Dag Solstad, ‘Akıl Almaz Olanı Anlatma Girişimi’ romanında 40’lı yaşlarındaki bir adamın sıkıcı hayatını değiştirmeye çalışırken yol açtığı bir dramı anlatıyor. Yazar olarak kendisini de dahil ettiği hikayede melodram, noir ve politik roman türlerini harmanlayarak yine güzel bir iş çıkarmış.
Geçen yıl hayata veda eden Dag Solstad, hiç kuşkusuz Norveç edebiyat tarihinin en büyük simlerinden birisiydi. 1941 doğumlu Dag Solstad edebiyat dünyasına 1965’te öyküleriyle adım atmış, ilk romanı ‘Irr! Grønt!’ı 1969’da yayımlamıştı. 1980’in ilk yarısına dek yazdığı romanları siyasete yaptıkları vurgu nedeniyle tartışmalara ve eleştirilere yol açtı. Ancak sonrasında ülkesi Norveç’in ve Kuzey Avrupa’nın en önemli yazarlarından birisi olarak kabul edilmekle kalmadı, siyasi solun önemli bir figürü de oldu. Öyle ki, Dag Solstad’ın İskandinav edebiyatına etkisi Philip Roth'un Amerikan edebiyatı ya da Günter Grass'ın Alman edebiyatı üzerindeki etkileri kadar derindir. Çok sayıda roman, öykü, oyun ve deneme kitabı yayımladı; ayrıca 1982-1998 yılları arasında Jon Michelet’le birlikte dünya futbol şampiyonaları üzerine beş kitap kaleme aldı. Solstad, ülkesinin en prestijli edebiyat ödüllerinden Norveçli Eleştirmenler Ödülü’nü üç kere kazanmasının yanı sıra, Kuzey Avrupa Edebiyat Ödülü’nün de sahibiydi.
Geçmişin hayaletleri
‘Akıl Almaz Olanı Anlatma Girişimi’nde Dag Solstad, kariyerinde ilk kez kendisiyle başlıyor anlatmaya:
“Bu kez hikâyeyi kendi ağzımdan anlatıyorum ve ister inanın ister inanmayın, hikâye kahramanın yazara (yani bana), yazarın (yani benim) kendisi üzerinde (hatalı olsa da) derin bir izlenim bırakan son romanına (‘Lise Öğretmeni Pedersen’in... Anlatısı’na) dair konuşmak amacıyla randevu talep etmek için telefon etmesiyle başlıyor.”
Telefon eden kişi Arne Gunnar Larsen ya da eskiden bilinen ismiyle AG. Solstad’ın Sandefjord’dan çocukluk arkadaşı. Beraber büyümüşler, ilkokulda aynı sırayı paylaşmışlar, Solstad’ın tarih ve felsefe, Larsen’in mimarlık tahsil ettiği 1960’larda geçen üniversite yıllarında da sürmüş arkadaşlıkları. Ancak Arne, 1965 yılında sessiz sedasız çıkmış Dag’ın hayatından. Şimdi, 17 yıl sonra, yani 1983’te AG’nin ısrarlı davetiyle yeniden buluşacaklar -yeni yılın başlarında soğuk, rüzgârlı ve bembeyaz, sıradan bir kış gününde Norveç’in başkenti Oslo’da.
İkisi de kırklı yaşlardaki eski dostların seçkin bir restorandaki buluşmaları sıcak başlar. Solstad, arkadaşının övgüleri karşısında çok keyifli bir akşam geçireceği izlenimi edinmiştir. Ne var ki bir süre sonra Larsen’in kitabı çok yanlış yorumladığını fark edecektir. Ayrılmak ister ama Larsen’in ısrarı ile geceyi arkadaşının evinde sürdürmeye razı olur. İşte orada Larsen’in komşularıyla tanışır; Bjørn, Ylva ve oğullarından oluşan Johnsen ailesiyle.
