“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

KAYIP ŞİİRİN VE GERÇEK BİLGİNİN PEŞİNDE

Ian McEwan

50 yıllık yazarlık kariyerinin 18. romanına imza atan Ian McEwan, 2025 yılında yayımlanan ‘Neyi Bilebiliriz?’de distopik bir kıyamet sonrası öyküsü anlatıyor. Görünenin altında elbette çok daha fazlası var. McEwan’ın ifadesiyle; ‘arayış, suç, intikam, şöhret, karmaşık bir aşk ilişkisi, akıl hastalığı, doğa ve şiire duyulan sevgi; ve tüm bu doğal ve kendi kendimize yarattığımız felaketlerin ortasında, bir şekilde hayatta kalmayı başarma becerimiz’. 

Çağdaş İngiliz edebiyatının yaşayan en önemli temsilcilerinden Ian McEwan, 1948 yılında doğdu. İngiliz edebiyatı eğitimi gördü. Yüksek lisansını yaparken romancı Malcolm Bradbury'den yaratıcı yazarlık dersleri aldı. 1976’da yayımlanan ilk öykü kitabı ‘İlk Aşk, Son Törenler’ (First Love, Last Rites) ile Somerset Maugham Ödülü'ne değer görüldü.. Altı kez aday gösterildiği Booker Ödülü'nü 1988 yılında ‘Amsterdam'da Düello’ (Amsterdam) ile kazandı. 1983 yılında ‘Or Shall We Die?’ adlı bir oratoryonun sözlerini yazdı. 2006'da ‘Cumartesi’  romanıyla James Tait Black Anı Ödülü'nü, ‘Sahilde’ (On Chesil Beach) adlı romanıyla İngiliz Kitap Ödülleri Yılın En İyi Kitabı ve Yılın En İyi Yazarı ödüllerini kazandı.  

Yeni bir dünya

2119'da geçen ‘Neyi Bilebiliriz?’e öncelikle savaşlar ve iklim felaketleriyle yeniden şekillenen dünyanın tasvirini vererek başlayalım: 2042'de sular altında kalan dünya bir çok insanın hayatına mal olmuş. Kıyılarda ve hatta bazı iç kesimlerdeki şehirler -Lagos, Londra, Rotterdam, Hamburg ve Paris- yükselen dalgalar ve  vahşi fırtınalar sonucu yok olurken Almanya, Büyük Rusya'ya katılmış. İngiltere de nasiplenmiş felaketlerden; sular altında kalarak bir adalar topluluğuna dönüşmüş, nüfusu yarı yarıya azalmış, ulaşım zorlaşmış, sanayisi yerinde saymış. Ancak, “Eski Göller Bölgesi adalarında dolaşan birkaç haydut çetesi” dışında, İngiliz toplumu kıyamet sonrası zamanlara uyum sağlamasını bilmiş. Öte yandan Amerika ‘rakip savaş ağalarının’ mücadele alanı halinde. İnternet hâlâ çalışmakla birlikte yapay zeka teknolojisinde bir ilerleme yok. Artık dünyanın yeni güç merkezi Nijerya. Nükleer savaş gezegeni radyasyonla kaplarken, ‘pazarlar ve topluluklar tıpkı erken ortaçağdaki gibi hücresel yapıya bürünmüş ve kendi kendine yeter hale gelmiş’. Buna karşılık hayat devam ediyor. Lezzetli olmasa bile ‘atmosferik karbondioksitten ve ekili toprak bakterilerinden ucuz, yenilebilir protein üretilmesi’ sayesinde gıda sıkıntısı çekilmiyor.

