“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

BİR ZAMANLAR BREZİLYA’DA

Gizli Ajan / O Agente Secreto

Brezilyalı sinemacı Kleber Mendonça Filho’nun Cannes’dan iki ödülle dönen, 2 Altın Küre alan  ve 4 dalda Oscar’a aday gösterilen filmi “Gizli Ajan” (O Agente Secreto) 30 Ocak’ta vizyona girdi. 70’li yılların Brezilya’sında geçen filmin başrolünde yılın en iyi performanslarından birini sunan Wagner Moura var.

Her şey biraz da tarihi nasıl tanımladığımızla alakalı aslında. Tarih eğer sadece geçmiş zamanı temsil ediyorsa onu isteyen istediği gibi şekillendirmeye yetkili hissedebiliyor kendini. Ama yok, tarih bir yanıyla da hafıza ise (bireysel ve daha da önemlisi toplumsal hafızadan bahsediyorum) o zaman onu aktardığınız kurguda bakış açınız, yorumunuz ve hangi detayları vurguladığınız önem kazanmaya başlıyor. İlk tanım baskıcı iktidarların işine gelirken, ikinci tanım gerçeği billurlaştırmak isteyen ve hafızayı geçmişle gelecek arasında anlamlı bir köprü kurmak için göreve çağıran devrimci bir dünya görüşünü temsil ediyor. Brezilyalı sinemacı Kleber Mendonça Filho’nun Cannes’da En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu (Wagner Moura) ödüllerine layık görülen, Altın Küre Ödüllerinde ise Yabancı Dilde En iyi Film ve yine En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini alan beşinci uzun metrajlı filmi “Gizli Ajan” (O Agente Secreto) tam da bunu yapıyor işte.

Brezilya’nın Pernambuco eyaletinin başkenti Recife hem “Gizli Ajan”ın geçtiği yer hem de Mendonça Filho’nun doğup büyüdüğü kent; bizim deyişimizle ‘memleketi’. 1977 yılında başlayan ve 1968 doğumlu Mendonça Filho’nun kendi çocukluk anılarında da izler taşıyan (““Jaws” takıntımın haddi hududu yoktu” demiş bir söyleşisinde Brezilyalı sinemacı) filmde sarı VolksWagen Tosbağa’sıyla bir benzinciye yanaşan 30’lu yaşlarındaki bir adamı izliyoruz. Tam benzin almak için durmuşken az ileride karton kutu parçalarıyla üzeri örtülmüş bir insan cesedi olduğunu fark eden adam ‘neme lazım’ bakışıyla fikir değiştirip, bir an önce oradan uzaklaşmak için elini kontak anahtarına attığında içeriden tık nefes halde koşarak gelen benzinci “Geçen Pazar gününden beri burada, polisi çağırdım ama hala gelmediler, merak etme bir şey olmaz” diyerek depoyu dolduruyor ama hem adının Marcelo olduğunu öğreneceğimiz adamın hem de biz izleyicilerin içinde tedirginlik tohumları çoktan ekilmiştir bir kez. Karanlık zamanların Brezilya’sında, dikta rejiminin hukuk tanımaz uygulamalarının toplumda güvensizliği körüklediği ve korku iklimini alabildiğine yaygınlaştırdığı bir atmosferdeyiz; bunu hemen anlamak hiç zor değil.    

Tabii aslında Marcelo bir şeylerden kaçmakta olduğunu anlayacağımız bu adamın gerçek adı da değildir; o Armando’dur ve birkaç yıl öncesinden ona garezi olan karanlık ve güçlü mevkilerde sıkı ilişkileri olan bir adam onu öldürmesi için iki tetikçiyle anlaşmıştır. Dahası çok genç yaşta trajik şekilde ölen karısının acısı çok tazedir hala Armando için ve 7-8 yaşlarındaki oğlu da eşinin ailesiyle kalmaktadır. Armando bir an önce onu da alıp ülke dışına kaçmanın planlarını yapmaktadır.

70’li yılların filmleriyle desteklenen bir atmosfer çalışması

Brezilya’nın 70’li yıllarıyla (biraz da kendi çocukluğunun anıları ve hayaletleriyle) yüzleşmenin peşine düşen Mendonça Filho’nun konusunu uzun uzun anlatmayacağım filmi birinci sınıf bir dönem çalışması. Tam da o yılların sinemasını filmde metaforik bir koza dönüştürmeyi bilen yönetmen (Cannes’da çoğu eleştirmen Tarantino’nun “Bir Zamanlar Hollywood’da” filmine atıfta bulunarak iki film arasında özellikle de dönemin filmleri üzerinden paralellikler kurmuştu) “Jaws” ve “Omen” gibi global fenomene dönüşen yapımlar eşliğinde filmin bütününe yayılan bir ruh halini dönemi tariflemekte kullanıyor. Yine o yıllarda dünyayı gezen ve başrolünde Jean-Paul Belmondo’nun yer aldığı Fransız filmi “Agent Secret” (“Le Magnifique” olarak da bilinir) Mendonça Filho’nun filmine de adını veriyor. Dahası filmin neredeyse 50 yıl sonrasına kurduğu köprüde çok önemli bir yer tutan sinema salonunu toplumsal hafızanın sembolik mekanlarından biri haline getiriyor; bunu filmi izlediğinizde çok daha iyi kavrayacak ve belki de bizim memlekete dair de bazı benzerlikler kuracaksınız. 

Cannes gibi bir festivalde En İyi Yönetmen ödülünü almak bir sinemacı için çok önemli bir eşik şüphesiz. Hem Mendonça Filho hem de En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alan Wagner Moura sonuna kadar hak etmişler ödüllerini. Öte yandan Oscar ödüllerinde aynı dalda ödüle aday gösterilen ve bu dalda aday olan ilk Brezilyalı oyuncu olarak tarihe geçen Wagner Moura (kendisini “Narcos”dan beri hayranlıkla izliyoruz) belki Timothée Chalamet, Michael B. Jordan, Leonardo DiCaprio ve Ethan Hawke dörtlüsüne karşı çok şanslı değil ama “keşke” demekten de alamıyoruz kendimizi. Keza En İyi Uluslararası Film dalında da adaylardan biri olan “Gizli Ajan” (ki bu dalda aday olan 5 filmin 4’ü Cannes’dan çıktı, bunu da not etmek lazım) bu yıl ayrıca En İyi Film dalında da aday oldu ki, geçen yılın bir diğer Brezilya yapımı “I’m Still Here”in başarısını tekrarlamış oldu; bu da bir ülke sineması için kayda değer bir başarı olsa gerek. Darısı başımıza mı diyelim, bilemedim.

Uzun lafın kısası, “Gizli Ajan” bir ülkeyi, o ülkenin bir dönemini, o dönemin bir karakterini ve o karakterin ruh halini ustalıkla, incelikle ve derinlemesine ele alan, bunu yaparken de sinemadan referanslarla, tarihsel yaklaşımındaki tutarlılıkla ve mizahtan gerilime uzanan bir skaladaki tüm renkleriyle son derece başarılı bir atmosfer kurmayı beceren özgün bir film. Kaçırmayın. 


Ayrıca okuyun