“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

SADE: ZAMANSIZ RÜZGAR 

SADE

Sade’nin kırk yılı aşan müzikal mirasını; soul, Quiet Storm ve sophisti-pop ekseninde kültürel, politik ve estetik katmanlarıyla ele alan bu yazı, grubun zamansız etkisini yalnızca hit şarkılar üzerinden değil, kent yaşamı, göç, sınıf ve görsel kültürle kurduğu ilişki üzerinden yeniden okuyor. 

(“No Ordinary Love” playing)
 “You like this song?”
 “What animal doesn’t like Sade?”

Love Story: John F. Kennedy Jr. & Carolyn Bessette

Diyaloğun içindeki türcü ifadeyi ayıklayıp soruyu tekrar soralım: Sade’yi kim sevmez? Yanıt belli gibi: Öyle ya da böyle Sade’yi en az bir kez duymuş dinleyicinin kayıtsız kalması zor. Aktif müzik yaptıkları dönem geniş kitlelerin beğenisini kazanan grup, yaklaşık 16 yıldır yeni bir albüm yayınlamamasına rağmen aynı ilgiyi görmeye devam ediyor. Bunu sadece ben değil, dijital dünyanın güncel verileri de söylüyor. Chartmasters verilerine göre; grubun Spotify’da takipçi sayısı 5 milyonun üzerinde, aylık dinleyici sayısı ise 26 milyonu aşmış durumda. Diğer müzik dinlenebilen platformlarda da durum benzer nitelikte. YouTube’daki resmi kataloglarının izlenmeleri yüz milyonlar seviyesinde ve her geçen gün yoğun izlenme almaya devam ediyor. Son yıllarda müzik dünyasını domine eden TikTok’ta da durum farklı değil. Özellikle; “Kiss of Life”, “Like a Tattoo” gibi otuz yılı aşkın süredir dolaşımda olan klasikleşmiş şarkılar, 300.000’den fazla TikTok içeriğinin fon müziği olmuş durumda. Bu yoğun ilginin altında elbet Sade’nin şarkılarının yarattığı ve grubun alametifarikası olan güçlü mekansallık duygusunun etkisi var. Söz gelimi bir Sade şarkısı; bir otel barı, bir kentin gün batımı manzarası, bir orman kuytusu, araba yolculuğu ya da ıssız bir sahil gibi birbirinden farklı mekanları boydan boya efsunlayan bir atmosfer kurma becerisine sahip. Bu yoğun filtreli, estetik kaygılı içeriklerle beraber absürt düzeyde gülünç veya ‘’trash’’ denilebilecek içeriklerde de yine benzer Sade şarkılarının kullanıldığını görmek mümkün. Günümüz sosyal medyasında her şey eş zamanlı zıttıyla var oluyor malum. Uzun lafın kısası: Main character (baş karakter) sendromunun baskın olduğu sosyal medya içerikleri için Sade’nin müziği hâlâ en iyi seçeneklerden biri.

Son ayların çok konuşulan ve sosyal medyayı bir süreliğine ele geçiren yeni Ryan Murphy dizisi Love Story’nin en -belki de tartışmasız tek- başarılı olduğu şey, John F. Kennedy Jr. ile Carolyn Bessette aşkını anlatmak için seçtiği şarkılardı. Dizi, 1990’lı yıllarda New York’ta geçen bir aşk hikâyesini dönemin kült şarkılarını kullanarak -neyse ki- az buçuk daha izlenebilir bir hâle getiriyordu. Dizinin dördüncü bölümünde ise, Carolyn tarafından bu aşkın esas şarkısı olarak Sade’nin 1992 çıkışlı büyük hiti “No Ordinary Love” seçiliyordu. Carolyn Bessette’in bugün ikon olarak anılmasına sebep; kamusal alandaki bilinçli kısıtlı görünürlüğü, kuşandığı sis perdesi ve zamansız minimalist stili, Sade’nin sunduğu görsel - işitsel estetikle ve ekonomik kullanmayı tercih ettiği büyük şöhretiyle beraber düşünülünce oldukça anlamlı bir eşleşmeydi. Öte yandan Sade’nin onca aşk şarkısının içinden Carolyn’ın “No Ordinary Love”ı seçmesi, hikâyenin geçtiği dönemden veyahut şarkının sözlerinden bağımsız olarak da anlamlıydı. No Ordinary Love’ın Sophie Muller imzalı unutulmaz klibinde; Sade bir deniz kızı olarak karşımıza çıkıyor, aşkı için doğal ortamı olan denizleri terk edip, büyük şehrin geniş caddelerinde tuzlu sular içerek, ümitsizce âşık olduğu denizciyi arıyordu. Carolyn Bessette için Amerikan basının yazdığı trajik “peri masalı” anlatısına bir başka açıdan da referans veren bir tercihti. Gerçekte ne yaşandığını bilemeyeceğimizden izlediklerimden bana kalan; Calvin Klein’in 90’lı yıllardaki büyük sıçramasının mimarlarından, Kate Moss’a yıldız tozu üfleyen, başarılı, karizmatik bir kadının medyatik eşine rağmen kendi sınırlarını ve özgül ağırlığını koruma çabasıydı olup biten… 