İçkinin de tesiriyle Dag Solstad’ın bu geceye dair anıları bulanık. Ne var ki o geceden altı ay sonra AG Larsen ile yeniden karşılaştığında hem o gece hem de bu hikâyeye konu olacak olaylar hakkında daha ayrıntılı bilgi sahibi olurken anlatı başka bir yönde akacak. AG Larsen’in -kırklı yaşlarda sosyal demokrat bir bürokratın- yasak aşkının hikayesini dinleyeceğiz. Dag Solstad ise sahneden çekilecek ve varlığını hikayenin anlatıcısı olarak sürdürecek.
“Ama önce bir beyanda bulunmam gerekiyor. Hiçbir şeyi gizlememeye gayret edeceğim, bu nedenle de burada size anlatacağım şeyin asla vuku bulmadığını beyan etmeliyim.”
Solsadian karakterler
Okuma keyfinizi kaçırmamak için, bu sevimli post modern girişin ardından gelişecek olaylar hakkında daha fazla bilgi vermek doğru olmaz. Onun yerine bu romanı da kapsayacak şekilde genel olarak Dag Solstad’ın yazın anlayışını özetlemeye çalışacağım.
Dag Solstad’ın edebiyat anlayışı, siyasi görüşlerinin de etkisiyle, politik kurgular üzerinde temellenmişti. Özellikle kendisinin de bir parçası olduğu 60'lı ve 70'li yılların radikal solunu, onların ideallerini, değişen dünyayı ve yitirilen umutları ele aldığı ilk dönem romanlarında hayatın anlamını değerler ekseninde sorguluyordu. Bu aynı zamanda Solstad’ın kendi iç hesaplaşmasıydı.
1984 yılında yayımlanan ‘Akıl Almaz Olanı Anlatma Girişimi’nde olayları başlatan Solstad’ın iki yıl önce yazdığı ‘Lise Öğretmeni Pedersen’ romanı hakkında yapılan bir konuşmadır. Tam adıyla ‘Lise Öğretmeni Pedersen’in Ülkemize Musallat Olan Büyük Siyasi Uyanışa Dair Anlatısı’nda Solstad hem büyük ütopyayı hem de burjuva bireyin açmazlarını anlatmıştı. Kendisi bir taraf olsa bile hikayeyi tarafsız bir gözle nakletmiş, öte yandan saçmalığa varan bir dizi radikal politik eylemi ve insan tipini karikatürleşme yoluna gitmemişti. Aslında siyasi aktörlerin -küçük burjuva entelektüellerin- devrimci hareketle sınıfsal bağlarının ve çıkarlarının olmadığının farkındalığıyla yazmıştı Solstad. Partiden ayrıldıktan sonra kaleme aldığı romanları da hayal kırıklığı barındırmıyordu.
Devrim heyecanına duyulan aşk
Solstad’ın romanlarının politikliği kahramanın inancından kaynaklanır. “Belki de en iyi şekilde, inanca aşık olup ondan vazgeçen bir şüphecinin hikayesi olarak tanımlanabilir. Bunlar bir bakıma aşk hikayeleridir.” Geçmişe, geçmişte yaşananlara, devrim heyecanına, inancın verdiği coşkuya duyulan aşk.
Uzun zamana yayılmış çok sayıda romanı var Solstad’ın. Ancak bu romanlardan ortak noktalar bulmak hiç de zor değil. Zira sanki aynı romanın farklı versiyonlarını tekrar tekrar yazmıştır. Değişen yazım tarzıdır. Norveçli bir eleştirmenin belirttiği gibi; “Onu bir realist, felsefi fikir romanları yazarı, politik romancı, biçimsel yenilikçi olarak tanımlayabilirsiniz; hepsi de aynı ölçüde doğru olacaktır.”
Benzer temaları ve anlatı tarzını paylaşan ve hepsi bir Solstadian karakter etrafında kurgulanmış bu romanlarda kahraman tipi önemlidir: Yaşlanan, ideallerine, kendisine ve çevresine yabancılaşmış, vicdan kriziyle karşı karşıya bir entelektüeldir bu. Entelektüel olmayan hatta anti-entelektüel değerlerin geçerli olduğu bir toplumda bir entelektüel olarak yaşamakta zorlanırlar. Yabancılaştıkları bu toplumdan kaçmak için derin bir özlem duyarlar ama söz konusu özlem aynı derecede derin bir bağlanma arzusu da barındırır.
