Değerli tarihçi Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi olan Yrd. Doç. Dr. Yavuz Selim Karakışla'yı bu sabah, Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüs meydandaki törenin ardından Levent Camii'nden sonsuz yolculuğuna uğurlarken, onunla Özgür Duygu Durgun Köseoğlu'nun yaptığı bir söyleşiyi tekrar okuyalım istedik.
-Osmanlı üzerine çok sayıda yayınınız var. Toplumun bugüne dek göz ardı ettiği ‘’marjinal’’ denilebilecek insanları araştırıyor olmak mevcut tarih yazımına bakıldığında çalışmalarınızı oldukça farklı bir yere koyuyor. Öncelikle ‘’küçük insanların tarihi’’ diye tanımladığınız bu alana ilginiz nasıl başladı, sizden dinleyebilir miyiz?
Ben Boğaziçi’ne Kimya Mühendisliği okumak üzere geldim. Ancak dersleri almaya başladığımda sonuç felaket oldu, zira sadece iki dersten başarılı olduğumu gördüm. Bunlardan biri Teknik Resim dersiydi, diğeri ise Engin Deniz Akarlı ve Selim Deringil’den seçmeli aldığımız tarih dersiydi. Mühendis olamayacağımı anladığımda Tarih Bölümü’ne girdim. Bölümde Zafer Toprak hocayı rol model olarak aldım. Zafer Hoca etrafındaki öğrencileri iktisat tarihine yönlendiriyordu. Master’ı burada bitirip doktoraya başvurduğumda Zafer hocanın yönlendirmesiyle State University of New York / Binghamton’a Donald Quataert’in yanına gittim. İkisi tanışırlardı ve birbirlerinin çalışmalarını beğenirlerdi. Donald, bir iktisat tarihçisiydi ama emek ağırlıklı çalışırdı. Ben de Donald ile emek tarihi çalışacağım diye başladım ve sonunda onun ilgi alanlarına yöneldim. Bu da beni kadın tarihine, avam dediğimiz kesimin tarihiyle ilgilenmeye, emeğiyle yaşamak zorunda olan aşağı sınıfların tarihini çalışmaya yönlendirdi. Sonunda tarihçilerin gözünde kaybedilmiş olarak düşünülen, kadınlar, .çocuklar, işçiler, hamallar, hatta diğer marjinal sayılmış insanlarla ilgilenmeye karar verdim.
Şu anda üniversitenin web sayfasında kendimi tanıtan yazıda da belirttiğim gibi, benim alanım ‘’History of Losers in the Ottoman Empire’’ (Osmanlı İmparatorluğu’nda Kaybedenlerin Tarihi). Aslında bu insanlar kaybeden değiller. Bu insanlar tarihçilerin ilgisizliği yüzünden kenarda köşede kalmış insanlar.
Foto: Kenan Özcan
"Türkiye Müslüman bir ülkedir, ama Kurban Bayramı veya Ramazan Bayramının arife veya ilk gününde mezarlık ziyareti yapan tek Müslüman toplum biziz. Bu da bizim Orta Asya’dan taşıdığımız bir gelenek. "
-Türkiye’de tarih öğretiminde kuşaklar boyunca devam eden bir resmi söylem ve resmi tarih olgusu söz konusu. Resmi tarih bize liderleri ön planda tutan bir tarih algısını aşıladı. Bu sizce Türkiye’ye özgü mü bir durum mu? Bu topraklarda Osmanlı’dan başlayarak tarihçilik vakanüvis geleneğinden etkilenmiştir. Vakanüvis, yani tarihçi aslında sultanın yanında olan bir devlet görevlisidir. Dolayısıyla vakaları kaydederek olan bitenleri sarayın gözünden aktarmasından daha doğal bir durum olamaz. Bu gelenek Cumhuriyet kurulduktan sonra da devam etmiştir. Tek adam kültü bize Osmanlı’dan mirastır. Bizde Orta Asya’dan kalma bir ataya tapınma kültürü vardır. Bir örnekle anlatayım; Türkiye Müslüman bir ülkedir, ama Kurban Bayramı veya Ramazan Bayramının arife veya ilk gününde mezarlık ziyareti yapan tek Müslüman toplum biziz. Bu da bizim Orta Asya’dan taşıdığımız bir gelenek. Bu kültür bizim tarihçilik anlayışımızı da etkilemiştir. -Tarihi büyük adamlar yapar diye düşünüyoruz. Brecht’in meşhur şiirini Can Yücel çevirisiyle hatırlarsak; ‘’Yavuz Sultan Selim Mısır’ı fethederken yanında bir aşçı olsun yok muydu?’’ Ben, Yavuz Sultan Selim gibi sultanların değil, aşçılarının peşine düşmeyi Mısır’ın fethedilmesinden daha kıymetli bulurum. Bu, tarihe yeni bir açılım getiren bir yaklaşımdır aynı zamanda. Devletin tarihini yaparak o toplumu tarihini anlattıklarını iddia edemiyor artık tarihçiler. Bunu artık toplumun bünyesi kabul etmiyor. Tarih, Osmanlı sultanlarının savaşları, barışları, aşkları, meşklerinden ibaret değil."Şu anda T.B.M.M.’de 1970’lerde Kara Murat, Tarkan filmleriyle filan büyümüş milliyetçi muhafazakâr bir kuşak var. Onlar Kara Murat filmlerindeki Bizans prenseslerini gerçek zannedebiliyorlar."
