Birinci Dünya Savaşı’yla ilgili üç kitap okudum. İkisi şaşırtıcı biçimde birbiriyle alakalı. Haluk Oral’ın müthiş arşiv kitabı ‘Miralay’ ile Ahmet Altan’ın kışkırtıcı romanı ‘O Yıl’ın ortak yanı Miralay Şefik Aker.
Üç yıl önce, Edebiyat Günleri için Marmara Adası’ndayız. Otelin önünde, denize karşı çaylarımızı içerken Haluk Oral’a sormuştum ‘Var mı yeni kitap?’ diye. Miralay Şefik Aker’in kitabını yapacağını söylemişti. İşte o kitap, ‘Miralay - Şefik Aker’in Öyküsü’ (Everest Yayınları, 2025) geçenlerde çıktı. Bu kez kitabı satın almama gerek kalmadı, bir arkadaşımın evinde gördüm ve okumak için ödünç aldım. O da ben de biliyorduk ki kitap geri dönmeyecek ve benim kütüphanemde yerini alacaktı. Öyle de oldu.
Miralay Şefik Aker, Osmanlı’nın son dönem subaylarından. Çanakkale’de savaşmış, Anadolu’da çeşitli komutanlıklarda bulunmuş. Daha sonra anılarını yayımlamış. Ama sanıyorum en önemlisi hemen her tür belgeyi saklamış, notlamış. Ama bu güzel arşiv dağılmış. Onu yıllar içinde uğraşıp didinip olabildiği kadar bir araya getiren Haluk Oral olmuş.
Haluk Oral, bilen bilir edebiyatımızın ve yakın tarihimizin en önemli koleksiyoncularından biridir. Orhan Veli’den Nazım Hikmet’e edebiyatçılar hakkında kendi arşivini değerlendirerek yaptığı ‘Bir Roman Kahramanı Orhan Veli’, ‘Nazım Hikmet'in Yolculuğu’, ‘Şiir Hikayeleri’ gibi önemli kitapları bulunuyor. Aynı zamanda önemli bir Çanakkale Savaşları uzmanı (‘Arıburnu 1915 - Çanakkale Savaş'ndan Belgesel Öyküler’) ve bu alanda da bir koleksiyonu var.
Sanıyorum Şefik Aker de bu bağlamda ilgisini çekmiş olmalı. Çünkü Şefik Aker’in bir komutan olarak en çok öne çıktığı yer Çanakkale. Arıburnu’ndaki Anzak taarruzunu durdurmakta öngörüsü ve kararlılığıyla büyük katkısı olmuş ve bağlı bulunduğu komutan Mustafa Kemal’in de takdirini kazanmış. Daha sonra Antalya’da komutanlık yapmış, hatta burayı sevmiş ve emekliliğinde yerleşmiş.
Birinci Dünya Savaşı bittikten sonra, mütareke dönemi Ege’de görev yaparken Yunan İşgali’ne direnmesi ve burada Kuvayı Milliye fikirini ilk ortaya atanlardan biri olup ilk direniş hareketlerini örgütlemesi ise onun yıldızının parladığı ikinci dönem. Aydın’ın işgali üstüne Yörük Ali Efe’yi de örgütleyerek yerel güçlerle saldırıyor ve kenti kurtarıyorlar. Daha sonra Demirci Mehmet Efe’nin büyük bir güçle burada milli mücadeleye katılmasında da Şefik Bey’in önemli katkısı oluyor. Tabii bu kanunsuz adamlarla uğraşmak zor. Nitekim Denizli’de yine Yunan işgali tehlikesi altında yaşanan gerilimde eşraftan birileri oradaki bazı efeleri öldürür. Daha sonra kasabayı ele geçiren Mehmet Efe’nin kızanlarının intikamını almak için Şefik Bey’in yanında çekip bir subayı vurması onun görevden alınıp adeta bütün Kurtuluş Savaşı’nı kızakta geçirmesine ve hak ettiği terfileri alamadan emekli olmasına neden olur.
Kitap bütün bu hikayeleri anlatıyor. Fakat bir yandan da -ve belki daha önce- bir arşiv kitabı. Nitekim Haluk Oral’ın sunuş yazısı da bu cümleyle başlıyor: “Bu kitap parçalanmış bir arşivin hikayesidir.” Anlatılan her şey belgelenmiş, birçoğunun orijinal vesikası var: Mektuplar, haritalar, raporlar, mektuplar, pusulalar. Ve pek çoğunun resmini görüp latin harfleriyle okuma olanağı buluyorsunuz.
