76. Berlin Film Festivali’nde bir gül açtı; Altın Ayı’yı kokusuna doğru çekiyor! Sandra Hüller’in başrolü üstlendiği Markus Schleinzer imzalı Rose önemli bir ödül kazanabilir.
17. yüzyıl Avrupasında geçen ve erkek kılığında yaşayan bir kadının öyküsünü anlatan Rose, 76. Berlin Film Festivali’nin halihazırdaki favorisi… 2011 yılında Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan ilk filmi Michael ile ses getiren Markus Schleinzer imzalı Rose önemli bir ödül kazanabilir. 60’tan fazla filmde casting direktörlüğü yapan, oyunculuk deneyimi de bulunan Schleinzer 2018’de yaptığı ve Toronto’ya seçilen ikinci uzun metrajı filmi Angelo’dan sonra yönetmenliğe uzun bir ara verdi. Rose ile çok başarılı bir dönüş yaptığına kuşku yok.
Sandra Hüller’in başrolde şaşırtıcı bir performans verdiği Rose, adeta bir Haneke etkisi yarattı. Haneke’nin 2009 yapımı Altın Palmiyeli Beyaz Bant’ı misali, filmin geçtiği dönemin çatışmalarını simgeleyen siyah beyaz görüntüleriyle içeriğini destekliyor. Alt başlığı Bir Alman Çocuk Masalı / Eine deutsche Kindergeschichteolan Beyaz Bant’a gönderme yaparak anlatıcı kullanıyor. Böylece izleyiciyi gerçekçilik beklentisinden koparıp masalsı bir alemin içine çekiyor.
Filme adını veren karakteri canlandıran Sandra Hüller’in performansı da ödüllük. Kadınların hiçbir hakka sahip olmadığı, kendi başlarına hiçbir karar veremedikleri, iradelerini kullanamadıkları bir dönemde kendi kaderini tayin etmek için erkek kılığına giren bir kadın, Rose. Bu riskli maceranın başlangıcını filmin ortasında “karısına” anlatınca öğreniyoruz. Yetimhanede büyüyen Rose, özgür olmak, eğitim görmek için pantolon giymenin yeterli olduğunu fark etmiş sadece… Bu sayede okuma yazma öğrenmiş, on yıl boyunca savaşa katılmış, yaralanmış… Yüzünde bir yara izi var, oraya saplanan kurşunu boynuna bir zincirle asmış, ağzına atıp emiyor. Tuhaf görünüşüne, tuhaf bir alışkanlık ekliyor… Schleinzer sık sık Rose’u yakın planda, boynundan ağzına uzanan zincirle ufka ya da birine bakarken görüntülüyor.
Film, Rose’un elinde belgelerle bir Protestan köyüne gidip kendisine miras kalan çiftiliği talep etmesiyle başlıyor. Hepsi sakallı, kaslı ve boylu poslu olan köyün erkeklerinin karşısına kısa boyu, tüysüz yüzüyle garip bir yabancı olarak çıksa da bir şeklide kabul görüyor. Belgeleri gerçek… Annesiyle köyde geçen çocukluğuna dair soruları cevaplarken araya bir yaz kiliseye yıldırım çarpması gibi anekdotlar sıkıştırıyor. Köylülerin meseleyi çok uzatmayıp tuhaf yabancıyı kabullenmesinde en önemli faktör Otuz Yıl Savaşı’nın nüfusun yarısını yok etmiş olması. Sadece cephedeki askerler değil, herkes kıtlık ve hastalıktan kırılmış… Bakımsız kalmış bir çiftliği onarıp üretim yapacak hale getirecek biri çıkmışsa fazla ince eleyip sık dokumamak gerek. Erkek nüfusu da özelikle azalmış. Su kaynağına sahip olan, beş kız çocuk babası çiftçinin dereyi satın almak isteyen Rose’a yaptığı teklif de bu yüzden: Büyük kızımla evlen, çocuk sahibi olun, para istemez!
O dönemde Kutsal Roma İmparatorluğu olarak anılan Almanya, Avusturya, İsviçre ve Kuzey İtalya’yı kapsayan ülkede Reform sonrası Lutherciler ve Kalvinistler olarak ikiye ayrılan Protestanlık yayılınca patlak verdi, 30 Yıl Savaşı. 5-8 milyon kişinin öldüğü tahmin ediliyor. 1618 - 1648 yılları arasında sürse de 1650’lerde başlayan mezhep kavgasına kadar dayanıyor. Başka Avrupa ülkelerinin de dahil olduğu korkunç bir dönem… Bütün bu felaketlere sebep olan erkeklerin üstünlüğü ise her şeyin temelinde. Filmin finalinde örneğin tecavüzün suçtan bile sayılmadığını görüyoruz… Ataerkil sistemin acımasızlığı ve adaletsizliği Rose’un finaline damgasını vuruyor.
Adalet anlayışının erkek egemenliğiyle sınırlı olma durumu hala değişmedi ama bu karanlık çağlarda kadınlar insan bile sayılmadığı için zorla evlendirilmekten, tecavüze uğramaktan, başka bir sebeple öldürülmekten kurtulmak, bir şekilde özgür olmak için kılık değiştiren kadınların hikayelerine tarihte rastlanıyor.
Rose’un cinsel yönelimine hiç değinmiyor film, çünkü önemli olan özgürlük teması. Bir çift pantolonla gelen özgürlük!