‘On Birinci Roman, On Sekizinci Kitap’ın, ‘Mahcubiyet ve Haysiyet’in, ‘Profesör Anderson’in, ‘Öğretmen Pedersen’in, ‘T.Singer’in ve şimdi okuduğumuz ‘Akıl Almaz Olanı Anlatma Girişimi’nin kahramanları sessiz tavırları ve duygusal izolasyonlarıyla, genç nesille umutsuz, durgun bir ilişki sürdürmeleriyle hepsi de benzer savruluşlar, benzer edilginlikler hatta benzer kaderlere sahiptir. Hepsi de orta yaşlı, melankolik ve memnuniyetsiz, nedensellikten uzak, düşük yoğunluklu hayatlar sürdürürler. Mutsuzdur bu insanlar. Norveç edebiyatının en ölümsüz cümlelerinden biri sayılan -Ibsen’in ‘Yaban Ördeği’nden- bir replikle özetlenecek bir ruh hali: “Bir insanın elinden hayatı boyunca kendisini kandırdığı şeyi aldığınız anda mutluluğunu da bitirirsiniz.”
Geçip giden hayatların hüznü
Karakterleri Salstad’ın oluşturmak istediği yazım tarzıyla birebir uyumludur. Onların bitmiş mutluluklarının, kaderin akıntısıyla sürüklenişlerinin acısını Solstad'ın üslubu yoğunlaştırır. Solstad’ın uzun cümleleri kıvrılıp bükülerek anlatıya geri dönerler. Thomas Bernhard tarzı bir üslup ve etki -ama Bernhard’ın aksine, okuyucuyu ısrarcı bir yumuşaklıkla ve biraz da mizahla yatıştırır Solstad. Mizahı histerinin tam tersidir. Kahkaha attırmaz; anlattıkları komik olmadığı için değil, tersine her şey komik olduğu için. Kahramanların artık değersizce geçip giden hayatları hüzünlüdür elbette ama hüzünün trajediye dönüşmesine izin vermez. Epiğin olmadığı bir dünyada trajediye de yer yoktur.
Solstad’ın tarzı şöyle özetlenebilir: Karakterinin düşüncelerine bağlı bir anlatıcı, anlatıcısının diline bağlı bir karakter ve kahramanın hayatının küçük ayrıntılarına ve düşünce tarzına odaklanan bir anlatı. Diyaloglar ve olaylar seyrektir -anlatıcının yorumlarıyla sıklıkla kesintiye uğrarlar. Yazar metindeki varlığını bilhassa hissettirir okuyucuya, zaman zaman meta-yorumlarla müdahale ederek kahramanın hikayesini okuma algımızı şekillendirmeye çalışır. Anlatıcı ile yazar arasındaki mesafe -yaratıcı ve yaratılış arasındaki çizgiyi tamamen inkar etmeden- kasıtlı olarak bulanıklaşır. Açıkçası gerçekliği kendine özgü bir tarzda inşa eder Solstad. Okuduğumuz hikayenin bir kurgu olduğunu daha baştan hatırlatır ama kurgu ile kurgusal olmayan arasındaki sınırlarda gezinir.
Tüm romanları çağdaş Norveç'te geçiyor olsa da Solstad, Avrupa felsefi romanı geleneğiyle, özellikle de 20. yüzyılın başlarındaki modern burjuva bireyin bunaltısını işleyen modernist başyapıtlarla güçlü bir şekilde özdeşleşir. Solstad bunaltıyı 20. yüzyılın sonlarına taşıyarak ideallerinden uzaklaşan, toplumun ortak ‘iyi’sine boyun eğen, giderek benliğini yitiren bireyin bunaltısını çok iyi yakalamıştır.
Solstad'ın kahramanlarıyla sadece kaybetmiş, dışlanmış oldukları için değil, aynı zamanda siyasi duruşumuz ne olursa olsun, çağdaş yaşamdaki çatlakları ve sorunları gözler önüne seren bir dünya görüşü sundukları için yakınlaşırız. Onların hikayesi bizlerin hikayesidir.
