“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

AMANDA PETERS: İYİLEŞMEK BİR TOPLULUĞUN PARÇASI OLDUĞUNUZDA DAHA KOLAYDIR

Amanda Peters
Amanda Peters

Kanada’da Mi'kmaq yerlisi bir ailenin yaşadığı sarsıcı kayıp olayını anlattığı ‘Yaban Mersini Toplayıcıları’nda sessizliğin, sevginin ve topluluk bağlarının iyileştirici gücünü ön plana çıkaran Mi'kmaq kökenli yazar Amanda Peters, “Yerli aileler sevgi ve neşeyle doludur. Tarih acımasız olabilir ama yerli aileler büyük ve derin bir sevgiyle sever” diyor.

1962 yazında Kanada’nın Nova Scotia bölgesinden gelen bir Mi’kmaq ailesi, Amerika’nın Maine eyaletinde yaban mersini toplamak için mevsimlik işe başlar. Ancak birkaç hafta sonra, dört yaşındaki Ruthie ortadan kaybolur. Onu en son gören kişi, altı yaşındaki ağabeyi Joe’dur. Ruthie’nin yokluğu, Joe’nun yüreğinde derin bir yara olarak kalır ve tüm ailesi için zaman bir daha eskisi gibi akmaz. Aynı eyalette varlıklı ama sevgisiz bir ailede sessizlik içinde büyüyen Norma, ailesinin sakladığı karanlık bir sır olduğunu anladığında, kendi köklerini arama yolculuğuna çıkar.

Uluslararası alanda hayli ilgi gören ve pek çok ödüle (2023 Barnes & Noble Discover Prize, 2024 Kanada Suç Yazarları Derneği - CWC En İyi İlk Suç Romanı, 2024 Andrew Carnegie Ödülü) değer görülen ‘Yaban Mersini Toplayıcıları’, bireysel bir kayıp hikâyesinden yola çıkarak hafıza, kimlik, aidiyet ve kuşaklar arası travma gibi meseleleri derin bir duyarlılıkla ele alıyor. Mi'kmaq kökenli yazar Amanda Peters, 1960’ların Kuzey Amerika’sında bir yerli ailenin yaşadığı sarsıcı deneyimi anlatırken, sessizliğin, sevginin ve topluluk bağlarının iyileştirici gücünü ön plana çıkarıyor. Peters’le romanını konuştuk.

‘Yaban Mersini Toplayıcıları’ aynı anda hem çok kişisel hem de geniş bir dünyaya açılıyor. Yazmaya ilk başladığınızda hikâye size daha çok karakterler aracılığıyla mı geldi yoksa tarihsel arka plan üzerinden mi? Ya da belirli bir duygusal atmosfer mi etkiledi sizi?

Sanırım en çok karakterler üzerinden geldi. Başlangıçta hikâyeyi yalnızca Joe’nun perspektifinden anlatmayı ve tek bir korkunç olayın (Ruthie’nin kaçırılması) aile içinde onlarca yıl nasıl yankılandığını göstermeyi düşünmüştüm. Okurun bunun ne kadar yıkıcı olabileceğini görmesini istedim. Ama aynı zamanda ailelerin ne kadar güçlü ve sevgi dolu olabildiğini de göstermek istedim.

Roman, dramatik bir yükselişten ziyade sessiz bir yoğunlukla ilerliyor. Bu hikâyeyi ölçülü bir sesle anlatmak sizin için önemli miydi?

Evet, bence önemliydi. Roman birinci tekil şahısla yazıldı; bu yüzden ölçülü bir tonun dışına çıkmak anlatının ritmini ve atmosferini bozabilirdi. Hem Joe hem de Norma birçok açıdan içine kapanık karakterler, bu yüzden onları bu şekilde anlatmak en doğru yol gibi geldi.

Joe ve Norma romanda oldukça farklı duygusal dünyalar taşıyor. Bu iki ayrı iç dünyayı hem farklı hem de derinden bağlı kılmayı nasıl başardınız?

Yazım sürecinde aslında önce Joe’yu, sonra Norma’yı yazmak zorunda kaldım. Hikâyeler tamamlandıktan sonra onları bir yapboz gibi birleştirdim. Bunu, seslerinin birbirinden gerçekten ayrıştığından emin olmak için yaptım. Oldukça ilginç bir süreçti. Bağlantılı hissettirmesine sevindim!

Romanda sessizlik çok güçlü rol oynuyor. Sizce bu sessizlik bir korunma biçimi mi, bir inkâr mı yoksa kuşaktan kuşağa aktarılan bir acı mı?