-Türkiye’de tarihin yeniden yazımında popüler kültür de çok etkili değil mi, özellikle televizyon dizilerini düşünecek olursak? Tarihle romantizm arasında çok net bir bağlantı var. Tarihçilik ve tarih maalesef ülkenin milliyetçilerinin ihtiyaçlarına hitap eden bir araştırma alanı haline gelmiş. Şimdiye dek Osmanlı tarihçilerinin pek çoğu milliyetçi kökenlerden geldiler. Tarihteki başarılar, savaşlar ve egemenliklere baktılar. Son 40-50 yılda yazılmış olan Osmanlı tarih kitaplarına bakıldığında hep ilerleme ve fetihler döneminin veya 19. yüzyıldaki modernleşme çağının öne çıktığını görüyorsunuz. Ancak aradaki 17. ve 18. yüzyıllar pek çalışılmamış. Böyle olunca tarih bir tüketim maddesi haline getirilmiş oluyor. Televizyonda da izledik. Muhteşem Süleyman (1520-1566) 46 yıl iktidarda kalmış, müthiş bir fetihler dönemine imza atmış. Ancak sinema sektöründe savaş tarihi çekmek zordur, pahalıdır ve çok meşakkatlidir. Öyle olunca bu projeyi hazırlayan ekip Sultan’ı hareme hapsedip, onu aşk hayatıyla ele almayı tercih etmiş olabilir. Çok başarılı, çok görkemli bir diziydi, ama dönem açısından ne öğrendik derseniz maalesef çok fazla bir şey göremedik. -Televizyon dizilerinde bir sultan literatürü yaratılıyor Öte yandan, Osmanlı’ya merak duyulması güzel bir şey. Bu durum, Osmanlı dönemi kitaplarına ilgiyi ve kitapların satışını artırıyor. Ancak yaratılan bir sultan literatürü var. Şu anda Muhteşem Süleyman dizisinin devamı gibi ekrana gelen, aynı mekânları kullanan bir dizi daha var. Aradan 100 küsur yıl geçmiş, ama dizide sanki hiçbir şey değişmemiş gibi. Kıyafetler bile aynı. Bunun altında bizde bir ecdat arama ve hatta ecdatta da zafer ve başarı arama eğilimi var. Seyirci açısından, o soydan, Osmanlı soyundan geldiğini düşünme hali, izleyicinin tarih ile olan ilişkisinde çok sorunlu bir duruma işaret ediyor. Romantik bir ilişki bu, çünkü kimse geçmişte gerçeği aramıyor. Bizim milliyetçiliğimiz de çok romantik bir milliyetçilik aslında. Siz bugünün ihtiyaçlarına cevap olarak tarihten belli alanlar veya belli konular seçerseniz, kaçınılmaz olarak, bu ihtiyaçlara siyasi olarak cevap vermiş olursunuz. Örneğin şu anda T.B.M.M.’de 1970’lerde Kara Murat, Tarkan filmleriyle filan büyümüş milliyetçi muhafazakâr bir kuşak var. Onlar Kara Murat filmlerindeki Bizans prenseslerini gerçek zannedebiliyorlar. Romantizm bu açıdan milliyetçiliğin en zayıf noktalarından biri maalesef.
Foto: Kenan Özcan