Mihail Bulgakov’un 1928 yılında yazmaya başladığı ‘Usta ile Margarita’, edebiyatın en şık ve en huzursuz edici labirentlerinden biri. Bulgakov, kendi elleriyle yakıp sonra küllerinden yeniden kurduğu romanını ancak ölümüyle tamamlayabildi; sansür barikatlarını aşarak gün yüzüne çıkması ise çeyrek asır sürdü. Onu bugün hâlâ bu kadar taze kılan şey sadece ustaca kurgulanmış bir "Şeytan anlatısı" olması değil; hakikatin, en karanlık baskı dönemlerinde bile sızacak bir çatlak bulabileceğini kanıtlaması.
Woland -yani bir kara büyü profesörü kılığında şehre inen Şeytan- tam da sözü edilen çatlaklardan sızarak hakikati somutlaştırıyor. Başlangıçta sadece Şeytan'ın Moskova’ya gelişi üzerine kurulu olan kara mizah hikâyesi, Bulgakov’un hayatına üçüncü eşi Yelena Şilovskaya’nın girmesiyle çehre değiştiriyor. 1930’da yakılan roman, hafızadan yeniden kağıda dökülürken hikâyeye ‘Usta ve Margarita’ da dahil oluyor. Bu noktada anlatı artık sadece bir sistem eleştirisi değil; metafizik bir aşkın ve vicdanın üç katmanlı düzlemi haline geliyor.
Woland, 1930’ların Moskova’sına bir profesör maskesiyle adım atarken şehre dışarıdan kötülük taşımıyor. Aksine, halihazırda orada duran sinsi ikiyüzlülüğün maskesini düşürmek için dev bir ayna tutuyor. Bu aynanın en sadık ve en yıkıcı operatörü ise kuşkusuz devasa, silahlı ve bir kadeh votka eşliğinde dünyayla alay eden kedi Behemot. Behemot, sistemin gri ve ağır ciddiyetini muzip bir arsızlıkla delik deşik ederken, Woland’ın asıl büyük gösterisi için sahneyi hazırlıyor.
Bu hazırlık, Varyete Tiyatrosu’ndaki o meşhur sahnede zirvesine ulaşıyor. Havadan yağan paraların ışıklar yandığında değersiz kâğıtlara dönüşmesi ya da bedava dağıtılan şık elbiselerin bir anda buharlaşması basit birer illüzyon değil; mülkiyet tutkusunun ve sahte refahın ne kadar kırılgan olduğuna dair birer kanıt. Bulgakov burada bize şunu söylüyor: Gündüzün o gürültülü ve rasyonel dünyası, Ay yükselip Behemot’un muzip pençesi maskeleri yırttığında tüm savunmasızlığıyla çıplak kalıyor.
Bir Teslimiyet Formu Olarak Aşk
Sistemin tüm bu gürültüsü ve Woland’ın yıkıcı aynası arasında Bulgakov, bize sığınılacak tek bir alan bırakıyor: Margarita’nın korkusuz sadakati. ‘Usta’ olarak anılan yazar, yazdığı hakikat yüzünden toplumdan dışlanıp bir akıl hastanesine sığındığında, Margarita onun sadece sevgilisi değil, yakılan elyazmalarının da koruyucusu oluyor.
Margarita, sevdiği adamı ve onun yakılmış romanını kurtarmak için Şeytan’la pazarlık yapacak, bir cadıya dönüşüp Moskova semalarında uçacak ve Woland’ın gece yarısı balosuna ev sahipliği yapacak kadar gözü kara. Bulgakov bu noktada bize şunu fısıldar: Korkaklığın hüküm sürdüğü bir evrende kurtuluş, ancak her şeyini feda etmeyi göze alan bir teslimiyetle, yani aşkla mümkündür. Usta'nın teslimiyeti bir vazgeçiştir, Margarita’nınki ise bir eylemdir; bu iki kutup birleştiğinde, elyazmaları küllerinden yeniden doğar.
