Prof. Ayşegül Yaraman'ın "Cinsiyetçi İkiyüzlülük" başlıklı kitabı hepimizin içselleştirdiği sözde muhalif özde işbirlikçi kodları deşifre ederken öte yandan da algıda cinsiyetsiz kişiyi beklemeyi teşvik ediyor. Sarıldığımız yılana, yılanlara rağmen bu nasıl mümkün olacak? İşte o da bu iki bölümlük söyleşinin ve bu söyleşilerin çağırdığı başka söyleşilerin konusu...
İlk günah gibi ilk yanılsamayla açılıyor kitabınız… Kadınlar ve erkeklerin modernleşme sürecinde çıkar birliği içinde oluşu gerçeğiyle. Nezihi Muhiddin ve arkadaşlarının iktidara yakın olan Latife Bekir ve arkadaşları tarafından tasfiye edilmesi bugünün kadın hareketlerini ne anlamda belirlemiştir?
Her şey gibi toplumsal cinsiyet mücadelesi ve kazanımları da dialektik bir süreç izler; hatta doğrusaldan ziyade döngüsel bir bakış açısıyla daha iyi yorumlanabilir. Toplumsal dönüşümün her aşaması retrospektif bakıldığında zamanındaki devrimciliğini yitirir; hatta sonraki zamanlarda onda ısrar etmek tutuculuk ve ötesi gericilik sayılabilir. Ama o basamak olmaksızın yola çıkabilmek ve hatta onun yetersizliğinin yorumunu yapabilmek mümkün değildir. Birinci dalga kadın hareketi de aynı bakış açısıyla birinci yanılsama olarak yorumlanıyor kitapta; ne reddediliyor ne küçümseniyor ama.
Öte yandan yine bu bağlamda hep vurguladığım gibi modernleşme ve onunla karşılıklı ilişki içindeki birinci dalga kadın hareketi sözde cinsiyetsiz ama aslında tektip olarak erkeği yücelten bir zihniyet sürecidir. Modernitenin en bariz niteliği sözde hakları kitleselleştirirken bunu egemen unsurun idealliğini/tektipliğini pekiştirerek sunmasıdır. Tıpkı Erken Cumhuriyet Dönemi’nde Türkiye’de “sınıfsız imtiyazsız bir kitleyiz” söylemi altında aslında kapitalist sınıfların inşa edilmesi gibi. Tıpkı “Ne mutlu Türküm diyene” söylemiyle bütün etnik kimliklerin sözde ayrımcılıksız ama aslında yok sayılarak Türklüğün pekiştirilmesi gibi. Kadın da modernleşmede erkeğe eşitlenme “fırsat”ı kazanarak aslında erkeği yüceltmiştir. “Erkek gibi kadın” iltifatı bu dönemin mirasıdır. Bu bağlamda gelenekselden moderne toplumsal dönüşümü destekleyen herkes, tektipleşme bağlamında ezilenlerin ezenlere, özellikle yasalar önünde yani formel “eşitlik”ini destekler. Bu sürecin en önemli “vitrin”i kadınlardır, toplumsal proje olarak modernleşme sürecinde bu yüzden onlar da sadece Türkiye’de değil dünyada da, düşünce ve siyasal uygulamalar bağlamında erkek yandaşlar bulurlar.
Bu noktada, daha önceki tüm kitaplarımın tezlerinden birini yinelersem: Türkiye’ye özgü bir “erkek feminizmi” yahut “Kemalist feminizm” kavramsallaştırmaları “eksantrik yerellik arayışları” sığlığından kaynaklanır.
Ayrıca Cumhuriyet'in kurucu kadroları, yine her kitabımda ve birçok makalemde ayrıntılı incelendiği gibi aslında 1919 seçimlerinde, bilemediniz 1924’te gerçekleşmesi için durumun olgunlaştığı kadınların seçme ve seçilme hakkını 1934’e kadar geciktirmişlerdir.
Üstelik de aynı kadrolar Cumhuriyet öncesinden itibaren modernist bir motivasyonla kadınlık durumunu iyileştirmek için mücadele veren ve kendi hayatları da bu mücadeleye parallel ilerleyerek model olan kadın militanların yönetimindeki Kadın Birliği’nin yöneticilerini (Nezihe Muhiddin ve arkadaşları) darbeyle değiştirerek; icazetli bir ekibi (Latife Bekir ve arkadaşları) yönetici yaparlar. Ve akabinde yasalaşan kadınların seçme ve seçilme hakkından sonra bu yeni yönetim, kadın mücadelesine/derneğine ne ihtiyaç var, büyüklerimiz (erkekler) bize bağış verdi zaten, diyerek birliği lağvederler. Bu durum, yakın tarihlere kadar Türkiye resmi tarihinde ve özellikle fanatik Kemalist gruplarda “kadın haklarının Atatürk ve arkadaşlarının bir bağışı” gibi sunulması ve içselleştirilmesine; kadınlar örneğinden çıkarak ezilenlerin/mağdurların kendi güçlerine güvenmeyip hep bir “kurtarıcı (hem de erkek)” arayışına kilitlenip kendi mücadelelerini vermememelerine neden olan çok önemli bir politik psikolojik kurgu oluşturmuştur.
