“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

DENİZ ÜSTER: KUTSAL OLAN, SÜREKLİ YENİLENME VE KENDİNİ ADAPTE ETME KAPASİTESİDİR

Deniz Üster
Deniz Üster

.artSümer’de açtığı ‘Tutuşma ve Kavuşma: Biz’in Nehri’ sergisiyle gezegeni sessiz tükenişe sürükleyen insan merkezcilikten uzaklaşıp doğanın adaletine dönen Deniz Üster, ‘var olmanın’ anlamını yeniden tarif ediyor:

İnsanın kendini merkeze yerleştirdiği çağ, gezegeni sessiz bir tükenişe sürüklüyor. Sanatçı Deniz Üster, .artSümer’de açılan ‘Tutuşma ve Kavuşma: Biz’in Nehri” sergisiyle bu merkezin dışına, başka bir varoluşun eşiğine davet ediyor bizi. Sergi, yaşamın başlangıcına, türlerin kolektif dayanıklılığına ve doğanın adaletine dönerek ‘var olmanın’ anlamını yeniden tarif ediyor. Bu yeniden tarif, sanatçının pratiğinde mikroorganizmalardan minerallere uzanan çoklu varoluş tahayyülüne dönüşüyor; sanatçı, hayatta kalmanın bireysel güçte değil, birlikte var olmanın sezgisel bilgeliğinde saklı olduğunu hatırlatıyor.

Üster’le bu çağın yorgun insanına karşı birlikte var olmanın imkânlarını, türler arası dayanışmayı ve ‘biz’ olmayı konuştuk.

Sergide yaşamın başlangıcı ve kolektif birlik fikri öne çıkıyor. Bu kavramları işlerken hangi düşünsel, bilimsel ya da sanatsal referanslardan beslendiniz?

Tutuşma ve Kavuşma: Biz'in Nehri" başlığı, serginin temel felsefesini oluşturan iki ana kavramdan doğdu. "Tutuşma", çizimlerdeki yaşamın ilk kıvılcımını ve yaşamın başlangıcına dair farklı teorileri temsil ederken, bazı heykellerde de-extinction projeleri aracılığıyla yaşamın insan eliyle "yeniden tutuşturulması" fikrine değiniyorum. "Kavuşma" kelimesi ise "eşit hacimli iki nehrin birleşerek birlikte aktığı nokta" anlamına gelen "confluence" teriminden beslenir ve heykellerde güçlü bir birleşme hissi uyandırır. "Biz'in Nehri" alt başlığı ise bu metaforu pekiştirerek, tüm organizmaları kapsayan kolektif bir varoluşa vurgu yapıyor.

2024'teki "TERRA NULLIUS: Yerçekiminin Hasadı" sergimde, uzaydaki kolonizasyon ve yapay yaşam başlangıcı üzerinden adalet kavramını ele almış, mikroorganizmalardan minerallere kadar tüm temel güçleri kapsayan kapsayıcı bir çoğulculuk önermiştim. Ancak insanlık olarak bu çoğulculuğa ulaşmakta zorlandığımız aşikardı. Bu yeni sergimde ise geleceğe değil, yaşamın Dünya'da nasıl başladığına ve bazı canlılar tarafından sürdürülebilirliğin çoğulcu yollarla nasıl sağlandığına odaklandım. Evrimsel olarak "ilkel" görünen ama sosyal olarak "gelişkin" olan hayvan topluluklarından öğrenebileceklerimizi araştırarak, kolektif varoluşun farklı ve daha uyumlu yollarını keşfetmeyi amaçladım.

Eserlerinizde ‘hayatta kalma mücadelesi’ yerine işbirliği ve özveriyi öne çıkarıyorsunuz. Bu yaklaşım günümüz dünyasının ekolojik ve toplumsal krizleriyle nasıl kesişiyor?

