Josh Safdie’nin solo yönetmenlik çalışması “Marty Supreme” 2026’nın ilk gününde vizyona girdi. Timothée Chalamet’nin Bob Dylan’dan sonra bir kez daha iddialı bir rolde karşımıza çıktığı film ödül sezonunun öne çıkan yapımlarından.
Safdie Kardeşler birlikte çektikleri 5 filmin ardından yollarını ayırıp farklı projelere yöneldiklerinde ikisinin de ses getiren filmlere imza atacaklarını tahmin etmiştik ama bir şekilde bu kadar öne çıkacaklarını öngörebilmiş miydik? Bennie Safdie başrolünü Dwayne ‘The Rock’ Johnson’ın oynadığı ve Eylül ayında Venedik Film Festivali’nde gösterilen “The Smashing Machine” ile eski bir Amerikan Güreşi şampiyonunun hayat hikayesine odaklanırken, Josh Safdie de bir ay kadar sonra New York Film Festivali programına son anda eklenen “Marty Supreme” ile 1950’li yıllarda masa tenisi dalında dünyanın en iyilerinden biri olarak kabul edilen Amerikalı bir sporcunun hayat hikayesini anlatıyordu. Spor ve sporcular (daha önceki filmlerinin çoğunda da spor ve/veya sporcular hep ön planda dikkat ederseniz) bu kadar ortak noktaları iken neden yollarını ayırdıklarını merak ediyor insan doğrusu ama bu solo çıkışları birbirleriyle kapıştırmak gerekirse “Marty Supreme”in belirgin şekilde maçı kazandığını söyleyebiliriz. Bunda hem Timothée Chalamet’nin hem Safdie Kardeşler’in uzun zamandır çalışma ortağı senarist, yönetmen Ronald Bronstein’in ve tabii ki efsane görüntü yönetmeni Darius Knondji’nin payı olduğunu da eklemek gerek.
Hayata tutunmak için her şey mübah
Eğri oturup doğru konuşalım, “Marty Supreme”, izlerken aklınıza Safdie Kardeşleri’in bir önceki çalışması “Uncut Gems”in geldiği bir film; senaryonun temel unsurlarının (baş karakterin bir hedefe odaklanması ve sürekli düşüp düşüp yeniden kalkması gibi) ötesinde hemen hemen hiç düşmeyen temposu ve izleyiciyi sürükleyen ritmik anlatısı gibi benzerlikler yüzünden elbette. Masa tenisi gibi ritim olgusunun belki de çok belirgin olduğu bir spor dalı için bu anlatım çok uygun düşüyor aslında ama Marty’nin oradan oraya koşturan, her küçük ihtimali değerlendirmek için hızla harekete geçen, hedefine ulaşmak için üçkağıtçılık yapmaktan çekinmeyen hali bir taraftan da filmin başlarında bir yerde spermlerin döllenme için birbirleriyle yarışmasını, her engeli aşmaya çalışarak nihai emellerine ulaşmak için çaresizce çırpınmalarını da akla getiriyor. Nasıl ki sperm hayata gelebilmek (ya da tutunmak) için o tek yumurtayı döllemek zorundaysa, Marty de hayata tutunmak için masa tenisinde dünyanın en iyisi olduğunu ispat etmek zorunda hissediyor kendini. Bu duygudan kurtulabildiği tek an da filmin final sahnesi oluyor aslında, nihayet gerçekten büyüdüğü, hayatta bir başka anlam daha olabildiğini anladığı o an. Tabii bu belki de tek tutkusundan vazgeçmesi anlamına da geliyor; siz olsanız farklı davranırdınız belki.
1950’li yılların ruhunu perdeye taşıyan “Marty Supreme” 2. Dünya Savaşı’nın bitişinden kısa bir süre sonra, tam da iki kutuplu dünyay gidilen ama bir yandan da bireysel umutların yeniden yeşermeye başladığı, savaşı kazanan ülkelerde yaşayanlar için her şeyin mümkün olabildiğinin hissedildiği zamanları resmediyor. Dönemi yansıtmadaki başarısın yanı sıra yan karakterlerin bir yandan ana hikayeye katkıları, bir yandan da kendi karakter çizgilerinin ustalıkla yazılmış olması “Marty Supreme”in bir diğer artısı. Özellikle New York Yahudi cemaatinin merkezde olduğu filmde irili ufaklı birçok rolde karşımıza çıkan ünlü isimler (yönetmen Abel Ferrara, modacı Isaac Mizrahi, yazar ve yönetmen David Mamet, iş insanı Kevin O’Leary, günümüzün en önemli masa tenisçilerinden ve canlandırdığı karakter gibi duyma engelli olan Japon sporcu Koto Kawaguchi, rap yıldızı Tyler the Creator gibi) filme ayrı bir doku ve zenginlik katıyor. Filmin belki de en sürreel hikayelerinden birinin (Nazi toplama kampındaki ‘bal’ hikayesi) gerçeğin neredeyse ta kendisi oluşu ise sanat ve hayat arasındaki o gizemli ilişkiyi hatırlatıyor bir kez daha (hangisi hangisini taklit ediyor dersiniz?).
Chalamet Oscar’a uzanabilir
2025’in en iyileri arasında olduğu tescil edilen (en son ABD eleştirmenlerinin neredeyse tamamı filmi ve Josh Safide’yi En iyi olarak aday gösterdi ve çoğu Chalamet’yi En iyi Erkek Oyuncu ilan etti) “Marty Supreme” belki de Timothée Chalamet’nin üçüncü denemesinde Oscar’a uzanacağı yapım olacak. Diğer dallardaysa rakipleri çok güçlü. Burada asıl merak edilen konuysa bundan sonra Safdie Kardeşlerin nasıl yola devam edeceği; birlikte mi, ayrı ayrı mı?

Oscar şansı bir hayli güçlü gözüken Timothée Chalamet’nin etkileyici bir yetkinlikle canlandırdığı (sırf bu rol için 2018’den beri masa tenisi çalıştığı ve rol aldığı diğer filmlerinin setlerine de pinpon masası götürdüğü söyleniyor) Marty Mauser’in gerçek hayattaki karşılığı olan Marty Reisman, 1974 yılında basılan “The Money Player – The Confessions of America’s Greatest Table Tennis Champion and Hustler” (Para Oyuncusu – Amerika’nın En Büyük Masa Tenisi Oyuncusu ve Üçkağıtçısının İtirafları) adlı otobiyografi kitabında “Gerçek bir oyuncu için, oyun hayatın ta kendisidir” diyor. Belki de tüm hikayeye buradan bakmak gerek: Tüm hayatı kazanılması gereken bir oyuna dönüştürmek ya da oyunu hayatla özdeşleştirecek denli ciddiye almak… Josh Safdie’nin böyle bir fikirden hareket ettiğini düşünürsek (kendisi söylemese de bize geçen his bu yönde) “Marty Supreme”in bir önceki filmi “Uncut Gems”den neden daha iyimser bir finalle sonlandığını da kavrayabiliriz sanki. Kaybetmek her zaman bir kader olmayabilir diyor bir anlamda; ki buradan bizi de kalacak birkaç “ümitli şey” çıkabilir.