Neyse. Merhum Carolyn Bessette’i ve Ryan Murphy’nin vasat dizisini bir kenara bırakıp Sade’ye dönersek: 1984 çıkışlı ilk albümleri “Diamond Life” ile büyük sükse yapan grup, 80’li yılların ana akımlaşmış maksimalist estetiğinden oldukça uzak bir çizgideydi. Buna karşın büyük bir ticari başarı elde etmeyi başardılar ve dinleyiciyle etkisi 40 yılı, hatta kuşakları aşan benzerine az rastlanır kalıcı bir bağ kurdular. Şarkıların yaratıcısı ve grubun sesi olan Sade Adu’nun yumuşak, türlü vokal oyunlarından uzak, kontrollü ve bol nefesli şarkıcılığı senelerce dinleyiciyi mıknatıs gibi kendine çekti. Sade’nin sadece çekici vokal melodileri değil, toplam altı stüdyo albümünden oluşan ve kırk iki yılı kat eden müzikal çizgileri bir bütün olarak popüler müziğin seyrini derinden etkiledi. Bugün Sade’nin müziği; pop, R&B, hip hop, rap dünyasından birçok yıldız isim için ilham kaynağı, temel referans noktası oldu. Sırtında Sade dövmesi taşıyan Drake’ten Frank Ocean’a, Beyoncé’den Alicia Keys’e, Kanye West’ten Snoop Dogg’a, Lauryn Hill’den J. Cole’a, FKA Twigs’ten Herbie Hancock’a kadar uzanan geniş bir müzikal yelpazeyi temsil eden isimler, Sade’nin müzikal evreni etrafında kümelendi. 1983 yılında Atlantik Plak’ın sahibi Ahmet Ertegün tarafından kurulan ve ABD Cleveland’ta binası bulunan bir müze ve onur listesi kurumu olan Rock and Roll Hall of Fame’in geçtiğimiz günlerde açıklanan 2026 listesinde ise Sade kendine yer buldu. Spotify verilerine göre de dünyada en çok dinlendiği şehirlerden biri İstanbul olan Sade’nin müzikal yolculuğuna yakından bakmanın veya hatırlamanın tam zamanı belki de.

Kıyıdan Kıyıya: Kent Işıkları, Kalpsiz Serseriler ve İflah Olmaz Romantikler 

Annesi İngiliz, babası Nijeryalı olan Helen Folasade Adu, 1959 yılında Nijerya’nın İbadan şehrinde doğdu. Helen Folasade Adu hepimizin bildiği adıyla Sade, kısa sürede biten bu evliliğin meyvelerinden biri olarak, 1963 yılında annesi ve kardeşiyle beraber İngiltere’ye yerleşti. Essex’te geçen çocukluk ve ergenlik yıllarında; kulüpleri, soul müziği, ska dansını keşfetti. Aynı yıllarda müdavimi olduğu Radio Caroline yayınları ise Sade’nin bugünkü müzikal çizgisini belirleyen en önemli etkenlerden biriydi. 1960’lı yıllarda BBC’nin katı yayın kurallarını delen, gemiden korsan yayın yapan ve dönemin popüler müziklerinin dinlenebildiği efsanevi Radio Caroline, Sade’yi de nesildaşları gibi çokça etkiledi. 17 yaşına geldiğinde Londra’nın yolunu tutan Sade, St Martin’s College of Art’ta moda tasarımı üzerine eğitim aldı. Mezun olduktan sonra erkek kıyafetleri tasarlayıp geçimini sağlamaya çalışırken, bir tanıdığı vasıtasıyla Londralı müzik grubu Arriva’ın vokallerinde yer almak için seçmelere katıldı. Her ne kadar Sade elemeleri geçemese de, sonradanArriva yerine Pride ismini seçip, sekiz kişilik bir caz funk grubuna dönüşen topluluğa yerine başkası bulunamadığı için yedek vokal olarak kabul edildi. Bu tarihten itibaren Sade yazdığı şarkıları, grubun saksafoncusu Stuart Matthewman’la beraber bestelemeye başladı. Stuart tıpkı Sade gibi sıkı bir soul müzik hayranıydı. Önünde sonunda Pride dağıldı ve Sade grubun içinden; Stuart Matthewman’ı, klavyeci Andrew Hale’i ve bas gitarist Paul Spencer Denman’ı kendi ismini verdiği ‘’Sade’’ grubuna dahil etti.  

Takvimler 1983’ü gösterdiğinde plak şirketlerinin ilgisini çekmeye başlayan grup, kendilerini göstermek için bir demo kayıt hazırlamak istedi ve menajerleri Lee Barret aracılığıyla henüz yeni kurulmuş Power Plant stüdyolarının sahibi Robin Millar’a ulaştı. İki şarkılık demo kaydı, bugün Sade’nin en büyük hitleri arasında anılan; Smooth Operator ve Your Love is King’i içeriyordu. Aşırılığın ana akım olduğu, elektrikli, bol neonlu 1980’li yılların popüler müziğinde; Sade’nin soul temelli, caz esintili, minimal ve dengeli müziği yapımcıları ilk etapta heyecanlandırmadı. Sade’nin o dönem partneri olan Robert Elms, The Face dergisinin editörü Nick Logan’ın ofisindeyken elinde Sade’nin siyah bir Fiona Dealsey elbisesi giydiği ve Graham Smith tarafından çekilmiş fotoğrafını gösterdi. Nick Logan’ın fotoğrafı çok beğenmesi Sade’yi The Face’in kapağına taşıdı. Institute of Contemporary Arts (ICA) ile The Face dergisinin ortak düzenlediği gecede sahneye çıkmak ise Sade için tam bir dönüm noktası oldu. Basının davetli olduğu ve büyük beğeni gören konserin ardından, Ekim 1983’te Sade, Epic Records’la sözleşme imzaladı. İlk albümleri Diamond Life içinse prodüktör olarak Robin Millar ile çalışmaya devam etmek istediler. Quincy Jones gibi büyük prodüksiyonlara imza atan dev bir isimdense, Millar’la kalmak onların sunmak istediği sadelik ve minimalizm için en doğru seçenekti. 