Çalışmalarımda iş birliği ve özveriyi, bir tür olarak hayatta kalmanın en temel ve etkili yöntemi olarak ele alıyorum. Evrimsel tarihte karıncalar ve termitler gibi tümtoplumsal hayvanlar, iş bölümü ve süperorganizma yapıları sayesinde müthiş bir ekolojik başarıya ulaşmıştır. Bu işbirlikçi yaşam tarzı, bireysel sınırları aşan kolektif bir güç yaratarak, enerjiyi sadece kişisel değil, tüm koloninin varlığına odaklamayı sağlar. Bu bakış açısı, iklim değişikliği, biyoçeşitlilik kaybı ve salgın hastalıklar gibi günümüz küresel sorunlarıyla doğrudan kesişiyor. Bu karmaşık sorunlar, bireysel çözümlerle aşılamayacak kadar büyüktür. İnsanlık da artık tümtoplumsal hayvanlar gibi bir 'süperorganizma' olarak hareket etme ihtiyacını hissediyor. İklim değişikliğiyle mücadele veya COVID-19 pandemisi, uluslararası iş birliği ve kolektif eylem olmadan başarılı olunamayacağının en somut örnekleridir. Kiribati gibi ada ülkelerinin kaderi, küresel çapta ortak hareket etme zorunluluğumuzu açıkça gösteriyor.

Maine Üniversitesi'nden çıkan bir çalışma, insan evriminin 'kültürel evrim' adında yeni bir evreye girdiğini ve insanlığın genetik bireylerden ziyade, kültürel gruplar olarak işleyen bir süperorganizmaya doğru evrildiğini öne sürüyor. Eğer iş birliği yerine bireysel çıkar ve rekabeti sürdürürsek, kaynakların tükenmesi ve ekosistemin geri dönülmez zararlar görmesi kaçınılmazdır. Gerçek hayatta kalma gücü, birbirimize tutunmakta, birbirimiz için özveride bulunmakta ve ortak bir gelecek inşa etmekte yatıyor; yani kolektif bir "Biz" anlayışını benimsemekte.

Eserlerinizde jeoloji, biyoloji ya da antropoloji gibi bilimsel alanlarla spekülatif kurguyu yan yana getiriyorsunuz. Sanatla bilimin bu geçişken ilişkisi sizin pratiğinizde nasıl bir karşılaşmaya dönüşüyor?

Sanat pratiğimin temelinde, bilimsel araştırmalar ve spekülatif kurgu arasında dinamik bir diyalog yatıyor. Bu iki alan, birbirini tamamlayan ve iç içe geçmiş ana damarlar gibidir; sadece yan yana durmakla kalmayıp, birbirlerinin varoluşunu mümkün kılan simbiyotik bir ilişki içindeler. Süreç genellikle jeoloji, biyoloji, antropoloji gibi bilimsel bir merakla başlıyor. Bu bilimsel bilgiyi, hipotezi veya canlı türü davranışını ilk aşamada titiz bir temsiliyetle, neredeyse belgeselci bir sadakatle ele alıyorum. Gerek heykel malzemeleriyle gerekse kurşun kalemle, bu girdiyi gerçekçi bir yaklaşımla modelliyor, hatta bazen belli bir hafızaya ait maddenin kendisi heykellerimin bir parçası haline gelebiliyor. Ancak hemen ardından, bu imgeyi veya bilgiyi orijinal bağlamından dikkatlice kopararak spekülatif kurgu aşamasına geçiyorum. Onu özel olarak kurguladığım yeni bir uzamsal düzlemde yeniden tanımlıyor; ölçeklerini değiştiriyor ve beklenmedik unsurlarla ilişkilendiriyorum. Bu süreçte amaç, nesnenin veya bilginin özgün anlamını silmek değil, aksine onu bir temel olarak kullanarak üzerine yeni bir öyküleme katmanı inşa etmektir. Bu 'anlatı içinde anlatı' stratejisi, desenlerimde ve heykellerimde merkezi bir rol oynar. Çalışmalarımda anlatıyı katmanlandırarak izleyiciyi bir ikilemde bırakmayı, farklı bağlamlar arasında düşündürmeyi amaçlıyorum. Böylece bilim, bana yapı taşlarını ve sorgulama biçimlerini sunarken; sanat, bu yapı taşlarını bir araya getirerek olasılıklar dünyasını yaratıyor ve bu olasılıkları duyusal bir gerçekliğe dönüştürerek, izleyiciyle duygusal, eleştirel ve entelektüel bir köprü kuruyor.

Sanat pratiğinizde uzun süredir “birlikte varoluş” ve “ütopyacı anlatılar” üzerine düşünüyorsunuz. Bu sergi, o çizginin neresinde duruyor?

