“Sizi duyduk ve eleştirilerinize hakikaten saygı duyduk. Düşündük, düşünüyoruz, adımlar atıyoruz” demişti İKSV Genel Müdürü Görgün Taner, T24’ten Cansu Çamlıbel’e 13 Kasım 2023’te verdiği röportajında. Taner, kişiler gibi kurumların da hatalar yapabileceğini söyleyip kurum olarak hatalı davrandıklarını kabul ediyordu. 18. İstanbul Bienali’nin küratörünün belirlenme süreci, Türkiye kültür sanat ortamında kurumların karar alış süreçlerinin sorgulandığı bir tartışmanın fitilini ateşledi. Bu tartışma kültür alanındaki aktörlerin karar mekanizmalarının ve alanın diğer aktörleriyle ilişkilenme biçimlerinin demokratikleşmesi için program ortaya koyan bir harekete dönüşmeye yaklaştı, ancak çıkan karşı-enerji İstanbul Bienali’nin ertelenmesi sonucuyla sınırlı kaldı -şimdilik-.
Tartışmalar esnasında hata yaptıklarını kabul etse de Iwona Blazwick’in küratörlüğünde ısrar eden bir İKSV vardı. Ancak “önümüze bakalım, yolda telafi ederiz” anlayışı sanatçılar nezdinde karşılık bulmadı. Buradaki tavrın netliğinin görülmesiyle birlikte; önce, 2008’den beri İstanbul Bienali direktörü olan Bige Örer’in 15 Ocak 2024 itibariyle görevinden ayrılacağı duyuruldu ve yerine Kevser Güler getirildi. Ardından 19 Ocak 2024’te 18. İstanbul Bienali’nin ertelendiği kamuoyuna ilan edildi. Aradan geçen zaman içerisinde bienalin küratörlüğünü kimin üstleneceğini, İKSV’nin bundan sonra nasıl bir bienal politikasıyla devam edeceğini merak ediyorduk ki geçtiğimiz aylarda 18. İstanbul Bienali küratörü olarak Christine Tohmé duyuruldu. Vakıf ve İstanbul Bienali yönetimi açısından Beyrutlu bir küratör ile ‘geri dönmek’ ilk yanıttı aslında. Üstelik bugüne kadar çeşitli kamusal platformlarda yer almış, üretim pratiği de kolektivitelerden beslenen, Türkiye’deki sanatçıların itiraz ettiği yeri duyabilen ve onlarla konuşabilen bir küratör ile gerçekleşen bir cevaptı bu. Bienaller üzerine akademik çalışmalar yürüten Panos Kompatsiaris, bir bienale bakarken o bienalin nasıl dünyalar yarattığıyla ve bunu kimler için yapabildiğiyle beraber o Bienali tartışmaya başlamak gerektiğini savunur. Dolayısıyla küratörün perspektifi, çalışma yöntemi ve pratiği o bienalin dünyasının sınırlarını belirlemeye yardımcı oluyor. Kültürel alandaki kolektivitelerden, alternatif akademilerden ve örgütlenme deneyimlerinden gelen Christine Tohmé ile yoluna devam eden İstanbul Bienali tam da tansiyonun önüne geçecek kapsayıcılıktaki bir bienal tasavvurunu hedefliyor.

Fotoğraf: Salih Üstündağ
18. İstanbul Bienali’nin kavramsal çerçevesi, Beyoğlu Spor Kulübü’nün toplantı salonunda basınla ve çeşitli kültür kurumlarının temsilcileriyle paylaşıldı. İstanbullu Rumlar tarafından kurulmuş bir spor kulübünde açıklamanın paylaşılması Bienal ekibinin politik eleştirilere karşı ikinci yanıtı olarak okunmalı. Hatta bienal tartışmasıyla birlikte şeffaf, adil ve katılımcı bir kültür-sanat ortamı için düzenlenen “Buradan Nereye?” toplantılarındaki soru işaretini de gören bir mekânsal tercihle karşılaşıyoruz. 6-7 Eylül Olaylarından sonra bir daha eski gücüne kavuşamamış bir Beyoğlu hafıza mekânında sunuldu çerçeve metin. Pekâlâ İKSV Salon’da da yapılabilirdi, yapıldığı olmuştu. Gösterişli salonlarda ihtişamlı bir sunum da olabilirdi. Bienalin bir “olay” olarak dinamik yapısına uygun ama aynı zamanda politik bağlamları da kucaklayan bu tür mekânsal tercihler, bienalleri herhangi bir sanat fuarından, herhangi bir sanat etkinliğinden farklılaştıran en önemli unsur. Bunun yanında, böyle bir hafıza mekânında çerçeve sunumunun yapılması dahi eleştirel söyleme alan açması itibariyle de önemli.
