“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

NAKAMURA’NIN ‘KARA’LARI

Fuminori Nakamura

Edebiyatla suç kurgusunu birleştiren ‘Hırsız’ ve ‘Şeytan ve Maske’ romanlarıyla tanıdığımız Fuminori Nakamura, Doğan Kitap etiketiyle Türkçede yeni yayımlanan ‘Yok Oluşum’da istismar, keder, cinayet ve intikam gibi konuların öne çıktığı sürükleyici bir hikaye anlatıyor. Tipik bir Nakamura romanı. İlk sayfasından başlayarak okuyucuları gerilim dolu bir labirentte dolaştıran, sürekli tedirgin eden, cinayet ve ahlaksızlığın doğasını didikleyen karanlık ve kötücül bir anlatı. Hızlı akışlı öyküleri, psikolojik gerilim ile edebi kurguyu hipnotik şekilde harmanlayışı ve varoluşsal meseleleri ele alışıyla Japon edebiyatının ‘mucize çocuğu’ olarak anılan Nakamura, Dashiel Hammet ya da Raymond Chandler’dan çok Camus’nün, Dostoyevski’nin, Oe’nin mirasçısı.

Fuminori Nakamura, 1977’de Japonya’da doğdu. Fukuşima Üniversitesi’nde sosyoloji eğitimi gördü. İlk kitabını tamamlayana kadar çeşitli işlerde yarım zamanlı çalıştı. ‘Ju’ (Tabanca) romanı 2003 yılında yayımlandı. Üretken bir yazar Nakamura. 2003’te başladığı edebiyat hayatına daha şimdiden 12 roman, 11 öykü kitabı sığdırdı; hem de edebiyatın hakkını vererek. 2002 Shinco Yeni Yazarlar Ödülü, 2004 Noma Yeni Yazarlar Ödülü, 2005 Akutagave Ödülü ve nihayet 2010’da Hırsız ile Japonya’nın en prestijli ödüllerinden Kenzaburo Oe Ödülü’ne değer görüldü. ‘Hırsız’, Japonya’da 250 binlik satış rakamına ulaşırken çok sayıda dünya diline de çevrildi. Dört kitabı ABD’de edebi değere sahip suç romanları konusunda uzmanlaşmış Soho Yayınevince basılan Fukumuro, ‘Hırsız’la ayrıca 2012 Los Angeles Times Kitap Ödülü’nü kazandı, Wall Street Journal tarafından 2012’nin En İyi Romanları listesine alındı. 2014’te ‘polisiye kurguya yaptığı katkılar’ nedeniyle David Gooodie Ödülü’nün, 2016’da Yok Oluşumla Prix des Deux Magots Bunkamara Ödülü’nün sahibi oldu.

Bu sayfayı sakın çevirme

‘Yok Oluşum’ küçük bir dağ evininin daracık odasında başlıyor. 30’lu yaşlarının sonundaki anlatıcı bir başkasına -Ryodai Kozuka adında birine- ait olan kimlik bilgilerini ele geçirmiş, başka bir hayata başlamak üzere. Ancak masanın üzerindeki ‘asırlardır burada okunmayı bekliyormuşçasına ilk sayfası açık bırakılmış bir el yazısı metin’ ilgisini çekiyor:

“Sayfalardaki metne baktım. Kâğıtlar eskiydi, sadece bir klipsle tutturulmuşlardı. Bu müsvedde Ryodai Kozuka tarafından yazılmış olmalıydı. Yerine geçmek üzere olduğum adama ait bir anlatı, hatta bir yaşam öyküsü.”

Okumaya başladığında, bir uyarıyla karşılaşacaktır: “Bu sayfayı çevirirsen belki de tüm hayatından vazgeçmiş olacaksın.”

