“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

ÇATI KATI: MAZİDEN GELEN

Marlen Haushofer

Avusturyalı yazar Marlen Haushofer, ölümünden kısa bir süre önce -1969 yılında- yayımlanan son romanı ‘Çatı Katı’nda, 40’lı yaşlarını süren bir kadının 20’li yaşlarında yazdığı notları okuyarak geçmişe yaptığı zihinsel yolculuğu anlatıyor. Bir kadın özelinden genel olarak kadınlık durumuna açılan etkileyici bir roman.

Geç tanıştık Marlen Haushofer’le. 1963 yılında yazdığı distopik romanı ‘Duvar’, Türkçeye 2023 yılında çevrilmişti. ‘Duvar’ gerek hikayesi gerek anlatımıyla etkileyici bir romandı.

Ne yazık ki kısa bir hayat sürdü Marlen Haushofer. 11 Nisan 1920’de Yukarı Avusturya’da, Frauenstein’da doğdu. Viyana ve Graz’da Alman Dili ve Edebiyatı okuduktan sonra kocası ve iki çocuğuyla Steyr’da yaşadı. İlk metni 1946’da yayımlandı. 1952 yılında yayımlanan uzun öyküsü ‘Das fünfte Jahr’ (Beşinci Yıl) ile 1953’te Devlet Edebiyat Teşvik Ödülü’nü kazandı. Daha sonra ‘Eine Handvoll Leben’ (Bir Avuç Yaşam, 1955), ‘Die Tapetentür’ (Gizli Kapı, 1957), ‘Die Wand’ (Duvar, 1963), ‘Himmel, der nirgendwo endet’ (‘Hiçbir Yerde Son Bulmayan Gökyüzü’, 1966), ‘Die Mansarde’ (Çatı Katı, 1969) romanlarının yanı sıra kısa öyküler, çocuk kitapları ve radyo oyunları da yazdı. 1968’de Avusturya Devlet Edebiyat Ödülü’ne layık görülmesine rağmen 1970’te hayatını kaybedene kadar yeterince tanınmadı. Ölümünden sonra, kadın hareketinin ve kadın yazını araştırmalarının onu keşfetmesiyle yapıtlarının önemi anlaşıldı. Öyle ki bugün Avusturya edebiyatında Ingeborg Bachmann’la birlikte modern kadın yazınının öncüleri arasında sayılıyor. 

Bir hafta ya da bir ömür

Bir pazar günü başlıyor anlatmaya roman kahramanı. O 47 yaşında, evli, iki çocuk sahibi bir kadın. Ortaokuldan sonra iki yıl grafik okuluna gitmiş, bir yayınevi için kuş, çiçek, böcek desenleri çizmekle uğraşmış, maddi durumları düzeldikten sonra çalışmayı bırakmış. 

Kocası Hubert 52 yaşında. Hukuk fakültesini bitirmiş. Şimdi avukatlık mesleğini sürdürüyor. 21 yaşındaki oğulları Ferdinand, üniversiteye gidiyor ve kendi evinde yaşıyor. 15 yaşındaki kızları Ilse onlarla birlikte kalıyor ama anne babasıyla biraz mesafeli. Sessiz ve sakin bir yaşantı içindeki karı-koca birbirleri dışında çok az insanla görüşüyorlar:

“Aslında bütün insanlar yabancı bize, tanıdıktan öteye geçmeyen arkadaşlarımız da. Bizimle ne yapacağını tam olarak bilmeyen on beş yaşındaki kızımız Ilse bile yabancı bize.”

Bu birbirlerine yettiklerinden, birbirlerini çok sevdiklerinden değil; geçirdikleri travmalardan sonra en güvenilir liman olarak evliliği seçtiklerinden. Böyle bir düzenin nasıl ve neden kurulduğu sorusu sayfalar ilerledikçe elbette aydınlanacak; kadının çocukluğu, sevgi açlığı, büyük kente geldiğindeki yalnızlığı, II.Dünya Savaşı’nın travmatik etkisi, Hubert’le –birkaç yıllığına da olsa- mutluluğu yeniden bulması. Savaş bitiminde evlenmeleri ve en nihayetinde her şeyi kıran o talihsiz olay. Suçluluk, utanç, kefaret duyguları…

Ama bu bastırılmış anılar bir hafta sürecek hikaye anlatım zamanına dağınık bir biçimde yayılacaklar. Bastırılanların geri dönüş nedeni ise kadının pazartesi sabahı aldığı bir mektup. 

Şaşırmıştır anlatıcı, zira hayatta hiçbir yakını olmadığı için posta ile hiç işi de yoktur. Zarfı açtığında; 

“İçinden sıkışık bir yazıyla yazılmış birkaç sararmış defter yaprağı düştü, hemen tanıdım. Kendi yazımdı çünkü, yani, bir zamanlar olduğum genç insanın yazısıydı. Yazıyı tanımakla kalmadım, en son yaklaşık on yedi yıl önce görmeme rağmen elimdekinin ne olduğunu hemen anladım. Tiksinti ve beklenmedik olayların bana her zaman yaşattığı şoktan başka bir şey hissetmedim.”