Sanat pratiğimin çekirdeğini oluşturan 'birlikte varoluş' ve 'ütopyacı anlatılar' temaları, son dönemdeki çalışmalarımla birlikte yeni bir evreye ve ölçeğe taşınıyor. Geçmişte çoğulcu ve ütopyacı anlatılarımı filmlerimde ve performans içeren yerleştirmelerimde halk topluluklarıyla, genellikle kolektif üretimlerle hayata geçiriyordum. Bu yoğun ve büyük bütçeli projeler, farklı kültürlerden insanları bir araya getirme sorumluluğunu da beraberinde getiriyordu ve bu süreç, ortaya çıkan projeler kadar besleyici ve tatmin ediciydi. Ancak hayatımdaki kişisel ve ailevi değişimler, beni bu denli yoğun çalışma şekline bir süreliğine veda etmeye ve daha içe dönük, detaylara odaklanan bir üretim biçimine yöneltti. Bu dönüm noktası, beni 'birlikte varoluş' ve çoğulculuk konularına yeni bir bakış açısıyla yaklaşmaya itti. İnsan grupları üzerinden araştırdığım çoğulculuk olasılıklarını, artık insandan öte organizmaların sosyolojisi üzerinden incelemeye başladım. Bu yeni odak noktasıyla birlikte desen yapmayı yeniden keşfettim ve minyatür heykellere yöneldim. Mikroorganizmalar, biyolojik koloniler veya tümtoplumsal hayvanların karmaşık yapıları gibi konular, benden çok daha yakından bir bakışı, daha detaylı bir gözlemi ve farklı bir sanatsal mesafeyi gerektiriyordu. İşte bu sergi, tam da o 'yakından bakmayı gerektiren mesafede' konumlanıyor. Geçmiş pratiğimin temelindeki ütopyacı arayış devam etse de, bu sergi, 'Biz'in Nehri'ni, insan algısının ötesindeki küçük ama evrimsel olarak muazzam iş birliği örneklerinde arayan o yaklaşımı pekiştiriyor ve farklı bir ölçekte potansiyelleri açığa çıkarmayı hedefliyor.

Bu sergi için araştırma ve üretim süreciniz nasıl ilerledi? Sizi en çok hangi an dönüştürdü?

Bu sergi için araştırma ve üretim sürecim, beni en temel varoluş sorularına götüren, çok katmanlı bir keşif yolculuğu oldu. Beni en çok dönüştüren anlardan biri, çoğulculuğun ve kolektifliğin insan algısının ötesindeki, 'birey' ve 'topluluk' sınırlarını muğlaklaştıran biçimlerini fark etmemdi. Özellikle metal duvar heykellerimde ele aldığım Hidra, Physalia Physalis ve Taraklı Medüz (Ktenefor) gibi hayvanların yaşam biçimleri bu anlamda önemliydi. Tümtoplumsal bireylerin oluşturduğu topluluklar daha tanıdık olsa da, bu canlılar kolektifliği bambaşka bir seviyede yaşayarak 'birlikte varoluşun' sınırlarını zorluyorlar. Örneğin, her parçası yeni bir organizmaya dönüşebilen Hidra'da birey-topluluk sınırı muğlakken, Physalia Physalis farklı görevleri üstlenen poliplerden oluşan ve tek bir süperorganizma gibi hareket eden bir kolonidir. En az 600 milyon yıl önce ortaya çıkan Taraklı Medüzler ise hasar görmüş iki bireyin bir araya gelerek tek, işlevsel bir 'kimera' oluşturabilmesiyle kolektifliğin şaşırtıcı bir formunu sunarlar. Bu birleşme, onların karmaşık bir 'kendini tanıma' sistemine sahip olmamasından ve hücrelerinin 'birlikte işlev görebilir miyiz?' sorusuna odaklanmasından kaynaklanır. Bireysel genetik kimliğin akışkanlaştığı bu durum, kolektivizmin nihai formunu gözler önüne serer. Bu hayvanların yüz milyonlarca yıldır formlarını pek değiştirmeden varlıklarını sürdürmesi, özellikle Hidra'nın kök hücreleriyle adeta ölümsüzlüğün sırrını bulması, beni 'evrimsel başarı' ve 'hayatta kalma' kavramlarını yeniden sorgulamama neden oldu. Belki de sürdürülebilirliğin anahtarı, karmaşıklığı artırmak yerine, bu kadim kolektif ve hücresel iş birliği modellerini anlamakta ve onlardan ilham almakta yatıyordur. Bu sergi, bu derinlikli dönüşümü ve çok katmanlı yaşam derslerini görünür kılma çabasıdır.