Anlatıcının eski hayatımdan vazgeçmeye hiç niyeti yok ama Kozuka'nın çocukluğunu, yaşadığı travmayı, annesiyle olan ilişkini anlattığı el yazmasını okuyacak kadar merakı var. Okumayı kısa molalar vererek sürdürüyor. Arada bir seri katile ve işlediği cinayetlere ilişkin başka metinlerin de karıştığı sayfalar tedirgin edici. Zira Kozuka’nın anıları bazı yönlerden anlatıcının yaşadıklarıyla benzerlikler taşımaktadır. Okumayı bitirdiğinde ise sıra bir köşede duran valizi açmaya gelmiştir:

“Bavulun anahtar deliği dayanılmayacak kadar cezbedici görünüyordu. Anlatıdan bunu anımsatan bir şey hatırladım. Ancak o bir kapıyla ilgiliydi. Onu açsam tüm hayatım bir anda değişebilirdi. Anahtarı denedim, tam uydu, çevirdim. Mandalın kilidi açıldı. Bir cesetti bu. Görüş alanım daraldı. Cenin pozisyonunda kıvrılmış, kalın ve şeffaf bir plastik torbanın içinde yetişkin birinin cansız bedeni. Bir kadındı bu.”

İşte tam bu sırada kapının zili çalacak ve anlatıcı kaçmaya fırsat bulamadan içinde tuhf karakterlerin ve çekici bir kadının da bulunduğu baş döndürücü olaylar zinciri içerisinde yok oluşuna doğru sürüklenecektir.

İnsan olmanın anlamı

Hızlı akışlı öyküleri, psikolojik gerilim ile edebi kurguyu hipnotik bir şekilde harmanlayışı ve varoluşsal meseleleri ele almasıyla Fuminori Nakamura, Japon edebiyatının ‘mucize çocuğu’ olarak anılıyor. Hızla ün kazanan pek çok yeni yazar gibi kendisi ve eserlerini bir kalıba sokmak oldukça zor. “Yazdıklarımı nasıl tanımlayacak olursam, romanlarım insan kalbinin derinliklerini, özellikle de karanlık tarafını ele alıyor” demiş bir söyleşisinde. Kitaplarının nasıl etiketlendiği veya tanımlandığı konusunda bir sorunu olmadığını, kitaplarının edebi kurgu, gizem ve polisiye olarak adlandırılmasının fark etmediğini, insanlar kitaplarını okuduğu sürece tanımlamaların önemli olmadığını da eklemiş. 

Böyle bir bakış açısıyla ‘Yok Oluşum’ tipik bir Nakamura romanı. ilk sayfasından başlayarak okuyucuları gerilim dolu bir labirentte dolaştıran, sürekli tedirgin eden, cinayet ve ahlaksızlığın doğasını didikleyen karanlık ve kötücül bir anlatı. Nakamura, suç kurgusunu çok iyi kullanarak hem felsefi meselelere açılmış hem de edebiyattan hiç taviz vermemiş.

‘Yok Oluşum’ takip edilmesi zor, karanlık, takıntılı, içindeki hiçbir şeye ve hiç kimseye güvenilemez bir roman. Sayfalar ilerledikçe farklı katmanlara açılıyor ve sıradan bir cinayet gizemi gibi başlayan hikaye, önce tutkulu bir aşka açılıyor, sonra beyin yıkama ve hafıza silme motifleri içeren bir intikam öyküsüne dönüşüyor. Merkezinde -ilk bakışta birbirinden kopuk görünen tüm felsefi ve anlatısal iplikleri birbirine bağlayan bir karakter olarak- ölümün yer aldığı bir hikaye bu. Nakamura cinayet ve intihar, cinsel suçlar ve sapkınlık, akıl hastalığı ve daha birçok hassas konudan kaynaklanan ölüm olgusunu pek çok açıdan mercek altına almış.

Güvenilmez anlatıcıların ağzından aktarılan ‘Yok Oluşum’da hiçbir şey göründüğü gibi değil. Tam da Nakamura’nın istediği bir belirsizlik hali; okuyucuyu gerçek kahramanın kimliği, daha doğrusu kimin kim olduğu hakkında düşünmeye zorluyor. Anlatan kişi anlatıcı mı, yoksa kimliğine bürünmek istediği Kozuka mı? Anlatıcı Kozuka’nın kimliğini mi çalıyor, yoksa o ve Kozuka aynı kişi mi? O kahraman mı, yoksa kötü adam mı? Peki ya götürüldüğü küçük hastanede çalışan doktor ne olacak? Uyguladığı tedaviler iyileştirici mi, yoksa manipülatif mi? O bir müttefik mi, yoksa bir düşman mı? Peki ya hayatı bu kadar ayrıntılı bir şekilde işlenen seri katil Miyazaki?