Ben bazı metinleri sadece meraktan okudum. Çünkü insanı o yıllara, Kurtuluş Savaşı dönemine götürüyor, bazen bir Osmanlı-Türk subayının bazen Egeli bir efenin sesini duymak çok ilginç. Bu insanlar bütün o çöküş ve kurtuluş döneminin ikinci planda kalmış kahramanları. Onların hikayelerini okumak, evrakı arasında gezinmek onların zamanına ve dünyasına bir seyahat, o dönemin insanlarını daha iyi tanımak imkanı da veriyor. Çanakkale Savaşları hakkında epey bir yayın var. Bu kitap yine de özel bir yere sahip ama özellikle Ege’deki milli mücadele hakkında ben bu türden tanıklıklar okumamıştım, benim için o yönü de kitabın en önemli özelliklerinden biri oldu.

BİZİM CEPHEDE YENİ BİR ŞEY YOK
Birinci Dünya Savaşı için geçen 110 yılda binlerce kitap yazılmıştır. Yeni bir şey mümkün mü bilmiyorum ama hala çıkıyor ve benim gibi konunun meraklıları da dayanamayıp alıyor. Biz Türkler için de bu savaş çok önemli. Osmanlı bitti ve modern laik Cumhuriyet kuruldu. Hemen herkesin ailesi bu savaştan etkilendi. Batı Avrupalı ülkeler için de benzer bir durum var. Onların yazdığı 1. Dünya Savaşı kitaplarının ortak özelliği bize, yani Osmanlı’ya ve onun savaştaki yerine çok az yer vermeleridir. Yüzlerce sayfalık kitaplarda Galiçya, Irak, Suriye cephelerine, Mondros’tan Sevres’e uzanan diplomatik süreçlere, savaş sonrası İstanbul’un işgaline neredeyse hiç yer verilmez. Çoğunlukla ‘diğer cepheler’ başlığı altında kısa bir bölümde anlatılır. Bazen Çanakkale Savaşları bile bu ‘diğer cepheler’de yer alır. Bizde yayımlanan kapsamlı 1. Dünya Savaşları kitaplarının neredeyse hepsi çeviridir ve bir çoğu da böyledir.
Kronik Yayınları’ndan çıkan Andrew Wiest’in ‘Birinci Dünya Savaşı Tarihi’ kitabını da yeni bir şey olabilir mi diye merakla aldım. Yeni olan şey, kitabın iyi basılmış, pırıl pırıl resimleri ve bazı çizimleri. Onun dışında içerik tipik bir Batılı Birinci Dünya Savaşı kitabı. Yine de muharebelerin, siperlerin, silahların, taktik oyunların anlaşılır ve basit bir dille aktarıldığını, okuması kolay bir kitap olduğunu, olumlu bir kanaat serdetmek amacıyla belirtelim.

AHMET ALTAN’IN FİKİRLERİ VE KARAKTERLERİ
Ahmet Altan’ın yeni romanı ‘O Yıl’ da Birinci Dünya Savaşı hakkında. Ben Haluk Oral’ın kitabıyla ikisini tesadüfen aynı zamanda aldım ve arka arkaya okudum. Bu, iki kitap arasındaki tuhaf bir benzerliği yakalamamı sağladı. Ahmet Altan’ın romanında adı geçen çok sayıdaki Osmanlı subayından biri de Miralay Şefik Bey. Haluk Oral’ın kitabında anlatılan bir olay burada romanın içinde, roman kahramanı Ragıp Bey’in tanıklığı gibi anlatılıyor. Şefik Bey, Çanakkale Savaşı’nda siperlerin üstünü kapatma kararına karşı çıkıyor; bunun askerleri ölüme mahkum edeceğini düşünüyor. O zaman bağlı bulunduğu komutan Mustafa Kemal de onun kararına saygı gösteriyor. Böylece, bir muharebede epey bir zayiat önleniyor. Her iki kitap birbirine yakın tarihlerde çıktığı için Ahmet Altan’ın bu konuyu Haluk Oral’ın araştırmasından okumuş olması pek mümkün görünmüyor. Belli ki çok eskiden yayımlanmış hatıratları taramış Ahmet Altan, Miralay Şefik Bey’i de oradan bulup romanına almış. Böylece Ahmet Altan’ın bu yeni romanı için ne kadar uğraştığı ve titizlendiği de anlaşılıyor. Nitekim güzel bir roman olmuş.