Bienal’in üçüncü yanıtı ise, basın toplantısındaki akışta saklıydı bana kalırsa. Etkinlik boyunca vakıf adına kimse konuşmadı, yalnızca İstanbul Bienali direktörü olarak Kevser Güler’i dinledik. “Sanatın ve sanatçıların nefes alacağı özgür bir platform sunuyoruz” konuşmaları yapılmadı. Gerçekten de eleştirileri aldığını göstermeyi hedefleyen bir toplantıyı takip ettik Protokol yok, vakıf yöneticilerine oturma düzeninde ayrılmış bir yer yok, kafamızı her çevirdiğimiz yere yerleşen reklamlar yok. Olması gereken de bu değil mi aslında? Sponsorların görünürlüğü, isimleri, cisimleri ön planda değil. Samimi ve mütevazi bir buluşma. Ama bunun sadece sunumdan ibaret olmaması gerektiğini de söylemek gerekiyor. Bienalin bu yanıtını tamamlayacak olan şey, bir bienal faaliyetinin ardındaki endüstriyi de tartışmaya açmak olabilir. Kültürel alandaki şirketleşmelerin bienalin iddiasını nasıl etkilediğini tartışabilecek bir küratör var 18. İstanbul Bienali’nde. Lübnan’da kültürel alanı besleyen fonların siyasal gelişmelerin ardından nasıl ortadan kalktığına tanık olan, mekanların nasıl kapanmaya yüz tutuğunu deneyimleyen ve bütün bu karanlık tablo karşısında kendi imkanlarını yaratarak sürdürülebilir formlar geliştirmeye kafa yoran bir küratör… Bu paylaşımlara ve deneyim aktarımlarına, doğacak ittifak zeminlerine, eleştirel söylemin zemininin güçlenmesi imkanına güveniyorum.

Fotoğraf: Salih Üstündağ
25 Şubat’taki açıklamada Tohmé, “Üç Ayaklı Kedi”yi katılımcılara sundu. Üç ay boyunca bombalanmış olan Beyrut’tan gelen bir küratörün kavramsal çerçeve sunumunu dinledik. Filistin’e soykırım harekâtı başlatan İsrail devleti, Lübnan’ın başkenti olan Beyrut’u da aylarca bombaladı. Tohmé’nin sunduğu çerçeve ve bienalin hazırlıkları da o günlere uzanıyor ve hiç de kolay oluşmamış aslında bu bağlamın geliştirilmesi. “Ben niye bunu yapıyorum” diye düşündüğü ve debelendiği bir dönemden geçerek gelmiş İstanbul Bienali’ne. Küresel ölçekte kültür kurumları Filistin meselesinde sağa doğru hizalanırken, İstanbul Bienali’nin Filistin’deki soykırımı tanıyan bir bakışla gerçekleşecek olması bir erdem değil elbette. Öyle olmaması bir problem olurdu. Ancak bu tavrı sebebiyle, küresel sanat ortamının tazyiki karşısında “tarafsız” olmaya dair bir çabaya meyletmemiş olmasını takdir etmek gerekiyor. Buralarda duruşunu koruyabilmiş, cüretkâr işler üretebilen, bu sebeple de bulunduğu coğrafyalarda yok sayılan, küresel çağdaş sanat sahnesinde görünmezleştirilen sanatçıları veya kolektifleri İstanbul Bienali’nde görmeyi hak ediyoruz. Bu çabanın kavramsal metinle sınırlı kalmıyor olması gerekiyor. Christine Tohmé, bienal için üç aşamalı, üç yıla uzanan bir program öneriyor. 2026’daki ikinci aşamada, bir akademi oluşturup yerel inisiyatiflerle iş birliği içinde bir kamusal program dizisi geliştirmek gibi bir hedefi var. Beyrut’taki Akademi örneği gibi bir model etrafında bir araya gelmek, sadece sunum ve gösteri ile sınırlı kalmayan, aynı zamanda bir pedagoji geliştirmeyi de hedefleyen bir bienal planlaması gerçekleşiyor. Sağ-neoliberal hegemonyayı da kesebilen bir dördüncü yanıt bu…