Açıkçası bunu bilinçli olarak kurguladığımı sanmıyorum, daha çok yazma biçimimle ilgili. Sessizliği seviyorum, bana huzur veriyor; bu yüzden bilinçdışı bir şekilde bir korunma biçimi olabilir. Ama geriye dönüp bakınca inkâr olarak da okunabileceğini düşünüyorum. Norma’nın sessizliği, ailesinin yaptığı kötülüğü bastırma çabasının bir sonucu. Joe’nun sessizliği ise yaşayabileceği hayatı bir şiddet anıyla kaybetmesinin bir tür inkârı. Gerçekten güzel bir soru, beni de düşündürdü.

Hafıza romanın merkezinde yer alıyor; ancak aynı zamanda kırılgan ve güvenilmez de olabilir. Yazarken hafıza ile gerçeklik arasındaki gerilimi bilinçli olarak mı ele aldınız?

Bunu bilinçli olarak yapmadım ama hafızanın güvenilmez olabileceğini hepimiz biliyoruz. Aslında, tam oluşmuş anıların ne zaman depolanmaya başladığı üzerine biraz araştırma yaptım; bu yaşın yaklaşık yedi yıl olduğunu öğrendim. Bu yüzden Norma’nın anıları kolaylıkla rüya gibi yorumlanabilir. Eğer rüyaların hafızayı düzenlememize yardımcı olduğuna inanıyorsak, o zaman hafıza ile hakikat aynı şeyin farklı biçimleri olabilir mi? Üzerine düşünmesi çok keyifli bir konu.

Roman, büyük bir tarihsel yarayla yüzleşirken bile karakterlerin duygusal dünyasını merkezde tutuyor. Kolektif travmayı anlatırken hikâyenin insani özünü nasıl korudunuz?

Hepimiz olayları farklı şekillerde deneyimler ve hissederiz. Joe, Mae, Ben ve bir ölçüde Charlie, Ruthie’nin kayboluşunu farklı şekillerde yaşar; ama hepsi ortak bir travma içinde birleşir - Ruthie hiçbir zaman zihinlerinden uzak değildir. Yerleşimci kültürün daha birey odaklı olduğu, yerli kültürlerin ise (tüm yerli halklar adına konuşmuyorum) daha kolektif bir yapıya sahip olduğu söylenir. Bence iyileşmek, bir topluluğun parçası olduğunuzda daha kolaydır. Joe’nun gitmesi ise tek başına iyileşmeye çalıştığını gösteriyor. Bunu keşfetmek ilginçti.

Kitap boyunca mekân duygusu çok güçlü. Tarlalar, yollar, evler ve manzaralar size diyalogların anlatamayacağı neyi ifade etmenize yardımcı oldu?

Birinci tekil anlatımda açıklama yapmak zor olabilir, ama okurun sıkılmadan o mekânları hissedebilmesini istedim. Öğrencilerime her zaman detayları metne “serpiştirmelerini” söylerim; umarım ben de bunu başarabilmişimdir. Okurun kendini hikâyenin içine yerleştirebilmesi çok önemli ve bunu hissettirmenin mümkün olduğunu düşünmeniz beni mutlu etti.

‘Yaban Mersini Toplayıcıları’ başlığı hem doğanın güzelliğini hem de emeği çağrıştırıyor. Yazarken bu başlık sizin için nasıl bir anlam taşıyordu?

Aslında komik bir hikâyesi var: Romanın başlığı yoktu, ‘Yaban Mersini Toplayıcıları’nı geçici olarak kullanıyordum. Sonra kaldı! Şimdi dönüp baktığımda iyi bir başlık olduğunu düşünüyorum. Yerli ailelerin emeğini yansıtıyor ama aynı zamanda Joe’nun geri dönmesi ve Norma’nın bu yerin anlamını keşfetmesiyle hikâyeyi tamamlıyor.

Yazarken sizi özellikle zorlayan ya da duygusal olarak yoran sahneler oldu mu?

Charlie’nin öldüğü panayır sahnesi oldukça sarsıcıydı. Bir de gebelik kaybı üzerine yazmak zorlayıcıydı. Bunu bizzat yaşamamış olsam da yaşayanlara karşı dürüst ve hassas olmak istedim. Bu yüzden çok sayıda birinci elden anlatım okudum.

‘Yaban Mersini Toplayıcıları’ yalnızca bir kayıp hikâyesi olarak değil de başka bir şey olarak hatırlanacaksa bunun ne olmasını isterdiniz?
Yerli aileler sevgi ve neşeyle doludur. Tarih acımasız olmuş olabilir (bugün de çok iyi sayılmaz) ama yerli aileler büyük ve derin bir sevgiyle sever.

Yaban Mersini Toplayıcıları, Amanda Peters, Çeviren: Aslı Perker, Beyaz Baykuş Yayınları, 2026 (4. baskı), roman, 280 sayfa.

Ayrıca okuyun