Diamond Life yalnızca iyi bir ilk albüm değil, 1980’li yılların müzikal anlamda en iyi üretimlerinden biriydi. Öyle ki 2018 yılında Pitchfork editörlerinin hazırladığı‘’1980’li yılların en iyi 200 albümü’’ listesinde albüm kendine onuncu sırada yer buldu. Smooth Operator ise albümün en önde gelen şarkısıydı. Üzerinden kırk yılı aşkın süre geçmiş olmasına rağmen hala dinlenen bu klasiği, Sade ve eski Pride üyesi Ray St John beraber yazmışlardı. Şarkının sözleri ‘’avcı ne kadar yol bilirse, ayı da o kadar yol bilir’’ misali, acımasız bir gönül hırsızının taktiklerini nüktedan bir dille ifşalıyordu. Smooth Operator, içten içe dibe vurmuş ve ardında enkazlar bırakarak yaşayan zamparalara dair şarkıların öncülerindendi. İlerleyen yıllarda Türkçe müzikte de benzer temada şarkılar yazıldı: Bülent Ortaçgil’in Bir Tek Sen Yalanı, Teoman’ın Zamparanın Ölümü ya da Göksel’in Yabani Otlar’ındaki erkekler Sade’nin bahsettiği erkeklerden pek farklı değildi. İlk dinleyişte şarkının sound’unu dönemin ruhuna ters bulup, alaka göstermeyen yapımcılar yanılmıştı. Smooth Operator, Sade’ye uluslararası şöhreti getiren hit parça oldu. Çıktığı yıl Billboard Hot 100 listesinde 5, Billboard Adult Contemporary’de 1 numarayı gördü. Şarkı, İngiltere ve Amerika’nın yanı sıra; Hollanda, Kanada, Yeni Zelenda ve İrlanda gibi ülkelerde de büyük liste başarıları elde etti. 

Albümden çıkan diğer tekliler; Your Love is King ve Hang on To Your Love’dı. Smooth Operator en çok Amerika pazarında başarılı olurken, Your Love is King İngiltere’de hit oluyordu. Bir diğer tekli When Am I Going to Make a Living?sözlerinde ikili romantik ilişkilere değinmemesiyle ayrılıyordu. Şarkı ‘’açız ama kazanacağız’’ sloganıyla bitiyordu. İngiltere’de işsizliğin ve düşük ücretli işçiliğin zirve yaptığı Margaret Thatcher döneminde yazılıp söylenmiş olması oldukça manidardı. Her ne kadar öne çıkarılmamış olsa da Sally albümün farklı şarkılarından biriydi. New York’un öteki erkeklerini ve gettolarını kurgusal bir kadın karakter üzerinden anlatıyordu. Sallynin hayatından geçen adamlar bir fragman halinde her dörtlükte değişiyordu. Bunların arasında göçmenler, meczuplar ve cankiler vardı.Smooth Operatornasıl ki Los Angeles’tan Chicago’ya; pahalı kulüplerin, ışıltılı salonların, kumar masalarının, neonlu caddelerin şarkısı ise, Sally de New York’un izbe sokaklarının şarkısıydı. Diamond Life içinden geçilen zamanı tam kalbinden yakalayan, romantik fakat gerçekçi, kent yaşamıyla nefes alan bir albümdü. Bu yönüyle aynı yıllarda çekilmiş bir Scorsese başyapıtı olan After Hours’u hatırlattığını söylemeden geçemeyeceğim. Albüm son olarak bir cover şarkıyla, Timmy Thomas’ın 1972 tarihli Why Can’t We Live Together’ı ile kapanıyordu. 

Sonuç olarak: Diamond Life dünyada 10 milyonun üzerinde bir tiraja ulaştı. Albüm ABD ve İngiltere’de 4’er kez platin plak aldı. Sade, Diamond Life ile 1985 Brit Ödüllerinde Best British Album, 28. Grammy Ödüllerinde ise Best New Artist kategorisinde ödülü kucakladı.

Amerika’da Sessiz Bir Fırtına Var 

Sade, İngiltere menşeli bir grup olmasına karşın Amerika’da gördüğü ilgi ve elde ettiği ticari başarı bakımından her zaman daha büyük bir karşılık buldu. Bunun en önemli sebeplerinden biri, 1970’li yılların ikinci yarısında büyük ses getiren bir radyo programı olan The Quiet Storm’du. Program, oldukça genç ve sunuculuk konusunda henüz deneyimsiz olan Melvin Lindsey tarafından hazırlanıp sunuluyordu. Lindsey, ilk bölüme ailesinin plak koleksiyonundan Isley BrothersDelfonics ve Spinners gibi isimlerin albümlerini çalarak başlamıştı. Programda format gereği, kesintisiz şekilde dakikalar boyunca orta ya da düşük tempolu soul ve R&B parçaları çalınıyordu. Eric Harvey’in aktardığına göre tempo yükseldiğinde dinleyiciler telefon açıp şikayette bile bulunuyordu. Melvin Lindsey’in dönemin diğer DJ’lerinden ayrılan yumuşak ve sakin üslubu, programı kısa sürede büyük bir fenomene dönüştürdü. 1980’li yılların ikinci yarısında ise Sade, bu radyo formatının zirvesine yerleşecekti.