Bilimsel kaynaklarla çalışırken sizi şaşırtan ya da yeni bir bakış açısı kazandıran hangi bulgularla karşılaştınız?

Araştırma sürecimde beni en çok şaşırtan bulgu, homokiralite gizemi oldu. Yaşamın kökenine dair bu temel soru, biyolojik moleküllerin çoğunun ayna görüntüsü gibi iki biçimde (enantiyomer) var olmasına rağmen, Dünya üzerindeki yaşamda aminoasitlerin sadece 'sol elini', şekerlerin ise 'sağ elini' tercih etmesidir. Bu durum, sanki bir çift ayakkabının sadece bir tekinin kullanılması kadar şaşırtıcıdır. Örneğin, aynı atomlardan oluşan ancak farklı uzaysal düzenlenişe sahip karvon molekülünün bir enantiyomeri kimyon, diğeri nane gibi kokar. Bu, homokiralitenin ne denli temel ve dönüştürücü bir etkiye sahip olduğunu gösterir. Bu olgu, yaşamın başlangıcında neden tek bir 'el'in tercih edildiğini sorgulatıyor: Bu, karmaşık yapıların oluşumu için gerekli bir 'kolektif anlaşma' mıydı, yoksa tamamen rastlantısal mıydı? Moleküler düzeydeki bu tekdüzelik, yaşamın temel yapı taşlarının dahi belirli bir düzen ve uyum içinde var olması gerektiğini düşündürüyor. Bu gizem, sanatımda temel yapıların ardındaki düzeni ve potansiyel rastlantısallığı keşfetmeye yöneltti beni.

Çalışmalarınızda insanı doğanın merkezinden çekip farklı yaşam formlarıyla eşitleyen bir bakış var. Bu yaklaşım izleyicide nasıl bir farkındalık yaratmayı hedefliyor?

Sanatsal çabam, insanı varoluş hiyerarşisinin tepesinden indirip, çoktürlü bir varoluşun eşit ve karşılıklı bağımlı bir parçası olarak konumlandırmayı hedefler. Antroposentrik yaklaşımın getirdiği haddini bilmezlik yerine, insanlık için erdem temelli yeni bir varoluş biçimi öneriyorum. Gaia hipotezinde olduğu gibi, Dünya ve biyolojik sistemleri tek bir bütün olarak işler ve biz de bu sistemin bir bileşeniyiz. Bu perspektifle, insanı mikroorganizmalardan kadim hayvanlara kadar tüm yaşam formlarının oluşturduğu engin, karmaşık ve karşılıklı bağımlılık içindeki ağın onurlu bir halkası olarak konumlandırıyorum. Eylemlerimizin karakterimizi nasıl şekillendirdiği, dış dünyaya yaptıklarımız kadar önemlidir. Bu yaklaşım, izleyicide insan merkezli hiyerarşileri sorgulayan temel erdemler ve farkındalıklar yaratmayı amaçlıyor. Hidra'nın ölümsüzlüğü veya Ktenefor'un genetik farklılıkları aşarak tek bir kimera oluşturabilmesi gibi örnekler, 'gelişmişlik' ve 'üstünlük' tanımlarımızı yeniden gözden geçirmemizi gerektiriyor. Mikroorganizmaların bile kendi başına varoluşsal değeri vardır. Bu eşitleme, 'birlikte varoluşun' gücünü vurgulayarak iş birliği ve duyarlılık erdemlerini pekiştirmeyi amaçlar. Karınca kolonilerinden Physalia Physalis'in poliplerine kadar, bireysel varoluşun ancak kolektif içinde anlam bulduğu örnekler, küresel krizlerle başa çıkmak için bize güçlü modeller sunuyor. Kısacası, bu yaklaşım, izleyicinin kendi varoluşunu daha büyük bir resmin içinde konumlandırmasına, insanın ayrıcalıklı olmadığını anlamasına ve haddini bilen, iş birlikçi, takdir eden ve özenli bir karakter geliştirerek daha kapsayıcı ve sürdürülebilir bir dünya görüşüne ulaşmasına aracılık etmeyi hedefliyor.

