“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

TOPRAĞIN ALTINDAKİ HAFIZA: UNUTULAN BİR FELAKETİN İZİNDE

Toprakaltı (2026) filminden bir kare Onur Gökmen’in izniyle
Toprakaltı (2026) filminden bir kare Onur Gökmen’in izniyle

Onur Gökmen’in Salt Galata’daki ‘Toprakaltı’ sergisi, 1986 Çernobil felaketinin ardından Karadeniz’de çayda tespit edilen radyoaktif kirliliği merkeze alarak Türkiye’nin yakın tarihinde büyük ölçüde göz ardı edilen bir olayı yeniden gündeme getirirken, bu bilginin nasıl bastırıldığını ve zamanla nasıl silikleştiğini de sorguluyor.

Bazen bir felaket, etkisinden çok nasıl hatırlandığıyla belirler kendini. Ya da daha doğrusu: nasıl hatırlanmadığıyla. Bu yıl 26 Nisan’da Çernobil felaketinin 40’ıncı yılı dolarken, sanatçı Onur Gökmen’in ‘Toprakaltı’ sergisi Salt Galata’da tam da bu boşlukta dolaşıyor. Türkiye’deki izleri, sanatçının çocukluk hafızasına değen bir araştırma hikâyesinden yola çıkarak yeniden açıyor. Kişisel olanla yapısal olanın iç içe geçtiği bu anlatı, yalnızca geçmişe bakmıyor; devlet, medya ve toplum arasındaki o tanıdık refleksleri bugüne taşıyor. Sergi ilerledikçe mesele yalnızca radyasyon değil—bilginin nasıl bastırıldığı, gerçeğin nasıl dağıtıldığı ve hafızanın nasıl silikleştiği. Onur Gökmen’le ‘Toprakaltı’ sergisini konuştuk.

‘Toprakaltı, kişisel bir hafızadan yola çıkıyor ama hızla kolektif bir meseleye açılıyor. Ebeveynlerinizin dahil olduğu bu araştırmayı bugünden yeniden ele almak sizin için neyin peşine düşmekti?

Ben de bir şekilde bu hikâyenin içindeydim. Annemlerle 1993'te topraktaki radyasyonu ölçmek için Karadeniz’e gittikleri araştırma gezisine ben de katılmıştım, hatırlıyorum. Ama olayın gerçek boyutunu ancak son yıllarda fark ettim. Annem ve babamın deneyimi, kurumların çevresel bir gerçekle karşılaştığında nasıl davrandığını anlatan çok daha büyük bir hikâye aslında. Dolayısıyla peşine düştüğüm şey hem kişisel hem yapısal bir şeydi: bu olayın neden bu kadar az hatırlandığını anlamak ve bunun bugünle olan bağlantısını kurmak. 26 Nisan 2026'da Çernobil'in 40’ıncı yılı olacak. 1980'lerin en büyük fiyaskolarından biri olan bu olaya bugün dönüp bakmak, onu sadece 'hatırlamak' için değil, o mekanizmanın nasıl çalıştığını görmek için de önemliydi.

Sergi, Türkiye’nin yakın tarihinde üzeri örtülmüş bir kırılma anına odaklanıyor. Sizce Çernobil’in Türkiye’deki etkileri neden hâlâ bu kadar sınırlı bir hafıza alanında kalıyor? Bu unutulma hali sizce tesadüf mü, yoksa bilinçli bir tercih mi?

Bilmiyorum. Belki Türkiye'de genel olarak bir hatırlama sorunu var. Politikacılar açısından bu konunun üstünün kapatılması yerindeydi, başka türlü siyasi bir bedeli olurdu. Ama belki biz de çay içen bakanla dalga geçip konuyu kapatıyoruz, belki bunun altında da bir çaresizlik var. Ya da belki devlet gerçeği saklamayı başardığı için değil, saklama çabası absürt olduğu için asıl mesele bu gürültünün içinde kayboldu. Belki bu olay tarihi bir trajedi olarak değil, bir komedi olarak bilinçaltına itildi. Bugün insanların olayı tam hatırlamaması veya sadece bakanın çay içişiyle hatırlaması bu olayın bittiğini göstermez. Kontamine olan çay bile hâlâ depolarda ya da toprakta, daha sadece bir yarı ömrü geride bırakmış hâlde bekliyor (zararsız hâle gelmesi için toplamda 10 yarı ömür geçmesi gerekiyor).

İlk bölümde tanıklık ve belgeye dayalı bir anlatı varken, ikinci bölümde kurgu ve temsil devreye giriyor. Bu iki anlatı biçimini yan yana getirirken nasıl bir gerilim kurmak istediniz?

Aslında bir “gerilim" kurmaktan çok, farklı alanlara yayılan bir hikâyeye nasıl bakacağımı düşünerek sergiyi farklı kesitler etrafında kurguladım. Belki de bu hikâyeye bakmak için bir "yerleşim planı" demek daha doğru. Çünkü ortada tek bir doğru üzerinden ilerleyen düz bir hikâye yok, farklı kurumların kendi "gerçekliklerini" ürettiği bir durum var.

Televizyon stüdyosunda geçen ikinci bölüm, medya, bürokrasi ve iktidar ilişkilerine dair bir eleştiri içeriyor. Bu bölümün çıkış noktası neydi? Bu bölümde neyi görünür kılmak istediniz?