Romanın birinci bölümünün anlatıcısı edebiyat profesörü Thomas Metcalfe, işte böyle bir konjonktürde, 2119 yılının bir bahar gününde Bodleian Snowdonia Kütüphanesi'ne gitmek için feribota biniyor. O, nesli tükenmekte olan bir kuşaktan. Güney Downs Üniversitesi'nde İngilizce dersleri veriyor. Uzmanlık alanı  ‘Delüzyon Çağı’ olarak adlandırılan 21. yüzyılın başlarındaki edebiyat dünyası. Metcalfe, özellikle Francis Blundy’nin kayıp şiiri ‘Vivien İçin Bir Korona’ ile ve şiirin okunduğu akşam yemeğiyle ilgileniyor. Zira söz konusu şiir Francis Blundy tarafından yalnızca bir kez -2014 yılında bir akşam yemeğinde-  yüksek sesle okunmuş, yemeğe katılanlar bunu Blundy'nin en iyi eseri olarak nitelendirmişler. Ne yazık ki Blundy’nin eşi Vivien’e hediye ettiği tek nüsha, o geceden sonra ortadan kaybolmuş. Nijeryalı bilim insanlarının sayesinde yeniden hayata döndürülen internet aracılığıyla, insanlığın kayıtlı bütün bilgilerine ulaşma imkanı bulan Thomas Metcalfe, yıllar geçtikçe ünü artan işte bu kayıp şiirin peşinde. Şiirin okunduğu geceye dair yaptığı araştırmalar onu kayıp el yazmasını kurtarabileceğine inandırıyor.

Romanın ikinci bölümünde anlatı bir asır öncesine, 2016’ya dönüyor ve anlatıcı rolünü Vivien devralıyor. Şimdi karakterleri, ilişkileri, kötü giden olayları ve olayların yarattığı dramlarıyla tipik bir McEwan romanı içindeyiz. Vivien'in Temmuz 2020 tarihinde kaleme alınıp 2125'te bizzat Thomas Metcalfe tarafından  ‘Vivien Blundy'nin İtirafları’ itirafları adıyla yayımlanacak otobiyografisi biçiminde kurgulanmış anlatı şiir hakkındaki hakikati ortaya çıkarıyor. Aslında  ‘çıkarıyor mu?’ demek daha doğru olacak.

Bilginin anatomisi

Ian McEvan, ‘Neyi Bilebiliriz?’i yazarken hüzünlü güzelliğinden ve teknik ustalığından etkilendiği bir şiirden, John Fuller’in altmış yıldır evli olduğu eşine adadığı ‘Marston Meadows: A Corona for Prue’ adlı şiir dizisinden ilham almış.  Buna ünlü bir edebiyat yemeği hakkında okuduğu bir anlatıyı eklemiş ve onları ilgi alanına giren meselelerle harmanlamış. Tuhaf olan romanın çok da ürkütücü olmayan bir kıyamet sonrası distopyası biçiminde yazılmış olması. Zira McEwan, kitaplarında bireysel ve toplumsal sorunlara ve dünya meselelerine değinmesine rağmen kendisini bir ‘sorun romancısı’ olarak tanımlamadığını söyleyen bir yazar. Belki de bu nedenle kitabıyla ilgili bir söyleşide şunları vurgulamak ihtiyacını hissetmiş; "Bu aslında iklim değişikliğiyle ilgili bir roman değil. İklim değişikliği hakkında yazmanın tek yolu, bunu hiç yapmamaktır. Asıl önemli olan, iyi tasarlanmış karakterleri ve diğer konuları merkeze koymak ve iklim değişikliği meselesini sadece bir gerçek olarak kabul etmektir."

Her ne kadar yayımlandığı günlerde yapılan yorumlarda distopyası üzerinde sık durulduysa da ‘Neyi Bilebiliriz?’de iklim değişikliği ve yarattığı felaketler hakkında gerçekten de hemen hiç bir şey söylememiş McEwan - sadece göstermekle yetinmiş. Mesela anlatıcısı Thomas Metcalfe’nin ağzından hüzünlü bir nostaljiyle dile gelen kaybedilmiş güzellikleri:

“Asma köprüler, orkestralar, sokak partileri, binbir çeşit müzik festivali, insanların bahçe çalışmaları ve yemek pişirmeleri, tatil ihtiyaçları, zorlayıcı sporlar, tarihnten sahneler canlandırmalar, Onur Yürüyüşü karnavalları, yapay zeka konusunda aldıkları riskler, mizah duygusu, güvenli uçaklar, saçma sapan spor tutkusu. Bir futbol maçında yüz bin kişi! Ayda golf oynayan bir astronot...”

Kurguda da değişikliğe gitmiş McEwan; roman yalnızca sonundaki kısa bir notla birbirine bağlanan iki ayrı anlatıdan oluşuyor. Yani okuyucuya alışılageldik, eksiksiz bir hikaye sunmamış. Ve işin kötüsü romanın ilk bölümü yazarın yine alışılageldik anlatımının aksine biraz yavaş, dramatik aksiyon sahnelerinden yoksun biçimde ilerliyor.