Sade’nin müziğinin kategorilendirilmesi konusunda dinleyicilerin kafası çoğu zaman karışıktı. İlk etapta tarzları genel dinleyici tarafından caz olarak tanımlansa da grubun buna net bir itirazı vardı. Bunun adı caz değildi ve Sade Adu’ya göre gerçekten caz yapmaya kalksalar ortaya çıkan müzik bu olmazdı. Soul müzik daha doğru, daha kapsayıcı, bir nevi şemsiye bir tanımdı. Ancak daha detaylandırıcı bir başlık arayışı sürüyordu. The Quiet Storm bir süre sonra bir janr olarak anılmaya başlayınca, Sade’nin müziğini tanımlamak için kullanılan en güvenilir etiketlerden biri hâline geldi. The Quiet Storm ismi esasen Smokey Robinson’ın 1975 tarihli A Quiet Storm albümünden geliyordu. Albüm, yedi dakikayı aşan süresiyle dikkat çeken “Quiet Storm” adlı parçayla açılıyordu. Hem açılış şarkısı hem de albümün genelindeki parçalar; baştan sona bütünlük taşıyan yumuşak bir soul sound’u, müzikle zahmetsizce akan ipeksi bir vokali ve romantik ilişkiler üzerine yazılmış sözleriyle dikkat çekiyordu. Smokey Robinson’ın ses getiren albümünden bir radyo formatına, oradan da listeleri domine eden etkili bir müzik janrına dönüşen süreç ise 1970’li yıllarda siyah orta sınıfın yoğun ilgi gösterdiği çağdaş müzik istasyonu WHUR 96.3’ün yeni satış müdürü Cathy Hughes’ın, bekar siyah kadın arkadaşlarının hedeflenmemiş bir pazar olduğunu fark etmesiyle başlamıştı. Hughes, onlara hitap edecek bir radyo formatının peşine düştü ve 1976 yılının Mayıs ayında fikrini hayata geçirdi. Programa sunucu olarak seçtiği Melvin Lindsey, çocuklarının bakıcısıydı; aynı zamanda Howard Üniversitesi’nde gazetecilik okuyor ve stajını da WHUR’da yapıyordu. Lindsey’in deneyimsizliğine rağmen içten ve sakin sunumu, programı pazar akşamlarının vazgeçilmezi hâline getirdi. İlk yayının ertesi günü telefonlar kilitlenince Hughes, henüz bir adı bile olmayan programa “Quiet Storm” ismini verdi. Böylece caz esintili, yumuşak, tutarlı ve kolay dinlenebilir bir ses evreni kuran pop-soul şarkıları için giderek genişleyen bir alan açılmış oldu. Sade, 1980’li yıllar boyunca Quiet Storm denildiğinde akla gelen ilk gruplardan biri hâline geldi. 1985’ten 1992’ye kadar yayınladıkları albümler - Diamond Life, PromiseStronger Than Pride ve Love Deluxe - Billboard Top 10’a girdi. 1985 çıkışlı hit şarkıları “The Sweetest Taboo”daki “There’s a quiet storm and it never felt this hot before” dizesi ise bu radyo formatına doğrudan gönderme yapıyor gibiydi.

Sade’nin sıkça isminin anıldığı bir diğer kategori ise sophisti-pop oldu. İngiltere çıkışlı bu müzik janrı da benzer şekilde caz, soul ve popun pürüzsüz bir prodüksiyon anlayışıyla buluşmasını ifade ediyordu. Ryan Gibbs’e göre sophisti-pop terimi, aslında 2000’li yılların icadıydı. Kavram, 1980’li yıllarda Britanya’da ortaya çıkan fakat o dönemde tam anlamıyla isimlendirilemeyen bir müzik eğilimini tanımlıyordu. Gibbs’e göre Roxy Music’in 1982 tarihli Avalon albümü, bir bakıma sophisti-pop’un tarifini veriyordu. Bahsi geçen müzik; zengin, katmanlı, şık ve uzun süre stüdyoda işlenmiş hissi taşıyordu. 1980’li yılların başında Sade’yi de Londra sahnelerine taşıyan ve kısa süreli etkili olan Britfunk türünü de bu bileşenlere ekleyen Gibbs, ayrıca Amerikan R&B’si ve disko gibi türlerin sophisti-pop üzerinde önemli bir tesiri olduğunu söylüyordu. Çoğunlukla İngiltere çıkışlı müzisyenlerden oluşan bu tür içinde uluslararası başarı sağlayanlar ise Simply Red ve Sade gibi birkaç isimle sınırlıydı.

Sahiden de performanstan ziyade albüm odaklı bir grup olan Sade, prodüksiyon konusunda kusursuza yakın bir işçilik taşıyordu. Grup, incelikli bir füzyonun ürünü olan müziğini uzun stüdyo süreçlerinin ardından; piyasanın arzu ettiği hızda değil, kendi temposunu gözeterek sunuyordu. Dinleyicilerin ve eleştirmenlerin isimlendirme, başlıklandırma kaygısına karşın grubun saksafoncusu ve aynı zamanda Sade Adu’yla birlikte şarkıların yaratıcılarından biri olan Stuart Matthewman, yaptıkları müzik için şunları söylüyordu: “Bence şarkılarımızın birçoğunda - ‘Your Love Is King’, ‘Smooth Operator’, ‘No Ordinary Love’ - gerçekten etkileyici olan şey şu: Onları bir müzik okulunda analiz ederek öğrenemezdiniz. Tüm kuralları bozuyorlar. Bunu bilinçli olarak yapmadık; sadece bize doğru geleni yaptık.”

Aşkın Askeri 

Sade, 1984’ten 1992’ye dek en aktif dönemini geçirdi. Her albüm, bir öncekinin başarısını perçinledi. Diamond Life’ın hemen ardından gelen Promise, üç yıl sonra yayınlanan ve çok daha karanlık aşk şarkıları içeren, vurmalıların damga vurduğu Stronger Than Pride ve 1990’lı yılları görkemli bir şekilde karşılayan Love Deluxe, bugün birçok dinleyici için başucu albümü niteliğinde. Love Deluxe ise gerek müzikal gerek görsel olarak Sade’nin müziğinin ulaştığı doruk noktasıydı. Çıkış şarkısı “No Ordinary Love”, Sade’ye 1994 Grammy Ödülleri’nde Best R&B Performance by a Duo or Group with Vocal ödülünü getirdi. Albümden çıkan diğer hit şarkılar  -“Like a Tattoo”, “Kiss of Life”, “Cherish the Day” - bugün dijital dünyada hala hit olma özelliğini koruyor. Sophie Muller’in şarkılar için yarattığı görsel dünya, Sade’nin ilk albümden beri taşıdığı çizgiyi mükemmele yakın bir şekilde tamamlıyordu. Sade, her albümde müziğinin tınısını muhafaza ederek ses evrenini güncelliyordu. Love Deluxe, gözetilen hassas dengenin en görünür ve en başarılı olduğu örnekti. Şarkılar çoğu zaman -uzun süre 90’lı yılları ele geçirecek olan- trip hop’ı hatırlatan ritimler sunuyordu. Stuart Matthewman’ın nefeslileri başrolden taşıyıcı bir pozisyona geçmiş, gitar melodileri ağırlık kazanmıştı. Sade Adu ise vokalinin en ihtişamlı dönemini yaşıyordu. Albümün yarattığı büyük başarıya karşın grup, 90’lı yıllar boyunca başka bir kayıt yayınlamadı. Love Deluxe ile birlikte Sade, artık yalnızca kendi zamanına sadık kalmak istediğini ilan ediyordu. Tam sekiz yıllık bir aranın ardından, 2000 yılında geri döndüler. 21. yüzyılın ilk Sade albümü Lovers Rock oldu.