"İkinci yanılsamamız, ikinci dalga kadın hareketi"
İkinci yanılsamamız da ortak bir tutumla cinsiyetçiliğe çözüm bulacağımıza dair inancımız. Simone D. B’nin dediği gibi o halde “her toplumdaki değerler sistematiğini değiştirmek, cinsellik mefhumunu yıkmak, işte devrim” bu mudur? İkinci yanılsamamız, yine dialektik olarak kazanımlarından çok yararlandığımız ikinci dalga kadın hareketidir. Modernitenin tektipleştiriciliğinin eleştirisi olarak doğan süreçteki en önemli kimlik hareketidir. Ancak kadın-erkek dikotomik kültürel kodunun inşasını eleştirirken, o dikotomiyi tümden reddetmeyi değil; kadına ve erkeğe, ataerkil hegemonya içinde atfedilen değerleri eşitlemeye çalışmıştır. Yani biyoloji değil kültürdür kadını ve erkeği yaratan tespiti üzerine kültürü mutlaklaştırmak gibi bir yanılsaması vardır. Örneğin kadın duygusal, erkek akılcı gibi fizyolojik arkaplanı şaibeli kültürel değeri cinsiyetlere atfetme halini yıkmaya çalışmamış; kadının duygusallığı kültürel etiketini erkeğin akılcılığı kültürel etiketine eşitlemeye çabalamıştır. Oysa ne duygusallık ne de akılcılık cinsiyete bağlı değildir; ataerkil inşadır bu atfın sebebi. O değerleri eşitlemek değil, o değerlerin cinsiyetle ilişkilendirilmesini ortadan kaldırmak hedeflenmelidir. Simone D. Beauvoir, Türkiye feminist hareketi içinde çok önemli bir isim. Sizce tam da S.D.B’nin kitabı için dediği yüzünden mi önemi: Kitabım yüzünden değil, bu nedenleri hayatları içinde gördükleri için? Ah keşke… Öyle bir içgörü hâlâ yaygın değil. Hatta tam da bu içgörüsüzlük nedeniyle cinsiyetçi ikiyüzlülük kavramını geliştirmem gerekti ve kitabı yazdım, diyebilirim.
Prof. Ayşegül Yaraman
Peki ya sizin kişisel feminist evriminiz? Ortaokulda lisede üniversitedeki Ayşegül Yaraman’dan kadın çalışmaları derslerini artık açmayan Prof. Ayşegül Yaraman hangi kuramlardan geçti ? Bu süreçte hangi kuramlar figura’lar gözden yitirildi? Hangileri aksine güçlendi?
Şansım da şansızlığım da birkaç nesildir kadın kadına yaşamış/yaşamak zorunda kalmış bir aile hikayesine sahip olmam. Cinsiyetinden dolayı hiçbir engeli olmadığına bireysel olarak inanıp bunun paralelinde yaşayan, ama toplumun cinsiyetçi engellerini de deşifre eden kadınlardı. Güçlü demeyeceğim zira herkes kendini güçlü olarak tanımlıyor, onlardan böyle bir tanım duymadım; ama çok yıpransalar da engelleri aşamayacaklarını düşündüklerini veya teslim olduklarını görmedim. Bu yüzden toplumsal olarak kadın olmaya bir anlamda lanet ederken, bireysel olarak kadın olmaktan dolayı bir şikayetlerini de duymadım. Kadınsın yapamazsın, klişesini hiç duymadım. En büyük mücadeleleri hep ayakta kalmak içindi. Bu kültürel atmosfer beni belirleyendir. Adını feminizm veya sosyalizm koymadan hep ezilenden yana olan bir pedagojik formasyonla “her şeyin üstesinden gelirsin” içeriğinde bir yol haritası.
Bu bağlamda ben bütün ezen ezilen ilişkilerine çok küçük yaşlardan itibaren duyarlı ve erkek figürüyle inşa edilmiş bir süper ego faktörü olmadığından hep isyankardım. Özümün sözümün bir olması bana verilen cesaretle çok ilgilidir. Ama tabii ki benim de ikiyüzlülüklerim olmuştur. Kimi bilerek, kimi hala farketmediğim.
Kitaptaki bütün kadın mücadelesi süreçlerine inandım, onların paralelinde yanılsamalardan geçtim. Örneğin iki soyadını bir kazanımmış gibi kullandım. Ama evlenme tekliflerini hep ben ettim.