Norveçli yazar Vigdis Hjorth’un okuduğum ikinci kitabı ‘Annem Öldü mü’ çatlaklarla dolu bir aile hikayesi. Ailesi tarafından yok sayılan ve uzaklarda kendine yeni bir aile kuran ama yaşlanmaya yakın huzursuz zihninin sesini susturamayıp annesiyle yüzleşmek için geri dönen ressam Johanna’nın hikayesi. Evet kitabı merakla okudum ama aklım hâlâ ‘Miras’ta…
“Annem öldü mü” ne kadar zor bir soru değil mi? Ve kitabın ilk cümlesi: “Annem ölseydi kız kardeşim beni arardı, araması gerekirdi değil mi?” Bu da ne kadar acı bir çaresizlik, hissettiniz mi?
Norveçli yazar Vigdis Hjorth’un okuduğum bu ikinci kitabı, tıpki ilki -Miras- gibi yine çatlaklarla dolu bir aile hikayesi. Bazen bağlar ayakta tutmaya yetmez, zemin zaten sağlam değilse o zaman en ufak sarsıntı bile yerle bir etmeye yeter. Ve geriye koca bir enkaz kalır. Bir ailenin enkazı. Ne acı.
‘MİRAS’TAN PAYIMI ALMIŞTIM BİR KERE…
Şimdi biraz geriye gitmek istiyorum. Vigdis Hjorth’un 2016 yılında yayımlanan ve büyük olay yaratan romanı ‘Miras’, kişisel tarihimin en etkileyici kitaplarından biridir. Okumamın üzerinden birkaç yıl geçse de hâlâ içimi ürperten olağanüstü bir kitaba imza atmış Hjorth. ‘Annem Öldü mü’yü de bu motivasyonla elime aldım ve Hjorth’un o etkileyici darbelerine hazırdım. Fakat itiraf etmeliyim ki, bu kez tam olarak öyle olmadı. Evet, yine özenle yazılmış derinlikli bir aile hikayesi vardı ama hayır, bu bir ‘Miras’ değildi. Onu okumasam belki yorumum daha farklı olabilirdi. Çünkü bu da kendi başına epey güçlü bir anlatı. Ama yapacak bir şey yok; ‘Miras’tan payıma düşeni almıştım bir defa… Ve sanki, artık oralara çıkmak biraz zordu.
HJORT’UN KENDİ HİKAYESİ Mİ?
‘Miras’la ilgili uzun zaman otobiyografi mi yoksa kurgu mu tartışmaları yapılmış, her ne kadar yazarı Hjorth, kurgu dese de insanlar onun kendi hikayesi olduğuna inanmak istemişti. Çünkü ortada epey ‘kirli’ bir aile anlatımı vardı. Ve bu eğer onun gerçek hikayesiyse, işte o zaman kitap daha da can yakıcıydı! İnsanlar böyle şeyleri sever. Severiz.
‘Annem Öldü mü’ için de benzer bir tartışma var mı bilmiyorum ama o da son dönemin epey ilgi gören kitapları arasında yerini aldı. Kendimi ‘Miras’la kıyaslamak zorunda hissetmesem -ki aslında bu yanlış- ve yer yer tekrarlanan ifadelerle kitabın fazla uzatıldığını düşünmesem, merakla okudum diyebilirim aslında.
YOK SAYILMANIN SESİ
Diğer yandan iki kitapta da ana karakterler benzer; benzer; orta yaşların sonunda, gençliğinde bir dolu travmayla evden yani aileden kopmuş -bunu başarmış- ama nihayetinde kendini yine aynı yerde bulmuş iki kayıp kadın. Neredeyse bir ömre yakın zaman, o travmaların izlerinden yeni bir yol çizmeye çalışmış iki kadın.
‘Annem Öldü mü’deki kadın karakter Johanna, neredeyse 30 yıldır ailesiyle tüm bağlarını koparmış bir ressam. Hem iş hem de eş seçimleri nedeniyle aileden dışlanan, ardından resimlerindeki ürkütücü aile betimlemeleri nedeniyle iyice yok sayılan Johanna; yıllar sonra doğduğu şehre geri döner ve hikaye böyle başlar. Aklındaki tek şey annesidir. Ve artık kendisi de neredeyse yaşlanmaya yakın bir kadınken, annesinin yok saydığı, görünmez bir kız çocuğuna dönüşür yeniden. O devasa buz gibi sessizlik artık canına tak eder ve annesiyle yeniden bağ kurmak, en azından sadece bir kez konuşabilmek için saplantılı bir yola girer. Cevap bulamadığı telefon aramalarıyla başlayan bu 30 yıllık sessizliğin çığlığı, gün geçtikçe yükselir; gizli gizli takibe, annesinin evini kenardan köşeden izlemeye hatta zorla içeri girmeye kadar gider. Ve konuşur annesiyle, hiç istemediği bir şekilde. Artık koca kadın olmuştur ama içindeki kız çocuğu bağırmak ister: Anne duy beni, gör beni! İşte bu yok sayılmanın sesi.
Nihayetinde huzursuz zihninde kurduğu o büyük yüzleşmeye ve devamındaki hafifliğe bir türlü ulaşamayan Johanna, vazgeçer ve bu kez gerçekten terkeder annesini. Finalde de kitaba adını veren o rahatsız edici soruyu yanıtlar:
“Annem içimde öldü, ama arada sırada kıpırdandığı oluyor.”
Ne diyelim, hepimizin başı sağ olsun.