Sade’nin sekiz yıl aradan sonra çıkardığı albüme Lovers Rock adını vermesi, hem müziklerinin ırksal belleğine bir referans hem de albüm için yaşanabilecek kategorilendirme karmaşasına bir yanıt niteliği taşıyordu. Lovers’ rock, Jamaika kökenli reggae’nin bir alt türü olarak Karayipli göçmen kadın müzisyenler aracılığıyla 1970’li yıllarda Londra’da ortaya çıkmıştı. Kendisi de İngiltere’de büyüyen bir göçmen olan Sade Adu için anlamlı bir seçimdi. Kaldı ki Sade’nin ilk günden beri şarkılarının bas yürüyüşlerinde bolca reggae etkisi mevcuttu. Dick Hebdige, Karayip müziğinin kökenleri üzerine hazırladığı Kes Yapıştır kitabında lovers’ rock’ı, soul ve reggae’yi birbirine yaklaştıran, gerçek manada bir füzyon ürünü müzik olarak tanımlıyordu. Hebdige’in görüştüğü bir kayıt mühendisinden aktardığına göre lovers’ rock, kısa zamanda kolayca ayırt edilebilir bir tarz hâline gelmişti; genellikle dolgun, akıcı bir bas örgüsüyle, pek çok yaylının ve armoni yapısının eşlik ettiği temiz ve kusursuz vokallerden oluşuyordu. Lovers’ rock’ın kısmen siyah Amerikan pop müziğinden beslendiğini söyleyen Hebdige, müziğin çoğunlukla gönül meselelerini konu edindiğini belirtiyordu. Lovers’ rock’ın kimi zaman konu hiyerarşisi gözetilerek küçümsendiğini de vurgulayan Hebdige, yalnızca siyah İngiliz kadınlara reggae müziğinde seslerini duyurma imkânı verdiği için bile önemli olduğunu söylüyordu. Lovers’ rock’ın her zaman erkekler için gözyaşı dökmekten ibaret olmadığını ise Jean Adebambo ve The Wild Bunch gibi, türün konu skalasını genişleten örnekleri hatırlatarak ortaya koyuyordu.

Lovers Rock, Hebdige’in tarifine tam anlamıyla uyan, açıkça türü sahiplenen bir sounda sahipti. O güne dek bir Sade albümünde olmadığı kadar ham bir müzik içeriyordu. Sade’nin ince işçilikli, sıkı örülmüş orkestrasyonu artık basların ve ritmin ön planda olduğu bir müzikal anlayışla yer değiştirmişti. Grubun imzası olan Stuart Matthewman’ın saksafonu yerini gitarlara ve hipnotik synthlere bırakmıştı. Değişmeyen iki temel unsur vardı: lovers’ rock’ın da bir gerekliliği olarak Sade’nin pürüzsüz vokali ve grubun her koşulda başardığı atmosfer kurma becerisi. Lovers Rock, iki anlamlı bir “dönüş” albümüydü. Müziğini kendi müzikal gündemi doğrultusunda güncelleyen Sade, bir yandan “köklere dönüş” albümü yapmış, bir yandan da popüler müziğe yeniden “buradayım” demişti. Albüm, çıktığı hafta Billboard 200’e 3 numaradan giriş yaptı ve yüksek bir satış grafiği elde etti. Sade, Lovers Rock ile 2002 Grammy Ödülleri’nde Best Pop Vocal Albumkategorisinde ödüle layık görüldü. Lovers Rock’ın ardından yeni bir Sade albümü için dinleyicilerin daha uzun süre beklemesi gerekti. On yıl sonra, takvimler 2010’u gösterdiğinde Sade’nin son -umarım şimdilik-  albümü Soldier of Love yayınlandı. Soldier of Love, kariyeri boyunca aşkın her haliyle ilgili şarkılar yazmış Sade Adu için en doğru tanımlardan biriydi. 2010’lu yıllar, popüler müzikte baladların ve akustik tınılar taşıyan düşük tempolu parçaların yükselişte olduğu bir dönemdi. Sade yine doğru zamanda ses vermeyi başarmıştı. Soldier of Love, Billboard 200 listesinde üç hafta boyunca 1 numarada kalmayı başardı. Albüm, yine Sade’ye özgü minimal bir dokuyla örülmüştü. Bir önceki albüm Lovers Rock’a göre daha geniş bir enstrüman çeşitliliği vardı. Stuart Matthewman’ın saksofonu geri dönmüş, Soldier of Love’a marş havası vermesi için trampetler ve iki kişilik bir vokal ekibi kullanılmıştı. İngiltere ve İspanya’da kaydedilen albümün görsel dünyası yine Sophie Muller’e emanet edilmişti. Albüm genel olarak funk, soul, soft rock ve R&B gibi türler arasında dolaşıyordu. Soldier of Love, Sade’ye Best R&B  Performance by a Duo or Group with Vocals kategorisinde ödül getirdi. Bu tarihten sonra ise Sade’den bir daha albüm gelmedi.

Onca Yoksulluk Varken 

Sade, müzik dünyasında çok az müzisyene/gruba nasip olan bir şeye sahip oldu: Hem kendi döneminde hem de sonrasında büyük ilgi gördü. En önemlisi ise yüksek ticari başarıyla saygınlığı eş zamanlı olarak kazandı. Yalnız en parlak hikayelerde bile karanlıkta kalan bir yer vardır. Sade’nin şöhreti çoğunlukla aşk şarkılarından ileri geliyordu. Bu durum Sade Adu’yu bir söz yazarı - vokal için apolitik ve sınırlı bir alanda yazan müzisyen olarak anılmasına sebep oluyordu. Oysa ilk albümleri Diamond Life’taki; When Am I Going to Make a Living, Sally ve bir cover olan Why Can’t We Live Together gibi şarkılar tek albümlük istisnalar değildi. Sade’nin romantik ilişkiler haricinde diskografileri boyunca şarkılarının sözel temasını istikrarla yürüttüğü iki damar daha vardı: Irkçılık ve yoksulluk. 