Umutsuzluğa kapılmayın. Zira anlatı Vivien’e, yani günümüze döndüğünde tamamen farklılaşacak. Aksiyon, tutku, kötülükler, çirkinler ve karanlık komedisiyle eğlenceli ve sürükleyici bir hikayeye adım atacağız. Akademik tartışmalar ve tarih dersleri yerini ilişkilere, kederlere, sırlara ve intikam hikayelerine bırakacak. Tam da McEwan’dan beklenen hızlı bir akış.  Thomas Metcalfe’nin takıldığı düğümler, 2014 yılında Vivien’in canlı tanıklığıyla birer birer çözülürken, ileriki bir zamanda düşünülenlerle gerçekte olup bitenler arasındaki mesafe güçlü bir mizah etkisi yaratmış.  Vivien'in anıları, bir tür düzeltme işlevi görüyor. Anlıyoruz ki Metcalfe'nin erişebildiği tüm materyaller ve bilgilerle tamamlamaya çalıştığı geçmiş hikayesi varsayımlar ve yanlışlıklarla dolu. Anlıyoruz ki ilk bölümde yapılan değerlendirmeler, okumalar ve çıkarımlar geçmiş zamanın ruhunu kavrayamamanın hatalarıyla malül. Hiçbir şey göründüğü gibi değil.

İşte şimdi Ian McEwan’ın çıkış noktasına geldik. ‘Neyi Bilebiliriz?’, yazarın ifadesiyle “Bilim unsurundan yoksun bir bilimkurgu romanıdır. Bu roman, tarih hakkında, tarih hakkında ne bildiğimiz ve birbirimiz hakkında ne bildiğimiz üzerine yazılmış bir romandır.” Ve şöyle sürdürüyor açıklamasını: "Bu romandaki amacım, geçmişin, bugünün ve geleceğin zamanın engellerini aşarak birbirleriyle iletişim kurmasını sağlamaktı."

İşte böyle bir fikriyattan hareketle Ian McEwan, iki farklı zamanda geçen, biri yorumları diğeri olguları barındıran iki hikaye aracılığıyla bilginin kırılganlığı, tarih yazımının güvenilirliği, geçmişi yorumlamanın sorumluluğu üzerine yakıcı bir tartışma başlatıyor. Okuyucuyu tarihi belgelerin güvenilirliğini sorgulamaya, bir belgenin önyargılı olup olmadığını, hangi bakış açısının yansıtıldığını, neyin gizlendiğini ve bilgileri nasıl doğrulayabileceğimizi sormaya çağırıyor. Bu elbette belirli dönemleri veya belirli kişileri yüceltme dinamiklerini de sorgulayan bir yaklaşım. Sonuçta,  ‘Neyi Bilebiliriz?’, miras aldığımız, kurguladığımız ve inanmayı seçtiğimiz hikayeler üzerine bir düşünce egzersizi haline geliyor. “Hangi hikayeler kalıcıdır, gerçekçi olanlar mı yoksa uydurulmuş olanlar mı?”

Kesinlikle farklı bir okuma deneyimi sunmasına, ele aldığı önemli meselelere ve barındırdığı düşünsel zenginliğe rağmen ‘Neyi Bilebiliriz?’i Ian McEwan’ın en iyileri arasına koymak kolay değil. Zira çok fazla şey söylemek istemesi, ‘aşırı dolu’ olması, romanın ‘tamamen başarılı olmasını’ engelliyor. Buna karşılık bazı konular ve karakterler geçiştirilmiş, bazı karakterler abartılmış, distopik öğeler ise biraz zorlanmış. Ancak McEwan'ın konusuna hakimiyeti ve sürükleyici hikaye anlatma yeteneği inkar edilemez. Cümleleri ‘tarihin aynı zamanda kişisel, kişiselin de tarihsel olduğu fikrinden hiç ödün vermeden, kontrollü ama keyifli bir tutkuyla’ seçilmiş, zarif ve sakin. Üstelik  alışılageldik hikaye anlatma becerisi ve edebi üslubu yerli yerinde.