Bazı devlet kurumları, ekonomik zarar etmemek için 1986'nın zehirli çaylarını 1985'in temiz mahsulüyle karıştırıp bilerek halka içirdiler. O dönemde gıda maddelerinde kabul edilen radyoaktivite sınırı kilogram başına 600 Bq’idi. Ortalama 30.000 Bq’deki 1986 çayını sıfır Bq’lik 1985 çayıyla karıştırarak herkese yaklaşık 15.000 Bq/kg çay içirmiş oldular.

“Radyoaktif çay daha lezzetlidir” gibi söylemler, bugün hâlâ hatırlanan ama çoğu zaman absürt bir anekdota indirgenen ifadeler. Sizin işinizde bu söylemler yeniden dolaşıma girerken nasıl bir anlam kazanıyor?

Bu ifadeler işin içine girdiğinde, devletin medya aygıtını "kusursuz çalışan karanlık bir komplo" olarak değil, panikleyen, dağınık ve durumu idare etmeye çalışan çaresiz bir yapı olarak görmeye başlıyoruz. Kısa filmdeki diyalogların bir kısmını doğrudan dönemin meclis tutanaklarından aldım: "Radyoaktif bir dünyada yaşıyoruz" gibi cümleler meclis tutanaklarında geçiyor. Şunu da unutmamak gerekiyor: ODTÜ de aslında bir devlet kurumu. Yani ortada tekil ve mutlak bir devlet aklından ziyade, kendi içinde çatışan kurumlar ve gerçeklikler var.

Çay, bu sergide hem gündelik hem de politik bir nesneye dönüşüyor. Görünmeyen bir tehlikeyi taşıyan bu kadar sıradan bir şeyle çalışmak, sizin için nasıl bir anlatı imkânı açtı?

Çernobil'in Sovyetler Birliği'nin çöküşünü hızlandıran kırılma noktası olduğunu savunan argümanlar var. Devasa bir imparatorluğu ve onun bürokratik sistemini içeriden çürüten bir şeyin, bizim en çok tükettiğimiz içeceklerden biri olan çaya sızması, benim için birçok farklı katmana aynı anda girebileceğim bir anlatı alanı açtı. Radyoaktif çay burada salt fiziksel bir kirletici olmaktan çıkıyor, devletin yazmak istediği senaryoya eklemlenmeyi reddeden hem bedenlere hem kurumlara sızan bir aşındırıcıya dönüşüyor.

Serginin üçüncü bölümünde yer alan fotoğraflarda netlikten özellikle kaçınılmış gibi bir durum var; figürler flu, manzaralar neredeyse çözülüyor. Fotoğraflardaki bulanıklık, görünmeyen bir felaketi temsil etme biçiminizle nasıl ilişkileniyor?

Aslında bu fotoğraflarda daha geniş bir zaman aralığını düşündüm. Çoğu uçaktayken çektiğim fotoğraflar. Bazen bulutlara bakarken insanların artık olmadığı bir zamanı düşünürüm. Bu proje sırasında, bunu daha sık düşündüm. Bazı nükleer izotopların etkisinin geçmesi için 200.000 yıl lazım. Çernobil gibi olaylara hep kendi kısa yaşam çerçevemizden bakıyoruz.

Fotoğrafların bulanıklığı meselesine gelirsek... Kameralar karşısında çay içen bakan imgesini hatırlayın, o kadar "net" ve kolay tüketilebilir bir imge ki, bütün bu devasa felaketi adeta absürt bir fıkraya, bir anekdota çeviriyor. Oysa yaşananlar fazlasıyla trajik: o örtbas yüzünden tam olarak kaç kişinin zarar gördüğünü bilmiyoruz bile. Dolayısıyla fotoğraflardaki bu bulanıklığın benim açımdan başka bir amacı var: İktidarın ve medyanın ürettiği o kolay hazmedilebilir, gerçeği paketleyen "net" imgeleri bozmak.

‘Toprakaltı’ başlığı hem fiziksel bir katmana hem de bastırılmış bir geçmişe işaret ediyor. Bu işte toprağın altında kalan nedir? Bilgi mi, sorumluluk mu, yoksa hafıza mı?

Hepsi. Aynı zamanda özellikle Karadeniz’deki toprakta hâlâ radyasyon bulunduğunu da belirtmek isterim. Annemlerin çayda ölçtüğü sezyumun zararsız hale gelmesi için 240 yıl daha geçmesi gerekiyor. Bunun dışında ölçülmeyen bazı izotoplar eminim hâlâ topraktadır.

Sergi yalnızca geçmişe bakmakla kalmıyor, bugüne de bir soru yöneltiyor. Sizce bugün benzer krizlerde—çevre, sağlık ya da bilgi akışı konusunda—farklı bir yerde miyiz, yoksa aynı döngü devam mı ediyor?

Kamu sağlığını ekonomik hasarın gerisine iten o refleks ortadan kalkmadı. İster 1986'daki nükleer serpintiden ister bugünün iklim krizinden, ya da şu an inşaatı süren nükleer santralden söz edelim, mekanizma temelde aynı. Sergi, Çernobil örtbas girişimini ahlaki bir uyarıdan ziyade, bu kronik durumun bir tanısı, bir şablonu olarak ele alıyor.

Ancak bence bu şablonun bugünkü hali çok daha az görünür ve asıl korkutucu olan da bu. Devletin bu mekanizmayı elinde tuttuğunu sandık, ama belki hiçbir zaman tam olarak elinde değildi. Şimdiyse işler daha da insansızlaşıyor.

Onur Gökmen’in ‘Toprakaltı’ sergisi, 3 Mayıs’a kadar Salt Galata’da.

Ayrıca okuyun