Sade, çocuk yaşlarda annesi ve kardeşiyle İngiltere’ye yerleştiğinde ülkenin en sert kışlarından biri yaşanıyordu. Sade, söyleşilerinde İngiliz dedesinin cimriliğinden, soba yakılmasına izin vermediği için odasında kırağı oluştuğundan bahseder. Annesinin yaşadıkları köyde hemşire olması nedeniyle “hemşirenin çocukları” olarak itibar gördüklerini, bu yüzden ırkçılığa maruz kalmadan bir çocukluk geçirdiklerini belirtir. Ancak bu uzun sürmez. Ortaokul yıllarında erkekler Sade’yi rahatsız etmeye başlar. Aynı yıllarda Billie Holiday ve Nina Simone gibi isimleri keşfeder. Sade; Billie Holiday’in “Strange Fruit” ya da Nina Simone’un “Mississippi Goddam”ı gibi doğrudan ırkçılık karşıtı manifesto şarkılarla anılmaz, lakin bu konuda onun da söyleyecekleri vardır. Love Deluxe albümünde yer alan “Feel No Pain” ve “Pearls” bu açıdan oldukça dikkat çekicidir. “Feel No Pain”, işsizliğe mahkum edilmiş siyah bir aileyi anlatır; Sade, şarkı boyunca yardım ve merhamet diler. Nefretin ve ekonomik şiddetin yarattığı gettoların her yanı saracağını söyler. “Pearls” ise Somali’de açlıkla mücadele eden bir kadını konu edinir. Şarkı baştan sona bir ilahi havasında ilerler. Sade, her iki şarkıda da zengin ve kariyer sahibi siyah bir kadın olarak konumunu inkar etmeden kurar öyküyü. “Pearls”, duyarsızlığın ve dünyadaki eşitsizliğin altını çizen sert ironilerle ilerler. Altına sere serpe uzandığı güneşin Somali’de merhamet göstermediğini söyler. En vurucu “empati” dizesini ise sona saklar: “Yeni bir ayakkabı gibi acıtıyor.” 

Sade’nin köklere dönüş albümü olan Lovers Rock’ta da söyleyecekleri vardır. Bob Marley’in “Redemption Song”undan hareketle “Slave Song”u yazar. “Slave Song”, tıpkı Marley’in şarkısı gibi kölelikten kurtuluş ve özgürlük üzerinedir. Marley, bir özgürlük manifestosu niteliği taşıyan şarkısında siyah ırkın belleğinden yola çıkarak yalnızca bedenlerin değil, zihinlerin de sömürgeciliğin uzantılarıyla savaşması gerektiğini söyler. Sade de şarkısını aynı hattı takip ederek kurar. Yine Lovers Rock albümündeki bir diğer önemli çalışma olan “Immigrant”ta ise Sade, bu kez ırkçılığı kendi ailesi üzerinden, babasının öyküsünden yola çıkarak anlatır. Şarkı, bir bakıma ilk kuşak göçmenlerin ırkçılıkla karşılaştıkları anı görünür kılar: “Siyah olmanın ne demek olduğunu bilmiyordu / Ta ki parasının üstünü verip / Eline dokunmak istemeyene kadar.”

Sade yazdığı şarkılarda doğrudan başka müzisyenlere referans veren bir tercihte bulunmasa da - kullandığı az sayıdaki sample dışında - şarkıcılığında Billie Holiday’in, yine şarkıcılığında ve toplumsal içerikli şarkılarında ise Marvin Gaye’in ve son olarak her fırsatta çok sevdiğini söylediği Gil Scott-Heron’ın izlerini görmek mümkündür. 

Joachim E. BerendtCaz Kitabı adlı çalışmasında Billie Holiday’i “anlatımcılığın büyük şarkıcısı” olarak tanımlar. Berendt’e göre Holiday, üslup ve sound belirleyen bir çalgı olarak saksafonun etkisinin açıkça hissedildiği ilk caz şarkıcısıdır. Bu açıdan Sade’nin ilk dönem kullandığı yoğun saksafon melodileri, Stuart Matthewman’la olan kolektif üretimi anlamlı bir zemine oturur. Berendt aynı zamanda Billie Holiday’in, mikrofonla şarkı söylemenin mikrofonsuz söyleyişten tamamen farklı bir yaklaşım gerektirdiğini kavrayan ilk vokalist olduğunu belirtir. Sade’nin nüanslarla dolu, esnek ve kontrollü şarkıcılığının köklerini bulmak için Billie Holiday şüphesiz en doğru adreslerden biridir. Sade’nin şarkıcılığındaki sadelik, onu bir “diva” olmaktan uzaklaştırır. Esasen Sade’nin zamana bu denli iyi direnmesi de divalığı reddetmesinden ileri gelir. Bu durum yalnızca şarkıcılık tercihlerinin değil; seçtiği giysilerden kliplerine kadar, ikonik bir diva duruşu yaratabilecek her türlü etkeni ortadan kaldıran bütüncül ve istikrarlı bir tavrın ürünüdür. Sade’nin moda anlayışı da müzik anlayışıyla paraleldir. Feminen ve maskülen parçaları bir araya getirirken her türlü aşırılıktan kaçınan, çoğunlukla siyah, beyaz ve krem tonlarını tercih eden Sade; kombinlerini kırmızı ruju, sıkıca topladığı saçları ve büyük halka küpeleriyle tamamlayarak dinleyici için akılda kalıcı bir imgeye dönüşür. Üstelik bunu, aşırılığın normalize edildiği 1980’li yıllarda yapar. Müziği ve stili, trendleri takip etmek yerine geniş bir zamanın içine yerleşir. Sade’nin kırk yıl önce giydiği parçalar da tıpkı müziği gibi bugün hâlâ “cool” görünür. Sade’nin müziğinin olanca yumuşaklığına ve bu yumuşaklığın üst düzey bir uyumla akmasına karşın, video kliplerinde güvenli alanlarla dünyanın gerçek yüzü arasında bir köprü kurulur. “By Your Side”ın klibinde rüyamsı bir ormandan yalın ayak, gri ve kirli bir caddeye geçilir; “Hang on to Your Love”da Scorsese filmlerini andıran acımasız kumar masaları vardır; “Paradise” ise sözlerine tezat biçimde, metruk binalarla çevrili bir göçmen mahallesinde geçer.  