“Birey tek başına var olamaz, ancak ‘Biz’ içinde yeniden tanımlanır” diyorsunuz. Bu düşünce sizin kişisel hayatınızda nasıl karşılık buluyor?

Bireyin tek başına var olamadığı, 'Biz' içinde yeniden tanımlandığı felsefesi, kişisel yaşamımın da temel dinamiklerinden birini oluşturuyor; hem insan merkezli ilişkilerimde hem de insandan öte olanla kurduğum bağlarda bu 'Biz' kavramını deneyimliyorum. İnsan merkezli 'Biz'e baktığımızda, İskoçya'daki 'Minority Ethnic Women’s Participation Project' gibi sivil toplum projelerinde aktif rol aldım. Bu projelerde etnik azınlıklardan kadınların sivil katılımını artırmak amacıyla atölye çalışmaları düzenledik ve toplulukların arazi ve binalar üzerindeki mülkiyet haklarını güçlendiren konularda sunumlar organize ettim. Hatta yaşadığım kasabanın toplum meclisine katılarak, kolektif bir sesin parçası olarak yerel yönetim kararlarını etkileme fırsatı buldum. Gönüllülük, tekil çabaların ötesine geçerek, ortak bir amaç etrafında bir araya geldiğimizde yaratılan sinerjinin bireysel varlığımı çok daha anlamlı kıldığını gösteren vazgeçilmez bir ön koşul. 'Biz'i insandan öteye taşıdığım, gezegendeki diğer tüm varoluş biçimlerini kapsayan alan ise evimin bahçesiyle başlıyor. Bahçemizdeki çimenleri kaldırarak, bir bölümünü bostana, diğer bölümünü ise küçük bir göletin bulunduğu, kendi ekosistemini barındıran yaban hayatı ve yosun bahçesi konseptinde bir yaşam alanına dönüştürdük. Bu, sadece bir bahçecilik faaliyeti değil; aslında toprağın, suyun, mikroorganizmaların, bitkilerin ve küçük canlıların oluşturduğu o büyük 'Biz'in bir parçası olma, bu akışa katılma ve ondan öğrenme pratiğidir. Bireysel varlığımın, bu geniş, elemental ve sürekli akış halindeki varoluş nehri içinde sadece bir kol olduğunu her gün yeniden deneyimliyorum.

Bugün hangi yeni birliktelik biçimleri ya da kolektif yaşam modellerine en çok ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyorsunuz?

Bugün en acil ihtiyaç duyduğumuz yeni birliktelik biçimleri ve kolektif yaşam modelleri, ‘çoktürlü' bir varoluşu kucaklayan yaklaşımlar olmalı. Geleneksel olarak 'birey' ve 'toplum' kavramlarını sadece insan ölçeğinde tanımlamaktan vazgeçip, tüm canlıları ve elemental güçleri de kapsayan geniş bir 'Biz' anlayışına geçiş, kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu, sadece Dünya üzerindeki mevcut ilişkilerimiz için değil, potansiyel olarak başka gezegenlerdeki varoluş biçimleriyle kuracağımız gelecekteki ilişkiler için de hayati öneme sahiptir. Özellikle ekolojik birliktelik modellerine acil ihtiyacımız var. Doğayla düşmanlık değil, derin bir ortakyaşam ilişkisi kurmalı; kentlerimizi yaban hayatına alan açacak şekilde tasarlamalı, tarım uygulamalarımızı toprağın mikrobiyal yaşamını destekleyecek şekilde dönüştürmeliyiz. Cıvık mantarların veya bakteriyel kolonilerin gösterdiği özveri ve iş birliği, 'en güçlünün hayatta kalması' yanılgısından sıyrılarak 'birlikte var olmanın hayatta kalmayı mümkün kıldığı' yeni bir paradigmaya geçiş için bize ilham verebilir. İkinci olarak, kavramsal ve etik 'yeniden birleşme' modellerine ihtiyacımız var. Türler arası hiyerarşileri altüst etmeli, insanı varoluşun uçsuz bucaksız, birbirine bağlı ağındaki konumunu sorgulamaya davet etmeliyiz. Bu, adalet kavramını sadece insanlar arası değil, türler ve elementler arası bir sorumluluk alanı olarak genişletir. Önceki sergimde de ele aldığım gibi, Dünya dışındaki gezegenleri 'sahipsiz toprak' ilan edip 'terraforming' etme fikri, insan merkezci ve sömürgeci zihniyetin bir uzantısıdır; yeni birliktelik modellerimiz evrenin herhangi bir köşesindeki potansiyel yaşama da saygı duymalıdır. Bu modeller sadece soyut felsefi tartışmalarda kalmamalı, somut yönetişim ve ekonomik yapılara da yansımalıdır. Özetle, bugün temel gerekliliğimiz, yaşamı ve varoluşu 'ben' ve 'biz' kavramlarının çok ötesinde, her bir elementi ve her bir yaşam formunu içine alan, radikal ve sistemik bir 'çoktürlü birliktelik' bilinci ve bunu pratiklere dönüştürecek yeni modellerdir.