Bütün bu zihin oyunları aracılığıyla Nakamura’nın tartışmaya açtığı -kendi ifadesiyle- ‘insan olmanın, dünyada var olmanın ne anlama geldiği’. Türkçeye çevrilen önceki romanlarındaki gibi, kaderin ve insanın özgür iradesinin doğasını, insan kimliğini neyin oluşturduğu, zamanın etkisiyle nasıl değiştiğini, hayatın marjinal sınırlardaki anlamını sorguluyor Nakamura. Ve bir de iyi amaçlar için kötü eylemlerin mübah olup olmadığını…

Benlik nedir?

Önceki kitapları için de söylemiştim; Nakamura’nın hikaye ve temalarla bütünleşen kurgu tekniği çok başarılı. ‘Yok Oluşum’da da anlatıcının çocukluğu ile şimdiki kimliği arasına pek çok olay sığdıran, hikayenin kronolojisindeki her bir motifi bütüne bağlanan, geçmiş ile şimdiki zaman arasında gidip gelen, kişilerin kimliklerini iç içe geçiren, farklı bakış açılarıyla belirsizliği sürekli kılan kurgu tekniği ile hem akışı hızlandırmış, hem gizemi arttırmış, hem de romanın ana temasını güçlendirmiş. Böylelikle ‘Benlik nedir?’ sorusunu ortaya atıyor Nakamura. Cevap da bulanık; “Belirli koşullar altında, bunu söylemek imkansız hale gelir.” Bu saptamasını roman boyunca çeşitli anlatım açılarını ve tekniklerini kullanarak işlerken kimlik ve hafızayla ilgili olaylar eşliğinde benliğin nasıl değişebileceğini ya da nasıl yaratılabileceğini gösteriyor.  Bütün bunların geri planında daha yakıcı bir soru var; mesele, ne gördüğümüz veya ne düşündüğümüzden çok, kim veya ne olduğumuz:

“Çoğu insan, gerçekte kim olduklarını bilmeden yaşar. Bir insan ne kadar korkarsa, bu soruyu sormaktan o kadar kaçınır. Herkesin bildiği üzere savaş, kalabalıkların saldırganlığını dolaylı yoldan dışa vurması için bir fırsat sunar, oysa gerçekte sadece içine sığınacak sahte bir iyilik kabuğu yaratır.”

Bir roman karakteri kötülüğün en çıplak yansıması olarak sosyal medyayı gösterecektir:

“Şu internete bir baksana. Tüm kötülüğün nihayetinde içine süpürüldüğü çukurlardan ibaret. Millet yüzünü gizleyip hiç düşünmeden tıkır tıkır yazıyor ve kelimelerinin başkaları tarafından algılanıp bir zincir oluşturacaklarına kör kalıyor. İnsanlar yüzlerini örtüp bir iyilik kisvesinin ardına saklandığında saldırganlıklarını hiç çekince göstermeden salıveriyorlar. Kendi saldırganlıklarının farkında bile değiller.”

‘Yok Oluşum’, insan aklının karanlık kuyularına inen, beklenmedik olayların bireyleri nasıl şekillendirebileceğini ve karanlık arzuların bireyi nasıl bir katile dönüştürebileceğini konu alan bir roman. Karanlık yanları deşmesi sadece türle ya da biçimle ilgili bir tercih değil, bizzat kendi deneyimiyle, geçirdiği zor zamanlarla ilgili: "O zor zamanda beni kurtaran şey, insan varoluşunun karanlık tarafını anlatan romanlardı. Hayata devam edebildim; romanlar bana herkesin sorunları olduğunu, dolayısıyla yaşamanın mümkün olduğunu gösterdi." İşte bu fikriyatta hareketle karanlığın yanına aydınlık anlar da eklemiş.

Karanlık olayları ve karakterleriylele Nakamura’nın romanları ‘noir’ tarzına yaklaşıyor elbette ama anlatım tarzı, kurgusu ve barındırdığı temalarıyla polisiye/gerilim romanı kalıplarının dışına çıkıyor. Nakamura, Dashiel Hammet ya da Raymond Chandler’dan çok Camus’nün, Dostoyevski’nin, Kenzaburo Oe’nin, Osamu Dazai’nin hatta Mishima’nın mirasçısı.