“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

SUSAN SONTAG VE ALICE YATAKTA: BEDENİN SINIRLARINI AŞMAK

Susan Sontag

Bir kadın yatağından kalkmıyor. Bu kadar basit, bu kadar karmaşık... ‘Alice Yatakta’nın ilham kaynağı Alice James, romancı Henry James'in, düşünür William James'in kız kardeşi. Aynı sofrada yetişti, benzer zekâyla donatıldı ama ömrünün büyük bölümünü yatağa bağlı geçirdi, nedeni belirsiz hastalıklarla boğuşarak. Susan Sontag’ın “Sanırım bu oyunu tüm hayatım boyunca yazmaya hazırlandım" dediği ‘Alice Yatakta’, yalnızca bir kadının hastalık hikâyesi değil, bir zihnin, ona biçilen bedenin sınırlarını nasıl aştığının hikâyesi.

Bir kadın yatağından kalkmıyor. Bu kadar basit, bu kadar karmaşık…

Susan Sontag, 1993'te kaleme aldığı ilk tiyatro oyunu ‘Alice Yatakta'yı yazarken şunu söylüyordu: "Sanırım bu oyunu tüm hayatım boyunca yazmaya hazırlandım." Bu itiraf, oyunun kendisi kadar ağır bir şey taşıyor içinde. Çünkü ‘Alice Yatakta’, yalnızca bir kadının hastalık hikâyesi değil, bir zihnin, ona biçilen bedenin sınırlarını nasıl aştığının ve o aşımın arkasında hangi ağır sorunun beklediğinin hikâyesi.

Gölgede Kalan Alice

Oyunun ilham kaynağı olan Alice James, 19. yüzyılın en yük taşıyan isimlerinden biri. Romancı Henry James'in, psikolog ve düşünür William James'in kız kardeşi. Aynı sofrada yetişti, aynı zekâyla donatıldı ama adı hep bir parantez içinde "James kardeşlerin kız kardeşi" olarak kaldı. 

19 yaşında depresyon onu buldu. Sonrasında ömrünün büyük bölümünü yatağa bağlı geçirdi; nedeni belirsiz, kronik hastalıklarla boğuşarak. Ölümünden sonra yayımlanan günlükleri, bastırılmış bir zihnin en keskin kayıtlarından biri olarak kabul gördü. Sontag bu günlüklere uzandı ve oradan bir ses çekip çıkardı; hem gerçek hem de hayal edilmiş hem tarihi hem de zamandan bağımsız bir ses.

İki Alice, Bir Yatak

Sontag'ın en cesur hamlesi, Alice James'i Lewis Carroll'ın Alice'iyle birleştirmesidir. İki Alice -biri gerçek, biri kurgu- aynı bedende, aynı yatakta buluşuyor. Ve bu buluşma tesadüf değil; bir tez.

Carroll'ın Alice'i de bir düşüşle başlar. Tavşan deliğine düşer ve kendini bambaşka bir mantığın hükmettiği bir dünyada bulur. Sontag'ın Alice'i de düşmüştür ama onun deliği toplumsal cinsiyet, hastalık ve görünmezliktir. Harikalar Diyarıburada bir kaçış değil; bedenin teslim olduğu yerde zihnin direniş kurduğu alan.

Oyunun altıncı sahnesi tamamen Alice'in zihninde geçer: Hayali bir Roma yolculuğu. Hiçbir yere gidemeyen bir kadının, gittiği yer. Bu sahne, sessizce en keskin soruyu sorar: Hayal gücü gerçek bir özgürlük müdür, yoksa gerçek özgürlüğün yokluğuna karşı üretilmiş en zarif yanılsama mı?

Çay Partisi: Kızgın Kadınlar Masası

Oyunun merkezinde, Lewis Carroll'dan ödünç alınmış bir çay partisi var. Ama bu sefer masada başka konuklar oturuyor: Emily Dickinson, Margaret Fuller, Adolphe Adam’ın ‘Giselle' balesinden Kraliçe Myrtha ve Richard Wagner'in ‘Parsifal'inden Kundry.

Hepsi 19. yüzyıldan, hepsi kadın, hepsi bir şekilde susturulmuş ya da kısıtlanmış. Sontag bu masayı kasıtlı kuruyor çünkü Alice'in yalnız olmadığını söylemek istiyor. Onun deneyimi bireysel bir trajedi değil, sistematik bir örüntünün parçası. Deha ile cinsiyet arasındaki o acımasız çelişkinin yüzyıllar boyu tekrarlanan bir sahne olduğunu hatırlatıyor.

Emily Dickinson hiç evinden çıkmadı. Margaret Fuller sesini yükselttiği için dışlandı. Alice James ise yattı ve belki de bu, o çağın parlak bir kadınına sunulmuş tek seçenekti: Ya sessizlik ya delilik ya da hastalık.

Sontag'ın Kendi Sorusu

‘Alice Yatakta'yı yalnızca Alice James'in hikâyesi olarak okumak, Sontag'a yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Çünkü Sontag'ın kendisi de bu soruyla bütün hayatı boyunca güreşti: “Kadın bir zihin, dünyaya nasıl var olur?” ‘Metafor Olarak Hastalık'ta bedenin üzerine örülen anlatıları söküp attı. ‘Fotoğraf Üzerine'de görüntünün gerçekliği nasıl çerçevelediğini sorguladı. ‘Alice Yatakta'da ise bu sorularını sahneye taşıdı ve cevap vermek yerine sahneyi açık bıraktı.

Oyunun son repliğinde bir şey çözülmüyor. Alice kalkmıyor. Ama konuşmuş oluyor.

Ve belki de Sontag'ın söylemek istediği tam olarak bu: Hayal gücünün zaferi gerçek değildir ama konuşmak, adını koymak, öfkeni bir masaya oturtmak, başlı başına bir eylemdir. Bir kurtuluş değil; bir iz bırakma iradesi.

Bir kadın yatağından kalkmıyor. Ama düşüncesi odayı çoktan terk etmiş.