Anlatıcı kimin gönderdiğini tahmin ettiği defter yapraklarının çekimine kolayca teslim olmaz. Ev kadını görevleri aksatmaz, notlarıyla akşam saatlerinde sadece kendine mahsus odasına, çatı katına çekildiğinde ilgilenir. Okuduğu el yazıları onu zaman içerisinde ileri geri savuracak, geçipgiden hayatıyla yüzleşmesini sağlayacaktır. Ancak geçmişi yeniden kurmak elbette mümkün değildir:

“Hepsini okuduktan sonra bodruma götürdüm ve sobanın içine attım (…) İşte şimdi, gereğince sona erdirmiştim bu işi (…) Her şey kötü bir rüyaydı ve bu rüyayı unutacaktım (…) Eminim unutacaktım (…) Bu konuda haklıydım. Gerçekten artık hatırlamıyorum. İnsan yaşamak istiyorsa belli şeyleri unutmalıydı”…

Umudun öldüğü gün

Anlatıcı unutabilecek mi, bilemiyoruz ama yazarın unutmadığından emin olabilirsiniz. Geçmişteki bir sır etrafında kurguladığı hikayesinde döne döne kadınlık durumuna, mutsuzluğa, umutsuzluğa vurgu yapması, kendi yaşadığı hayatı edebiyat yoluyla dile getirmek istemesinden. ‘Duvar’ın ve ‘Çatı Katı’nın kadın anlatıcılarının birbirine benzediğini söyleyebilirim. Bu kadınların iç dünyasında mükemmel bir dille dolaşan Marlen Haushofer, belli ki karakterleriyle kendisi arasında organik bir bağ kuruyor. 

Anlatı zamanı ile geçmişin farklı zaman kesitleri arasında büyük bir hızla gidip gelen ve bir sırın varlığını en baştan söyleyerek o sır etrafında daireler çizen kurgusu çok başarılı.  Hikayenin sonraki safhalarında cereyan edecek olaylardan -“Ertesi sabah yaşamımın garip bir şekilde değişmek zorunda kalacağını henüz bilmiyordum”. Ya da “Sadece üç yıl gerçek bir aile olduk, Ferdinand’ın doğumundan, hakkında hiç konuşmadığımız ve her birimizin unutmaya çalıştığı o olaya dek” tarzında- küçük ipuçları vererek okuyucu beklentisini diri tutmayı bilmiş. Ancak söylemek gerekir ki bu sadece okuyucuyu hikayede tutmak adına yapılmış oyun. Marlen Haushofer’in asıl anlatmak istediği aile kurumunun boğucu baskısı,  gündelik yaşamın tekdüzeliği, küçük burjuva yaşamın dondurucu soğukluğu, kadının bütün bunlara direnmek konusundaki kifayetsizliği. Sonuçta böyle bir hayatı kabullenmek, daha doğrusu teslim olmak;

“Tüm bu süre içinde düşüncelerimi bastırmayı başarmıştım, ne de olsa bu konuda oldukça deneyimliyim. İnsan bunu gerçekten öğrenebilir. Ve ben hayatımı bir kaosa sürüklememek için öğrenmek zorundaydım (…) Burjuva bir adamla evlendim, bir burjuva evini çekip çeviriyorum ve ona göre hareket etmek zorundayım.” 

Gerçekten de uygun hareket etmeyi, rahatsızlıklarını kocasına olan bağlılığıyla, güler yüzüyle, ev düzenini sürdürme becerisiyle gizlemeyi beceriyor. Asıl becerdiği düşüncelerini gizlemek. İki kişilik yaşamdan hem memnun hem rahatsız. Hubert’in değişiminden, bir zamanlar onu mutlu eden dinamizminden uzaklaştığını görmekten, toplumun ona verdiği kadın rolünden, hoşlanmıyor. İçiçe geçmiş, sanki iki bedende tek bir yaşam sürdürmek anlamına gelen bu burjuva evliliğinden, evliliğin ritüellerinden, mesela aynı yatakta uyumak zorunluluğundan, seslerden, gürültülerden, hayatın değişiminden de hoşnutsuz. Şimdi geriye dönük uzun bir muhasebe yaptığında geçmişi de kapsayan bir hoşnutsuzluk olduğunu anlıyoruz. Çocukluğundan şimdiye dek kendisini dilediğince gerçekleştiremiş, bundan sonrası içinse dileyecek bir şeyi kalmamıştır;

“Genç olmanın en önemli yanı gergin cilt değil, umut. İnsan her gün yeni bir şey yaşama umuduyla uyanır, hayal edemediği ama gerçekleşmesi gereken o büyük olay her saat, her dakika gerçekleşebilir. Bende bu umudun öldüğü günü anımsayamıyorum artık, yoksa hâlâ tam olarak ölmedi mi? Hâlâ tutunduğum bir şey var ya işte: Yalnız olmayan bir kuş çizmeyi günün birinde başaracağım. Kafasının duruş biçiminden, minicik pençelerinin konumundan ya da sadece tüylerinin renginden açıkça görülecek. Ne olursa olsun bu kuş benim içimde uyuyor, sadece onu uyandırmam gerekiyor.”

Kadının yegane besin kaynağı doğanın sunduklarıdır; ağaçlar, çiçekler, kuşlar, böcekler… İşte böyle bir ruh halini dile getiriyor ‘Çatı Katı’nda Marlen Haushofer. Dış dünya algılarının anlatıcının ruhunda yarattığı etkileri kadının bilincine nüfuz eden çarpıcı ifadelerle, çağrışımların zenginliğiyle canlandırmış. Böylelikle kadının kimisi çok eski zamanlara uzanan sırlarla yaralanmış karmaşık ve karanlık iç dünyası aydınlanıyor. 

‘Çatı Katı’ bir kadın özelinden genel olarak kadınlık durumuna açılan etkileyici bir roman.


Ayrıca okuyun