Ahmet Altan Türk edebiyatının ve basınının en ilginç kişiliklerinden biri. Çok sayıda başarılı, hemen hepsi ses getirmiş, bir çoğu ‘best seller’ olmuş romanlar yazdı. ‘O Yıl’ da Ahmet Altan’ın on üçüncü romanı. Kitap, 1915 yılını anlatıyor. O yıl olan iki önemli olaya odaklanıyor: Çanakkale Savaşı ve Ermeni tehciri ya da bir başka deyişle soykırımı.
1. Dünya Savaşı’na girmiş Osmanlı İmparatorluğu’nun Çanakkale Savaşı’nda kazandığı zaferle sevinip heyecanlandığı, milyonlarca Ermeni’nin ölüme sürüklenmesi karşısında ise adeta paralize olduğu bir yıl 1915. Ahmet Altan’ın romanında hayali bir Osmanlı subayı var; topçu albayı Ragıp Bey. Eski bir ittihatçı, şimdi iktidarı eline geçirmiş bu ekipten hiç hoşlanmıyor. Onların zenginleşmediklerini biliyor ama çevrelerindekilerin zenginleşmelerine göz yumduklarını da görüyor. Kendilerini vatanın sahibi gibi görmelerinden rahatsız oluyor. Ve bütün Osmanlı subayları gibi vatan olarak gördüğü imparatorluğu ayakta tutmak için canını vermeye hazır.
Bu arada tabii güzel bir sevgilisi var. Alman hastanesinde hemşirelik yapan Efronya. Ragıp Bey, Çanakkale’de savaşırken tehcir emri gelecek ve Efronya da yakınlarıyla birlikte kendini Suriye çöllerine giden o korkunç yolculuğun içinde bulacaktır. Roman ilginç bir çatışmaya dikkat çekiyor. Kırımla karşı karşıya kalan Ermeniler Çanakkale’den Türkler’in savaşı kaybettiği haberini bekliyorlar. Çünkü inanıyorlar ki kurtuluşları İngiliz’in İstanbul’a girmesine bağlı. Bu arada tehcir kararının da İttihatçı liderler tarafından, Çanakkale’deki başarıların verdiği cesaret ve özgüven sayesinde verildiğini savunuyor Ahmet Altan. Yani bu görüşe göre, Türkler için belki de varoluşlarını sağlayan çok önemli bir moral üstünlük sağlayan Çanakkale zaferi, Ermeniler’in mahvolmasına neden oldu.
Ahmet Altan her zaman ilginç ve tartışmaları seven bir yazar. Bu kitabı da tam olarak öyle. Üstelik iyi yazılmış bir aşk ve macera romanı. Bu roman da tipik bir Ahmet Altan romanı. ‘Kılıç Yarası Gibi’den bu yana yazdığı o kendi çelişkileriyle malul kahraman Osmanlı subayları, zarif ama tehlikeli olabilen Osmanlı kadınları, gizemli şeyhleri, karmaşık kahraman ve de zavallı İstanbul beyleri hepsi birden bu romanda bir başka hikayenin kahramanları olarak karşımıza çıkıyor. Ragıp Bey’in abisi Cevat Paşa nasıl İttihatçılara duyduğu bağlılık ve vicdanı arasında sıkışıp kalmış, kardeşine duyduğu sevginin altında ezilen trajik bir karakter. Gizlice Ragıp Bey’in sevgilisi Efronya’yı arayan, onu bulursa Ragıp Bey’in de gönlünü geri kazanacağına inanan Dilara Hanım gibi. Ahmet Altan’ın romanını güzel yapan kışkırtıcı fikirleri kadar -ve sanıyorum onlardan çok- bu güçlü ve ilginç roman karakterleri. Ana karakterlerden yan karakterlere kadar rengahenk ve çok da inandırıcı bir yelpaze açıyor önümüzde. Bence usta romancılık dedikleri tam da böyle bir şey.