İki Bin Yıllık Bir Uykusuzluk: Pontius Pilatus
Romanın bana göre en sarsıcı katmanı ise, bizi 1930’ların Moskova’sından alıp antik Kudüs’ün yakıcı güneşine ve oradan da bitmek bilmeyen bir ay ışığına taşıyan Pontius Pilatus düzlemi. Burada mesele yalnızca tarihi bir olayı anlatmak değil; iktidarın, vicdan karşısındaki çaresizliğini tartmak. Roma’nın Kudüs Valisi Pilatus, karşısına getirilen gezgin filozof Yeşua’da (İsa) o zamana kadar rastlamadığı bir hakikat görüyor. Onu kurtarmak istiyor, onunla başlattığı o felsefi sohbeti sonsuza dek sürdürmek istiyor; ancak bir seçim yapmak zorunda kalıyor: Ya hakikati savunacak ya da Roma’daki koltuğunu koruyacak.
Pilatus, tarihin en eski hastalığına yenik düşüyor: Korkaklık. Hakikati bile bile ona sırtını dönüyor ve Yeşua’yı ölüme gönderiyor. Ancak Bulgakov’un kaleminde bu karar Pilatus için bir son değil, ebedi bir uykusuzluğun başlangıcı. Vali, iki bin yıl boyunca bir dağ başında, taş bir koltukta, yanında sadık köpeğiyle birlikte Ay’a bakarak hapsoluyor. Onun cezası zindanlar değil, hiç batmayan o Ay. Çünkü Ay yükseldiğinde gündüzün tüm siyasi mazeretleri, unvanları ve bahaneleri buharlaşıyor; geriye sadece o soru kalıyor: Neden korktun?
Üç Düzlem ve Gümüş Hafıza
Pilatus’un bu trajik bekleyişi, Moskova’nın absürt kaosu ve Woland’ın mistik dünyasıyla aynı gümüş ışığın altında birleşiyor. Ay, Bulgakov’un romanın için bir gök cismi olmaktan öte; her şeyi kaydeden, zamanın ötesinde bir hafıza. Bir yanda modern kentin gürültüsü akarken, diğer yanda aynı ışığın altında yarım kalan o sohbeti tamamlamak için Ay’a uzanan gümüş yolu gözleyen bir Vali beliriyor. Pilatus’un trajedisi, Yeşua ile o yolda yürüyememiş olması. Ay, ona her gece bu eksikliği hatırlatan soğuk bir ayna gibi gökyüzünde asılı duruyor. Ta ki Usta’nın o tek bir cümlesi gelene kadar: "Özgürsün! O seni bekliyor!"
Ölüme Karşı Yarış ve Kalan Huzur
Bulgakov ömrünün son yıllarında, böbrek yetmezliği pençesinde gözleri artık görmez olduğunda bile metni eşi Yelena’ya dikte ettirerek ölüme karşı bir yarışa girdi. Son cümlesini ölümünden haftalar önce tamamladığı vasiyetiyle bize önemli bir soru bıraktı: Mutlak iyiliğin ulaşılamaz göründüğü bir dünyada yapılabilecek en onurlu şey; vicdanın, yaratıcılığın ve özgürlüğün barışabildiği o ara bölgeyi, yani "huzuru" bulabilmek değil mi?
Woland’ın para illüzyonu bugün başka biçimlerde, başka sahte parıltılarda yaşamaya devam ediyor. Behemot’un muzip arsızlığında teselli ararken aslında kendi içimizdeki yarım kalmış sohbetlerle, ertelediğimiz vicdan sorularıyla yüzleşiyoruz. Hâlâ çoğumuz Pilatus gibi doğru olanı biliyor ama konfor alanımızı kaybetmemek adına sessizliği seçiyoruz. Korkaklık, Bulgakov’un dediği gibi hâlâ en büyük kusurumuz; ama o gümüş ay ışığı yolu, kendi hakikatini aramaya cesaret edenler için daima orada, gökyüzünde bir vaat gibi asılı duruyor.