Sergiden ayrılan birinin aklında hangi soru ya da duygu kalsın isterdiniz?

Sergiden ayrılan her ziyaretçinin zihninde, 'Ben' kavramının sınırlarını zorlayan temel bir sorgulama kalmasını arzu ederim: 'Bireysel ve türsel varoluşumuzun sürekliliği için neyi feda etmeye hazırız ve bu fedakarlıklar kimin 'Biz'ini inşa ediyor?' Mevcut hiyerarşilerin ve yerleşik 'doğal düzen' anlayışlarının ne kadar akışkan ve yoruma açık olduğunu sorgulasınlar. De-extinction gibi bilimsel ilerlemelerin hem umut veren hem de etik ikilemler barındıran potansiyelleriyle yüzleşsinler. Yok olmuş bir türü yeniden hayata döndürmenin, sadece o türün kendi 'Biz'ini mi yeniden inşa ettiği, yoksa mevcut ekosistemin dengesini nasıl etkileyeceği gibi karmaşık soruları zihinlerinde taşısınlar. Amacım, tek bir kesin yargı yaratmak değil; aksine, cevabı olmayan, birkaç gün boyunca akıllarını meşgul edecek sorular bırakmak. Ziyaretçi, bireysel rekabetin veya türsel üstünlüğün ötesinde, özveri ve iş birliğinin, en basit organizmalardan gezegenin en eski minerallerine kadar tüm varoluş biçimlerinin sürekliliğindeki rolünü yeniden düşünsün.

“Hidra Tapınağı”nda merkezi olmayan, sürekli kendini yenileyen bir hücre toplumu kutsal bir mimariye dönüşüyor. Bu yapı sizin için kolektif yaşamın ütopya fikriyle nasıl buluşuyor?

Geleneksel ütopyalar mükemmel bir insan toplumu ve değişmez bir yapı üzerine kurulurken, Hidra Tapınağı ütopya fikrini sürekli bir oluş ve yeniden tanımlanma hali olarak ele alıyor. Bir hidranın hücreleri gibi, her parçanın bütünün potansiyelini taşıdığı, merkezi otoriteye ihtiyaç duymadan kendini onarıp çoğaltabildiği bir yapı hayal edin. Bu, “en güçlü olanın hayatta kalması" dogmasının ötesinde, özveri, iş birliği ve esnekliğin kolektif varoluşun temel taşları olduğu bir ütopyadır. Kutsal olan, durağan bir dogma değil, yaşamın sürekli yenilenme ve kendini adapte etme kapasitesidir. Hidra Tapınağı koordinasyon ve öz-örgütlenmeden ilham alarak, doğanın kendiliğinden ortaya çıkardığı iş birliği ve denge mekanizmalarının mimari bir formudur. Bu yapı, hiyerarşiden arındırılmış, sürekli evrilen ve kendini yenileyen bir kolektif varoluşun manifestosudur. Mükemmel ve bitmiş bir dünya değil; aksine, sürekli akan bir nehir gibi, her an kendini yeniden inşa eden ve çoğulcu bir 'Biz'in daimi hareketini kutsayan bir ütopyadır.

Ayrıca okuyun