Basın toplantısında gelen soruların ardından Bienal krizi de yeniden gündeme geldi. Tohmé omuzlarındaki yükün farkındaydı ve sorumluluğu üstlendiğini açıkça dile getirdi. Tüm ekibin geçmişte yaşananları göz önünde bulundurarak geleceğe yönelik bir yol haritası oluşturduğundan söz etti. Ayrıca şeffaflık, Tohmé’nin de konuşmasında birkaç kez altı çizilen bir kavram oldu. Aslında küratöryal çerçeve sunulmadan önce İKSV tarafından krize dair söz alınsaydı tam da şeffaflık adına önemli bir adım daha atılmış olurdu. Ama krize dair sorulan soruların geçiştirilmemesi, agresif karşılanmaması da kat edilmiş bir aşama. Tohmé’nin de dediği gibi, “devrim değilse de evrim”. Ama bütün bu açıklamalarda benim en önemsediğim vurgu, sorumluluk vurgusuydu. Hannah Arendt’in kavram haritasının içinden konuşursak, bu sorumluluk bize küratöryal etiği de düşündürüyor: Küratörün kültür-sanat ekosistemine karşı sorumluluğunun altını çizen bir etik veya ortak dünyalar kuran bir küratöryal çerçeve kurma sorumluluğu bir arada… Ama bir başka şeyi daha düşündürüyor. O da küratör-yazar Paul O’Neill ve Mick Wilson’ın küratörlüğü, açık uçlu kültürel karşılaşmalarda bir tür “kültürel arabulucu” olarak tariflemeleri… Tohmé’nin üstlendiği arabuluculuk görevi, aynı zamanda kültür sahnesindeki değişim talebiyle de yoğun bir mesai içerisinde olacak.
Gelelim, “Üç Ayaklı Kedi” metaforuna… Üç istikametten bakmak istiyorum metafora. İlk istikamet; işaret ettiği aksak yürüyüşle, dengede durma çabasıyla, tökezleme davranışlarını da kabul edişiyle “Üç Ayaklı Kedi” değil ama, konuşturmak istediği plan bana iyi geldi. Ağır aksak hallerimize, düşmeme gayretimize işaret ediyor bu metafor. Çaresizliği değil, ayakta durma çabasını, her şeye rağmen bir ritme sahip olduğumuzu düşündürüyor.
Şöyle başlıyor metin:
“Kentin sevilen ve sayılan bu sakini, sokakların arasından süzülür, gözden kaçanların izini sürer ve gerinerek güneşin tadını çıkarır. Zekâsı ve cazibesiyle mahalleliler ve yoldan geçenler için kural tanımaz bir yoldaş rolüne bürünür. Binlerce yıllık evcilleşmeye rağmen tehlikeler karşısında yabaniliğini korur.”
İkinci istikametten baktığımda gördüğüm şey şu: Geçtiğimiz aylarda büyük bir kamusal itiraza rağmen çıkan 7527 Sayılı Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, Tohmé’nin de metinde işaret ettiği yoldaşlık rolüne açıktan savaş açıyordu. Bu savaşın ardından şehrin sokaklarının kediler için de diğer sokak hayvanları için de güvenli mekanlar olmadığının kaygısını yaşıyoruz bir süredir. Bu tedirginliğin ya da bu gerilimin kavramsal çerçeveye girememiş olması, sadece artikülasyonundan söz etmiyorum- bence metnin yetemediği yerlerden biri. Ama öte yandan bu metaforun kulağı tırmalayan bir başkanı yanı da var. O da kavramın antroposentrik çağrışımlar barındırması… Üçüncü istikamet burası… ‘Üç Ayaklı Kedi’, kavramın ardında anlatılmak istenen potansiyeli ifade etmeye yeten bir metafor olmamış. Eksik bedenlerin, kusurlu bedenlerin bir sanatsal söylemin, bir temsil modelinin içine bu şekilde sıkıştırılması, ona, o varlığa insan merkezli düşüncenin hegemonyasından baktığımızı göstermez mi? Bu eksikliği işaretlenen bedenin bir kediye ait olması, onun bedenini bu şekilde konuşuyor olabilme imkanını bize tanıyor mu? ‘Üç Ayaklı Kedi’yle anlatılmak istenen meram için daha iyi bir metafor bulunabilirdi. Küratöryal metinde, yönümüzü bulmaya çalışırken öğrendiklerimize de yer veriliyor. Öğrenmeye, parçalarımızı bulmaya, yeniden kaybetmeye, yeniden bulmaya ihtiyacımız var! Aksi takdirde Tohmé’nin de ifade ettiği gibi “dünyaya bir yere, biz başka bir yere” duygusuyla çok kez yüzleşmek zorunda kalabiliriz.