“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

YASEMİN ÖZEK: AİDİYET DUYGUSU EN TEMEL İHTİYAÇ

Yasemin Özek
Yasemin Özek

Mübadil hikayeleri anlattığı ‘İki Gözüm Despina’ ve ‘Angeliki ile Mehmet/ Eski Zamandan Bir Beyoğlu Aşkı’ romanlarıyla dikkat çeken Yasemin Özek, yeni romanı ‘İstanbul Limonatası’nda okuru Dario’nun Amerika’da kurduğu hayatın kırılma anından 70’ler ve 80’lerin İstanbul’una, özellikle de Adalar’ın çok katmanlı hafızasına uzanan sarsıcı iç yolculuğa davet ediyor. Özek, “İnsanın en temel ihtiyaçlarından biri aidiyet duygusu. Yalnız gelip yalnız gidiyoruz ama yaşadığımız süre boyunca ailelerimizden başlayarak dostlarımızla, çevremizle, şehrimizle bir bağ kuruyoruz. Görülme arzumuz, tüm yaşamamız boyunca elimizden tutuyor” diyor.

‘İstanbul Limonatası’nı yazma fikri nasıl çıktı?

Bu hikâyenin çıkışı bundan beş sene öncesine dayanıyor. İkinci romanım ‘Angeliki ile Mehmet’ okurlarla buluşmuştu ve romanın devam serisi olan ‘Bu Böyle Yarım Kalmayacak’ üzerine çalışıyordum. Sevgili Moshe Aelyon, YouTube kanalındaki programına konuk almıştı beni. İki Beyoğlu âşığı, Angeliki ile Mehmet’i, Beyoğlu’nun eski günlerini konuştuğumuz keyifli bir program çekmiştik: ‘Balık Pazarı’nda Aşk’. Program sayesindeki tanışıklığımız kısa sürede dostluğa dönüştü ve sohbetlerimiz devam etti. Moshe de tıpkı benim gibi İstanbul, Beyoğlu sevdalısı ve şehrin hafızasını tutmayı sevenlerden. Haliyle sohbetlerimiz de dönüp dolaşıp İstanbul’a, Beyoğlu’na ve adalara dayanıyordu. Ortak özlemlerimiz, İstanbul sevgimiz, onun hayata dair anlattıkları, benim kişisel anılarım, gözlemlerim, hissettiklerim içimde farklı bir heyecan uyandırdı ve ‘İstanbul Limonatası’nı yazmaya karar verdim. Ama bu sefer Beyoğlu’nun yanı sıra İstanbul’un farklı semtlerinde de dolaşalım, hatta şehirden biraz çıkıp şöyle bir vapura binelim ve Adalar’a gidelim istedim.

Kent romanları, İstanbul’u böyle başrolde okuyabildiğimiz edebiyat eserleri sayesinde bir yanıyla yaşadığımız şehri başka yönleriyle tanıyoruz bir yanıyla da sanki hüzün veriyor. Çünkü herkes kendi İstanbul’unu biraz kaybetmiş gibi hissediyor. Sen ne düşünüyorsun?

Bu his, nesilden nesile devam ediyor bence. Ben mesela çocukken anneannemde kalmaya Beyoğlu’na gittiğimde, ne zaman İstiklal Caddesi’ne çıksak, anneannem ‘Eski hâli daha güzeldi, çok bozuldu’ diye dertlenirdi. Sonraki yıllarda annem, bugünse ben aynı şeyi söylüyorum. Kim bilir bundan on beş, yirmi sene sonra da bugünün gençleri aynı şeyi söyleyecek. Ama ben umudunu kaybetmeyenlerdenim. İstanbul müthiş bir şehir. Tarihten bugüne her ne yaşarsa yaşasın devrilmez bir başrol gibi dünya sahnesinde. Keza Beyoğlu da öyle. Sokakları, semtleri, çiçekleri, insanları, karmaşası ve sığdırdığı milyonlarca yaşamı ile binlerce hikâye sunuyor. Evet, bir taraftan hızlı bir değişime uğruyor ama bir taraftan da büyüsünü korumaya çabalıyor. İstanbul’un bendeki karşılığı da bir şehirle değil de bir insanla ilişki gibi. Sevgimin yanı sıra beni kendine küstürdüğü, hayal kırıklığına uğrattığı ya da yorduğu zamanlar oluyor elbet ama bir dosttan vazgeçememek gibi ona da arkamı dönemiyorum bir türlü; ne yaşamımda ne de yazdığım romanlarda.

Senin İstanbul’unun değişmezleri nedir, biraz onu konuşalım mı?

