seçildi.

BUGÜN HÂLÂ NEDEN GÜNCEL?

2019’da Penguin UK için yaptığı söyleşide Atwood, Gilead olarak bildiğimiz dünyayı hangi tarihi olayların şekillendirdiğini ortaya koyan arşiv kutularını gösterir: Çavuşeşku’nun zorunlu doğum politikaları, kürtaj karşıtı hareketler, kredi kartlarıyla insanları izleme tartışmaları, kimyasalların kısırlığa etkisi… Romanın yapı taşları hayal ürünü değil gazete kupürlerinden toplanmıştır. Kadınların banka hesaplarının bloke edilmesi, ‘doğuramayan’ların sürgün edilmesi… Bunların hepsi tarihin karanlık sayfalarından alıntılardır. Bu yüzden roman 40 yıl sonra da -hala ve ne yazık ki- güncel görünüyor. 

‘Sanat, İfşa ve Vicdan’ yazısında da tartıştığımız gibi: Sanatın en büyük gücü canavarları ifşa etmektir. ‘Damızlık Kızın Öyküsü’ de tam olarak bunu yapıyor. Kadınların bastırılmışlığını, bedeninin kamusal mal haline gelişini, suskunluğunu görünür kılıyor. Yani Gilead’ı anlatırken aslında bugünü açığa çıkarıyor.

Bugün, romanın 40’ıncı yılında, kadın olmak hâlâ kırılgan. Bir yanda kürtaj hakkı sınırlandırılıyor, bir yanda kadınların ne giyeceği siyasetin en ateşli başlığı olmaya devam ediyor. Çocuklar, göçmenler, LGBTQ+ bireyler de farklı biçimlerde aynı baskı mekanizmalarının içine çekiliyor. Ve Atwood’un o meşhur cümlesi hâlâ geçerliliğini koruyor: “Daha iyi, herkes için daha iyi değildir; her zaman birileri için daha kötü demektir.”

40 yıl önce, orada bir Gilead var uzakta sanıyorduk. Meğer yanıbaşımızdaymış.


Ayrıca okuyun