Sade’nin şarkıcılığa ve toplumsal meselelere bakışını anlamak için bir diğer önemli referans ise Marvin Gaye’dir. Marvin Gaye’in 1971 tarihli efsanevi albümü What’s Going On, Amerika’nın siyasal ve toplumsal sorunları üzerine kurulmuş kült bir çalışmadır. Siyahların kent yaşamı içindeki sorunlarına ve sivil haklar hareketi sonrası Amerika’ya odaklanmasıyla dönemin en ses getiren albümlerinden biri olur. Marvin Gaye aynı zamanda albümünün yapımcılığını yapar. Kent yaşamıyla soul müziği bir araya getirirken Gaye, o dönem için benzersiz bir vokal tekniği kullanır. Vokalinin farklı tonlarını çok kanallı biçimde kaydedip yarattığı üslupla başta Stevie Wonder olmak üzere birçok isme ilham olur. Sade’nin ilk albümü Diamond Life ile kent yaşamı arasındaki bağlantıyı incelerken Marvin Gaye’in müziği bir arketip olarak görülebilir. Marvin Gaye aynı zamanda o yıllarda süregelen Vietnam savaşına karşı çıkan şarkılar da yazar. Sade ile ortak noktalarından biri de budur. Sade’nin en büyük hitlerinden olan ‘’Like a Tattoo’’ bugün bir aşk şarkısı olarak dinlenip sevilse de esasen bir Vietnam gazisinden hareketle yazılır. Şarkının ‘’i wear it like a tattoo’’ dizesi, Sade’nin çok sevdiği Joni Mitchell’in kült şarkısı Blue’daki ‘’songs are like tattoo’’ dizesine selam durur gibidir. Marvin Gaye ise ilerleyen yıllarda I Want You gibi efsanevi albümleri imza atmaya devam eder. I Want You, kelimenin tam anlamıyla cüretkar bir albümdür. Aşk ve erotizm dolu sözleriyle modern soul müzikle pop müziği birbirine yaklaştırır. Marvin Gaye’in çığır açıcı vokal melodileri, kuşkusuz başta Sade olmak üzere kendinden sonra gelen birçok şarkıcıyı derinden etkilemiştir. 

Sade’nin sıkı bir dinleyicisi olduğu Gil Scott-Heron ise uğruna ayrı bir paragrafı hak eden bir isim. Chicago’da doğan Heron, Tennessee’de büyür. Ancak onu esas şekillendiren şey, 12 yaşında New York’un Bronx bölgesine taşınması olur. 1960’lı yılların sonunda ortaya çıkan Black Power hareketine derinden bağlı olan Heron, bir bakıma rap müziğin babası sayılır. Amerika’daki getto yaşamının şairi, hatta vaaz veren bir peygamberi olarak anılan Heron’ın rap müziğini keşfi ise bir anlamda maddi imkânsızlıklardan doğar. İlk albümü Small Talk at 125th and Lenox, Flying Dutchman adlı imkanları kısıtlı küçük bir plak şirketinden çıkar. Orkestra için bütçe olmadığından, üç perküsyoncu eşliğinde canlı olarak kaydedilen albüm, bugünkü rap müziğinin tohumlarını atar. Benzer tarihlerde Marvin Gaye nasıl Kuzey Amerika’dan ses veriyorsa, Gil Scott-Heron da Güney’deki siyasi ve tarihsel çalkantılardan, New York’un sokaklarından ses verir. Gaye’in aksine Heron’ın üslubu, tabiri caizse zehir zemberektir. “Devrim televizyonda yayınlanmayacak” diyen Heron, klasik anlamda bir şarkıcı değil; müzisyen, siyasi figür, şair, belki de ruhani bir liderdi. Sade’yi bu denli etkilemesi ise müziğine doğrudan referanslar şeklinde değil, daha dolaylı bir bağ üzerinden hissediliyordu. Bugün Gil Scott-Heron’ın müziğinin ardılları olarak çoğunlukla Erykah Badu ve D’Angelo gibi isimler anılır. Ancak asıl ilginç olan şudur: Sade, 1990’lı yıllardan beri çok sayıda rap müzisyeninin favori ismidir ve şarkıları birçok rap ve hip-hop parçasında sample olarak kullanılır. Gil Scott-Heron’dan aldığı eli belki de bu şekilde sonraki kuşaklara aktarır.  