Beyoğlu, Kuzguncuk, Kurtuluş ve Adalar… Hepsi de İstanbul’un çok kültürlü yaşamını en kuvvetli görebildiğiniz yerler. Bugün maalesef dostlarımız gitmek zorunda kaldığı için geçmişteki kadar yoğun değil o yaşam ama yine de izlerini, kattıkları güzellikleri bulabiliyoruz bu semtlerde. Ben, yılbaşı ağacını hayatımda ilk kez anneannemin Rum komşusunda görmüş, bir başka komşusunda paskalya yumurtasını nasıl boyadıklarını izlemiştim. Anneannemin onlardan öğrendiği mezeler bizim de mutfağımızda yerini almıştı. Şanslıyım ki tüm bu kıymetli değerleri bizzat görerek büyüdüm. Bugün Beyoğlu’nda vazgeçmediğim dükkânlar var hâlâ. Onların kıymeti değişmez benim için. Bazıları maalesef kapandı. Bazıları hâlâ hayatımızda. Balık Pazarı’na ne zaman girsem Üç Yıldız Şekerleme’ye gidiyorum. Onu orada gördükçe umudum bir kez daha artıyor. İnci Pastanesi, Rebul Eczanesi gibi önemli mekânların maalesef yerleri değişti ama hâlâ olmalarıyla teselli buluyorum. Ha bir de Casa Botter gibi müthiş bir mekâna kavuştuk; bu beni sahiden çok mutlu ediyor. Yakın gelecekte de Markiz’le yeniden buluşmayı dört gözle bekliyorum. Kurtuluş’taki mezeciler, Beyoğlu’ndaki meyhaneler, adalardaki dükkânlar. Alışverişimi olabildiğince buralardan yapmayı, bizzat oralarda yemek yemeyi tercih ediyorum. Gidenleri özlüyorsak, kalanlara sahip çıkmalıyız.

‘İstanbul Limonatası’ şehrin, adaların hafızasını tutsa da roman, bastırılmış duygulara, aile bağlarına ve aidiyet hissine parmak basıyor. Hangi his daha baskın senin için?

Roman, Dario karakterinin çocukluğundan, yetişkinliğine tüm yaşamını iç içe bir kurguyla sunuyor. Bir yaşam hikâyesi olduğu için bahsettiğiniz bu duyguların hepsi var. Birini diğerinden ayırmak zor. Ama insanın var olduğu her yerde aidiyet duygusu ister istemez rol çalıyor diğerlerinden. Çünkü insanın en temel ihtiyaçlarından biri aidiyet duygusu. Yalnız gelip yalnız gidiyoruz ama yaşadığımız süre boyunca ailelerimizden başlayarak dostlarımızla, çevremizle, şehrimizle bir bağ kuruyoruz. Görülme arzumuz, tüm yaşamamız boyunca elimizden tutuyor. Bu istek kimi zaman bizi olmadığımız gibi konuşmaya, davranmaya itebiliyor maalesef. Halbuki hepimiz bir bütünün parçası olsak da tüm duygularımızla biriciğiz. Bu romanda da hayatın bizi farklı duygularla sınamasını, kendimize ve özümüze kavuşma cesaretini anlatırken ön yargılardan uzak, saygıyla bakabilmemizin altını çizmek istedim.

Şehir hafızasını anlatmanın yanı sıra göç konusunu da hemen her romanında ele alan bir yazarsın. Göç kavramının sendeki karşılığından bahseder misin? Göç dendiğinde en çok hangi duyguyu hissediyorsun?

Özlem ve hüzün. Göç, bir insanın yaşadığı yerle vedalaşması, fiziken gitse de kalbinin hep o geçmişte, anılarda atması bence. Veda ettiğiniz yeri unutmak, onca anınızı, onca yaşanmışlığı yok etmek mümkün mü?

Tam da bu sebeple bir anımı anlatmak istiyorum. 35 yaşındayken İstanbul’dan Atina’ya göç etmiş, yetmiş yaşında İstanbullu Rum bir okurum vardı. Yüz yüze tanışmamıştık ama o benim bütün kitaplarımı okumuş ve mesajlaşmıştık. İlk romanım ‘İki Gözüm Despina’nın Yunanca basılmasının ardından söyleşi için Atina’ya gittim ve bu hanımefendiyle kahve için sözleşip, Syntagma Meydanı’ndaki bir otelin kafesinde buluştuk. Yıllarca İstanbul’a gitmemiş, gittiğindeyse Beyoğlu’na ayak basmamış. Düşünün, tam 35 sene! Yakasına taktığı broşu gösterdi; 18 yaşına girdiğinde ailesi İstanbul’da hediye etmiş. Kahvelerimizi içerken gözleri dolu dolu baktı bana. “İstanbul kokuyorsun sen, onun kokusunu alıyorum senden” dedi. İkimizin de gözleri doldu o an ve daha fazla hüzünlenmesin diye konuyu başka yerlere çekmeye çabaladım. Sonra birden, küçük bir kız çocuğu gibi omzunu büktü, gözlerini kaçırarak “O nasıl?” diye sordu. Meğer İstanbul’u kastediyormuş. “Sizden sonra hep eksik” deyip İstanbul’a davet ettim. Birlikte Beyoğlu’na gitmeyi teklif ettim ama “Asla” deyip ağlamaya başladı. Nedenini sorduğumdaysa “Ben bir kez veda ettim Beyoğlu’na, kalbim çok kırıldı. İkinci kez etmeye gücüm yok dedi.”

Göç, maalesef tam olarak da bu duygu işte!

Ayrıca okuyun