Sade’nin Mirası 

Stuart Matthewman’ın da dediği gibi Sade’nin müziğinin sırrı; kuralsızlıktan, el yordamından ve sezgiden ileri geliyordu. Bu nedenle, birkaç istisna dışında pek referans barındırmayan bir müzik yaptılar. Lovers Rock albümündeki “Every Word” şarkısında Barry Brown’ın 1981 çıkışlı “Love Is What the World Wants” parçası, Soldier of Love albümüne adını veren şarkıda ise Kool Moe Dee’nin 1987 çıkışlı “Wild Wild West”i sample olarak kullanılmıştı. Love Deluxe’taki “Feel No Pain” içinse “A Blow for Me, a Toot to You”nun davulları loop’a alınmıştı. Ancak Sade’nin Diamond Life’tan Soldier of Love’a kadar kaydettiği şarkıların kaç farklı parçada sample olarak kullanıldığına baktığınızda, başa çıkamayacağınız uzunlukta bir listeyle karşılaşmanız mümkün. Bilhassa son otuz yılın rap müziğine Sade’nin sound’unun güçlü biçimde damga vurduğu söylenebilir. Sade’nin katmanlı müziği, müziğini kuşatan güçlü bas yürüyüşleri, dinleyicinin kulağına kanca atan vokal melodileri ve groove’ları rap dünyası için biçilmiş kaftandı. Öte yandan Sade’nin müziğinin uzantılarından biri olan reggae ile rap arasında güçlü bir bağ vardı. Hebdige, bu bağlamda rap müziği tanımlarken talk over ve toast içeren reggae’nin de tıpkı rap gibi önceden kaydedilmiş tınılara dayandığını söyler. DJ’lerin yaptığı reggae ile rap’in üretim sürecinin üç aşağı beş yukarı aynı olduğunu belirtir. 

Gil Scott Heron’ın 1970’li yılların başında rap’in arketipi olan müziğindeki öfke, 1980’li yıllarla beraber Kuzey Amerika’nın büyük kentlerinde yaşayan alt sınıf siyah çocukların sahneye çıkmasıyla büyük bir pazara dönüştü. Ayrıca rap müziğin çıkış yeri sayılan New York’taki Güney Bronx bölgesi, Heron’ın yaşamında da oldukça önemli bir yer kaplıyordu. 1980’ler ve 90’lar bir yandan Sade’nin hit şarkılarının peşi sıra çıktığı bir dönemdi. Özellikle 1990’ların ikinci yarısından itibaren birçok rap şarkısında Sade’nin sample’larını duymaya başlarız. Birkaç örnek vermek gerekecek olursa; Mac Miller’ın CongratulationsMobb Deep’in Where Ya Heart AtMF DOOM’un DoomsdayDrake’in Free SpiritDiddy’nin Coming Home ve Baby Smoove’ın On the Flo gibi rap şarkıları Sade sample’larının kullanıldığı şarkılarından bazıları. Bunun yanı sıra rap dünyasında doğrudan sözlerinde Sade referansı veren; Big Daddy KaneSnoop DoggEric B. & RakimOutkastMs. Fat Booty gibi isimler sayılabilir. Rap dünyasının dışında da The xxAlicia Keys gibi isimlerin şarkılarında Sade sample’larını duymak mümkün. Cover konusunda da son derece bereketli olan Sade diskografisi farklı türden bir sürü müzisyenin ve grubun görülebileceği bir alan. Alternatif metal grubu Deftones’tan Herbie Hancock’a, The Civil Wars’tan Ane Brun’a, The 1975’tan Chris Botti’ye, Lauryn Hill’den Frank Ocean’a kadar birçok isim konserlerinde ya da stüdyo ortamında Sade şarkılarını yeniden yorumladılar. 

Böylesi kudretli bir grubun 16 yıldır albüm yapmıyor oluşu üzücü. Evet. Ama belki de onları ve müziklerini bu kadar kıymetli yapan şey, her uzanmak istediğimizde erişemiyor oluşumuzdur. Tesiri on yılları aşan şarkılar belli ki sık sık ve hızlıca ortaya çıkmıyor. Yine de haklarını yememek lazım. Geçen süre boyunca bizi tamamen sessizliğe terk etmediler. Arada filmler aracılığıyla seslerini duyduk.

2018 yapımı “Widows” için yaptıkları “The Big Unknown” ve yine 2018 yapımı Disney filmi “A Wrinkle in Time” için kaydettikleri “Flower of the Universe”, dinleyiciye bir parça bal çalan işlerdi. Son olarak ise 2024 yılında Sade Adu’dan yürekleri titreten, belki de kariyerinin en özel şarkılarından biri geldi. Aktivist müzik örgütü Red Hot ile trans sanatçı ve aktivist Massima Bell’in iş birliğinde, trans sanatçılar yararına hazırlanan TRANSA: Selects adlı derleme albüm için bir şarkı kaydetti. Trans deneyimli oğlu Izaak Adu için yazdığı “Young Lion”, Sade’nin aile arşivinden görüntülerle hazırlanan etkileyici bir kliple sunuldu. Klibin yönetmen koltuğunda ise yine Sophie Muller vardı.

Kim bilir, belki yakın zamanda yeni bir Sade albümü de gelir. Biz ümit etmeye devam edelim. Gelmezse de sorun değil. Bunlar bizi bir kırk yıl daha götürür…

KAYNAKÇA

https://chartmasters.org/artist/sade

https://songstats.com/artist/zeidn3vs/sade

https://kworb.net/youtube/artist/sade.html?

https://pitchfork.com/news/joy-division-oasis-and-wu-tang-clan-inducted-into-rock-halls-class-of-2026/#intcid=_pitchfork-article-bottom-recirc_2caaa27e-d8b7-4780-9fbd-d897a36dcc98_modern-bert

https://www.uncut.co.uk/features/interviews/the-making-of-your-love-is-king-by-sade-152877

https://daily.redbullmusicacademy.com/2015/07/sade-interview

https://www.rollingstone.com/music/music-news/sade-sophisticated-lady-201308

https://pitchfork.com/features/underscore/8822-the-quiet-storm

https://www.thefader.com/2015/01/16/sade-lovers-rock-cover-story-interview?

https://teachrock.org/people/scott-heron-gil

https://www.billboard.com/culture/pride/sade-apologize-trans-son-new-song-young-lion-1235811235

https://www.billboard.com/music/music-news/sades-soldier-sizzles-at-no-1-on-billboard-200-1211117

Hebdige, D. (2003). Kes Yapıştır: Kültür, Kimlik ve Karayip Müziği (1.Baskı). Ayrıntı Yayınları 

Berendt, J.E. (2019). Caz Kitabı (4. Baskı). Ayrıntı Yayınları